26 07 2011

Vatan Kitap’ta Bir Gezinti

Vatan Kitap’ta Buket Uzuner’le Bir Gezinti: Müthiş Tuhaf Bir Kadın: Leyla Erbil

Buket Uzuner

 

 “Yaralı doğar bütün insanlar, anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir bütün ömrünce...”

Muhalif ve uyumsuz, eleştirel ve dili uzun, farklı ve cesur, özgün ve hayali geniş. Üstüne üstelik de kadın! Kısaca, zeki ve atak, ayrıca güzel bir kadın. Fakat dikkat, bu özellikler bir kadını tehlikeli yapmak için yeter de artar. (Kimler için tehlikeli?) İşte bu tehlikeli kadınlar eğer bir de yazmaya başlarlarsa, artık dünyanın en sıkı, etkileyici ve güzel edebiyat eserleri bizi bekliyor demektir.

Leyla Erbil, böylesi müthiş kadın yazarlarımızdan biridir ve edebiyatımızın ışığı her daim çakan deniz fenerlerindendir. Eserleri üzerine birçok makale, tez ve deneme yazılan Leyla Erbil’i asıl işi edebiyat araştırmacılığı olanlara emanet ederken, bendeniz, onu ilk gençlik yıllarında okuyan ve eserlerinden etkilenmiş kadın yazarlardan biri olarak, olsa olsa naçizane bendeki izleriyle Leyla Erbil’den bahsedebilirim, onun da adı: “Tuhaf Bir Kadın”dır. Bilenler bilir, ben hayatta tek bir mucizeye inanırım, o da, genç yaşta iyi öğretmen veya müthiş yazar ve sanatçılara (sağlam deniz fenerine) rastlamaktır!



Leyla Erbil, 2002 ve 2004 yıllarında Türkiye PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel’e aday gösterildiğinde, iyi okur olmayı yalnızca popüler edebiyatın peşinde koşmak sananları adamakıllı şaşırtmıştı. O zaten şaşırtmayı hep sever! Dille oynamak, dili yeniden kurmak, kendi gerçeğinin izini sürmek konusunda kıyasıya cesur olmak, bedelleri ödemede cömert kalmak... Elbette anladınız: Leyla Erbil bizzat ‘unutuş’a kafa tutan yazardır. Öyle ki, yıllar boyu biyografisi ‘hiçbir edebiyat ödülüne katılmamıştır’ diye başlar ve şöyle devam eder: “Yazar Leyla Erbil, kendinden önce yerleşmiş bir okula bağlı kalmadı. Yazınsal niteliklerden ödün vermeden toplum tabularıyla, baskı gruplarıyla sürekli mücadele etmek zorunda bırakıldı. Dilin oturmuş kelime hazinesini değiştirerek yazınımıza yeni bir bakış açısı getirdi. Leylâ Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

1961’de TİP üyesi olan yazar, bir süre TİP’in sanat ve kültür bürosunda görev aldı. 1979 yılında ABD Iowa Üniversitesi yazara onur üyeliği verdi. Leyla Erbil’in “Hallaç” (1959), “Gecede” (1968), “Eski Sevgili” (1977) adlı öykü kitapları, “Tuhaf Bir Kadın” (1971), “Karanlığın Günü” (1985), “Mektup Aşkları” (1988) adlı romanları ve “Zihin Kuşları” (1998) adlı “metinler”i bulunuyor. “Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar”ı da (1995)’de yayımlanmıştır.”

“CEZALARIN EN KÖTÜSÜ, EN

ZARARLISI BAĞIŞLAMAKTIR! ”



İyi yazar tanımı çeşitlidir, her kültürde ve zamanda bazı farklılık ve sapmalar olsa da benim için iyi yazar, eserleriyle kendi kültüründeki edebiyatçılara düşünsel, sanatsal yollar açan ve dünya edebiyatına katkıda bulunan edebiyatçıdır. Leyla Erbil’i iyi yazar yapan özelliklerin bazılarına yukarıda değindim ama beni ilkgençliğimde ilk çarpan yanı, edebiyatçılarda olmazsa olmaz saydığım kışkırtıcı dili ve cesur estetik arayışlarıydı. Benim favorilerimden “Tuhaf Bir Kadın” romanı kadar “Cüce” ve “Mektup Aşkları”nda da sık sık okuru sarsıp, duyduklarını yeniden düşünmesine neden olan yazar, bağışlamanın en büyük erdem sayıldığını söyleyen kadim bilgilere kafa tutarak, bağışlamanın aslında cezaların en kötüsü, en zararlısı olduğunu söylemek için söz alır. Bağışlayanın mı bağışlayanın mı cezalandırıldığını açıklamayacak kadar da okuruna güvenir, saygı duyar Leyla Erbil. Onun eserlerinde kadınlık durumları kimsenin gözünün yaşına bakmadan cinsellik ve aşk bağlamında didik didik ele alınır.

Frudyen bazen de karşı-Freüdyen’dir, psikanalizden bir dil kurar. Bunları yaparken daha çok orta sınıf kentli kadınlar ve orta sınıf aydınlarının (biz ‘burjuva entellektüelleri’ derdik) hayatları üzerinden bize kendimizi gösterir. Marksisttir, ama solcuları da eleştirir. Yarayla ilgilidir, yaralıyı yarasıyla beraber anlatır; hepimizin yaralarına merhem yerine büyüteç uzatır. Leyla Erbil, pürüzlü, kritik, gergin duygudurum ve ilişkileri ustalıkla işleyen pervasız, bıçkın diliyle edebiyatta, cesur duruşuyla da edebiyat çevremizin en yoğun erkek egemen dönemlerinde yazarlık yolundan hiç geri dönmemiştir. Belki de en çok bu nedenlerle, bir kez onun kitaplarından haz duymayı öğrenenler artık seçici okur olmuşlardır, kolay kolay kandırılamazlar. Teşekkürler Leyla Erbil, iyi ki yazdınız ve yazmaktasınız!



Vatan Kitap;10.04.2011

Osman Şahin’le Köy Enstitüleri’ne bir selam!

İyi yazarlar, ancak iyi okurların olduğu toplumlardan çıkar!

Buket Uzuner

 

Osman Şahin’in hikâyeleri, Yavuz Turgul’un Züğürt Ağa; Atıf Yılmaz’ın Kibar Feyzo, Adak; fierif Gören’in Derman, Tomruk, Kurbağalar, Kan, Firar; Erden Kıral’ın Ayna, Avcı; Bilge Olgaç’ın Gülüşan, İpekçe gibi Türk sinemasının unutulmaz filmleriyle çoktan girmiştir hepimizin hayatına. Edebiyat dergileriyle ve kitaplarla beslenen edebiyat okurları içinse Osman fiahin, Toroslar’ın bereketli ama dik yokuşlu hayat sesini edebiyatımıza taşıyan güçlü seslerden biridir zaten. Benim Osman Şahin’in müthiş hikâyelerinden çarpılmamsa henüz genç bir yazar adayıyken kendi yazdıklarımı heyecanla içinde aradığım Varlık, Türk Dili gibi edebiyat dergilerine tiryakiliğe başladığım yıllara rastlar. Ancak onun aynı zamanda “Köy Enstitülü” bir yazar olduğunu öğrendiğimde kendisine hayranlığım büsbütün artmıştır. Çünkü ben “Köy Enstitüleri”nin fantastik roman veya filmlerdeki gibi muhteşem efsanevî kurumlar olduklarını düşünerek büyümüş bir kuşaktan geliyorum, bunu bilmeyecek kadar genç olanlara da kısaca anımsatmak isterim.
20’nci yüzyılın başında okuma yazma oranı yalnızca yüzde 7 civarında olup bunun da ancak yüzde 3’ü Müslüman ve erkek halktan oluşan, popüler deyimle “düğme veya çivi fabrikası bile bulunmayan” bir imparatorluğun hoyratça parçalanmış yıkıntıları üzerinde kalan bu memleketin yoksul, yorgun, cahil ve cefakâr insanlarının zeki çocuklarını, kulun kula tapmadığı pozitif bir bilim anlayışıyla, insanları kadın-erkek diye ayırmadan, üstelik edebiyat ve felsefeyi de zanaat ve ziraat kadar değerli kabul eden bir zihniyetle ve tabii parasız eğitecek okulların adı Köy Enstitüleri’ydi. Köy Enstitüsü’nü bitiren gençler yalnızca ilkokul öğretmeni değil, aynı zamanda ziraatçılık, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Köy enstitüleri öğrencileri her yıl 25 tane klasik romanı okumakla yükümlüydü. Bu aydın köy öğretmenleri en az bir tane de müzik aletini çalmasını öğreniyordu. O koşullarda neredeyse bütün Anadolu’nun öğretmensiz olduğunu da sakın unutmayın. İşte 1940’ta (en canlı şairimiz Can Yücel’in babası) Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve adı daha sonra yüzlerce çocuğa verilen efsanevî eğitimci Tonguç’un emekleriyle kurulan “köy enstitüsü” mantığı bizim bildiğimiz kadarıyla özetle buydu. Cumhuriyet Devrimi’nin yaratmak istediği yeni Türkiye’nin genç vatandaşları bu zihniyetle yetiştirilecekti. Yetiştirildi de. Aslında 1980’lere kadar TC Milli Eğitimi’nin ideal vatandaş anlayışı da bu yoldaydı. “Köşeyi dönmenin ahlâklı olmaktan daha değerli olduğu” devlet adamlarınca henüz telaffuz edilmemişti. Alternatifi Fransız Sorbonne, Amerikalı Yale ya da İngiliz Cambridge gibi çok daha özgür düşünce kurumları olmadığı için ayrıca Çin ve Japonya hariç Doğumuzdaki ülkelere bakınca, özellikle bir kadın olarak ben, bütün eğri ve eksikliklerini eleştirmekle beraber o eğitim zihniyetini kendi zamanına göre doğru ve gerçekçi bulurum. İşte böyle yerli ve evrensel bir özgün model olan Köy Enstitüleri, birilerinin çıkarlarına zarar verdiği için çeşitli bahanelerle kapatıldığı 1954’e kadar 1308’i kadın 17.341 köy öğretmeni yetişmiştir. Aralarında Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Ümit Kaftancıoğlu, Mehmet Başaran, Osman fiahin ve Dursun Akçam gibi önemli yazarlar da bu okullardan mezundur.

İyi yazarlar, ancak iyi okurların olduğu toplumlardan çıkar!

“Dört yanı sarp aşılmaz dağlarla tıkanmış, dünyadan yalıtlanmış, ıssız ortamların ağırlaştırdığı Toros köyümde, yarı pagan, Müslüman-fiaman karışımı göçebe kültürlerin harman olduğu ortamlarda geçti çocukluğum...” diye anlatmaya başladığı kendi hayatıyla Türkiye tarihinin bir yanını da pek çok güzel hikâyesine ve dolayısıyla sinemamızın önemli filmine arka plan olarak inşaa eden Osman Şahin, onun edebî ve insani portresini resmetmeye çalışacağım bu yazıda Köy Enstitüleri’ne iltimas geçip öne çıkartmamı bağışlar umuyorum. Zaten ne zaman kendisiyle Moda’da (gezgin-yazar kızı Buket fiahin’in kulaklarını çınlatarak) kahve içmek ve edebiyat-sanat konuşmak üzere buluşsak, sohbetimizin ucu o efsane eğitim kurumlarına çıkar mutlaka. Çünkü bugün dünya eğitim tarihinde hâlâ inceleme modeli olan Köy Enstitüleri, gerçekten önemlidir. Diyebilirsiniz ki “Ne yani koskoca Yaşar Kemal, Köy Enstitüsü’nden mi yetişti?” Hayır, ama Yaşar Kemal’in okurunun büyük kısmı oradan yetişen öğretmenler ve onların öğrencileridir. İyi yazarlar, ancak iyi okurların olduğu toplumlardan çıkar!

Mersin’in Arslanköy’ünde doğan Osman Şahin ise kendi deyimiyle “kıraç tepedeki domates fidanı” gibi olan yoksul bir çiftçi ailesinin 13 çocuğundan biridir ancak bugün Sait Fâik, Orhan Kemal, Yunus Nadi gibi önemli sanat ödülleri sahibi bir yazar olarak sinemamızın ve edebiyatımızın yüz aklarından biri olmakla yetinmez, aynı zamanda yetiştirdiği yüzlerce öğrencisinin de gururu, rol modelidir. İlk hikâyesini filme çekmek için satın alan Yılmaz Güney hapse girince bu film işi yattığı için herhalde üzülen Osman Bey, yıllar sonra 1999’da 36. Antalya Altin Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü ile onurlandırılmıştır. Kendi adıma kültürümüze katkıları için Osman Şahin’e naçizâne teşekkür ediyorum. İyi ki Köy Enstitülü’ydü(ler) ve iyi ki hâlâ istersek yine büyük bir eğitim devrimi yapabileceğimiz umudunun parlak ışığını taşımaktadır!



Vatan Kitap;21.04.2010

Nazlı Eray

Şimdi artık Sinop ve Paris yolculuğundan döndük ama haydi Nazlı, bu kez de Sinop’a ‘Nükleer Santral İstemiyoruz’ hareketine destek vermeye gidelim, var mısın?

Buket Uzuner

 

 “Ah Bayım Ah!” adlı şahane hikâyesi yayımlandığında Nazlı Eray’ın Türk Edebiyatı’na yepyeni bir ses getirdiği hemen anlaşılmıştı. Ben o sırada henüz farklı ve yeni edebî sesler konusunda karar verecek bir yaşta ve birikimde değildim, iyi bir okurdum; yani burnum iyi edebiyat kokusunu tanımaya başlamıştı. Pek çok okuru gibi ilk yayınlandığı 1978’lerde “Ah Bayım Ah” dili, tekniği ve ironisiyle beni de etkilemişti. Nazlı Eray’la neredeyse dönemin en önemli edebiyat atölyesi sayılabilecek Attilâ İlhan’ın Bilgi Yayınevi’ndeki küçük editör odasında tanışmıştım. Şair’in ‘edebiyat kumaşı’yla doğan ve bundan zengin bir gardırop hazırlayacağını sezdiği genç yazar adaylarına verdiği destek kapsamında yayımlanan ‘umut veren yazarlar’ dizisindeki kitaplardan “Ah Bayım Ah!” bugün bile hâlâ genç ve güzeldir! Nazlı (Eray), o yıllarda da tıpkı bugünkü gibi uzun kızıl saçlı, gözle görünmeyen bir sevgiliye gülücükler dağıtırken, yanında bulunmanızın tek nedeni yalnızca onun kafasından geçen hınzır ve gerçeküstü bin bir hikâyeyi dinlemek olduğuna samimiyetle inanan çok ilginç bir kadındı. Benim gibi yazar adayı gençleri Kavaklıdere’deki yazı-evine davet eder, yazmayı düşündüğü yeni hikâyeleri ve Güney Amerika seyahatlerini anlatarak bizi büyülerdi. Nazlı’nın yazı evinde raflar ve sehpalar Rio’dan Tokyo’ya, Delhi’den San Francisco’ya o sıralarda Türkler’in pek merak etmedikleri veya seyahat etme olanakları şimdiki kadar fazla olmayan, yani henüz egzotik coğrafyalardan getirdiği ilginç objeler ve çoğunluğu o sıralar henüz Türkçe’ye çevrilmemiş Amerikan Edebiyatı’nın önemli yazarlarının kitaplarıyla doluydu. 1970’lerin Türkiyesi’nde genç ve iyi eğitimli bir kadının yalnızca çalışmak için kendine ait bir evi olması kadar - bugün bile hâlâ yaşamlarını moda-güzellik salonu- alışveriş- magazin- oyun salonu içine sıkıştıran burjuva kadınlara benzemeyen bir profil çizen Nazlı Eray elbette özellikle o yılların genç kızları için farklı bir prototipti. Bu nedenle Nazlı Eray’ın yalnızca yazdıklarıyla değil yaşamıyla da Türk Edebiyatı’ndaki yerinin özgün olduğunu düşünürüm. Tabii benim gibi seyahat ateşiyle yanan, ancak henüz nasıl ve hangi olanaklarla yola çıkacağını bilmediği için çıldırmak üzere olan bir genç kızın, Latin Amerika anılarını kurmakta usta olduğu mistik ve masalsı atmosfer çerçevesinde rüya gibi anlatan Nazlı’ya nasıl hayran olduğumu tarif etmememe herhalde gerek yoktur. Birkaç yıl sonra üniversiteyi bitirdiğimde, Türkiye’de içinde ve karşısında bulunduğum siyasi görüşlerin kullandığı neredeyse birbiriyle aynı uzlaşmazlık ve şiddet dilinin benim özgürlük ve hümanizma hayallerimle örtüşmesinden ümidimi kesecek kadar olumsuz deneyime sahiptim. Tıpkı şimdiki gibi kimse kimseyi dinlemiyor, herkes yalnızca kendisinin haklı olduğunu düşünüyor ve şiddet gündelik hayata her biçimde yerleşiyordu. Gitmeye karar verdim. Başka dünyaları keşfedecektim. Bunu da ancak eğitim bursları kazanarak yapabilecektim. Ben Norveç’te mikrobiyel ekoloji yüksek lisansı yapmaya ve sırt çantamla ‘inter-rail’ denen uzun tren yolculuklarına başladığımda Nazlı Eray artık Türkiye’nin tanınan yazarları arasına girmişti. 1980 yazında garsonluktan aşçılığa yaz işlerinde çalışıp, seyahatlerim için para biriktirdiğim için Türkiye’ye ailemi ziyarete ancak 15 günüm kalmıştı. O yaz Türkiye’ye döndüğümde şiddet bıraktığımdan daha şiddetliydi, insanlar umutsuzdu ve 12 Eylül Darbesi’ne yalnızca iki ay kalmıştı, üniversiteden arkadaşlarım ya erkenden evlenip anne-baba-memur olmuş ya da iki ay sonra bastıracak askerî darbe nedeniyle başlarına gelecek korkunç günlere doğru kaygıyla sürüklenmekteydiler. Bu çok gerilimli, endişeli ve tehlikeli memleket ortamında Nazlı Eray’la buluşmuştuk. O heyecanla bana Norveç’in Viking Efsanelerini ve fiyortlarını soruyor, bense İskandinavya üniversitelerindeki demokratik ortamdan ve kadının insan haklarından bahsediyordum. Nazlı âniden: “Ben yarın Sinop’a gideceğim, haydi gelsene!” diye o sırada sordu.

CEZAEVİNDE İKİ KADIN YAZAR
Sokaklarda insanların kaçırıldığı, şehirlerarası yollarda otobüsleri önüne gelenin çevirip kendi ideolojisinden olmayanları alıp götürdüğü, okuduğu üniversiteye göre gençlerin solcu veya sağcı olarak damgalandığı o 12 Eylül’e iki ay kala yeni kitabı için Sinop’a araştırma yapmaya giden Nazlı’nın bu teklifini hemen kabul ettim. Ancak Nazlı’yı tanıyan ve seven annemle babamın bu kararımdan ötürü çok endişelendiklerini iyi hatırlıyorum. O zaman manasız bulduğum endişelerini şimdi kendim bir anne olarak artık iyi anlıyorum. Nitekim biz ertesi gün elimizde iki küçük çantayla iki kadın Sinop yolundayken memleketi sarsan bir suikast sonucu başbakan Nihat Erim öldürülmüştü. Sinop’ta o yıllarda bir tek otel ve sıfır turist vardı. Hem bu yüzden hem de o çok güvensiz ortamın gerginliğinden, uzun kırmızı saçları ve çocuk kadar samimi merakıyla her şeyi sorgulayan Nazlı Eray’la yanında kısa saçlı, Norveç’ten alınmış rengârenk Hint entarileriyle ben Sinop sokaklarında belirdiğimizde, bizi bildiği kadın tiplerine benzetemeyen esnafın mesafeli ilgisiyle karşılamıştık. Nazlı, Sinop’ta gül koklayan adamdan, özel izinle ziyaret ettiğimiz Sinop Cezaevi kadınlar koğuşundaki ilginç hikâyelere kadar aradığı her şeyi gördü, duydu, kokladı ve sonra da onları özgün üslubuyla yazdı. Bense Nazlı’yla seyahat etmenin sürreal sürprizlerini ve keyfini yaşamak kadar, güzel, temiz ve küçük bir kent olan Sinop’u tanıdım. Ancak Refik Halit Karay’dan Mustafa Suphi’ye, Kerim Korcan’dan Zekeriye Sertel’e pek çok aydın ve yazarın düşünce suçlusu(!) olarak yattığı ama en çok başını öne eğmeden, ‘aldırma gönül!’ diye kükremiş büyük edebiyat ustamız Sabahattin Âli’yle adı bütünleşmiş Sinop Cezaevini gezmek (şimdi Feride Çiçekoğlu’nun yazdığı Parmaklıklar Ardında dizisinin çekildiği) ikimizin de içini burkmuştu.

PARİS’TE BULUŞMA...
Sonra araya yıllar, başka ülkeler, seyahatler ve hayat girdi, Nazlı’yla birbirimizi ancak kitaplardan ve basından izledik, ta ki İKSV’nin 9 Ekim 2009- 20 Ocak 2010 tarihlerinde Fransa’da gerçekleştirdiği TÜRKİYE MEVSİMİ (La Saison de la Turquie) sergilerini izlemek üzere Paris’e davet edilene kadar... Paris uçağında Nazlı’yla karşılaştığımızda Sinop yolculuğumuzun üzerinden tam 30 yıl geçmişti ama biz sanki biraz önce Sinop’tan dönmüş gibi kaldığımız yerden devam ettik. Paris’te IKSV’nin başarılı genel müdürü Görgün Taner ve genç arkadaşları biz yazarlara, 241 bin 233 kişinin gezdiği, çok iyi ve profesyonelce hazırlanmış ‘Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı’ başlıklı sergi olmak üzere birçok sahici ve etkin sergiyi görme şansı yarattılar. Yıllardır yurtdışında abartılı tanıtımlarla ortaya çıkan ama çoğu amatör ve zayıf etkinliklerden artık bezmiş biri olarak IKSV’nin Fransa’daki başarısını kutluyor, yeri gelmişken Şakir Eczacıbaşı’nı saygıyla anıyorum. Şimdi artık Sinop ve Paris yolculuğundan döndük ama haydi Nazlı, bu kez de Sinop’a ‘Nükleer Santral İstemiyoruz’ hareketine destek vermeye gidelim, var mısın?



Vatan Kitap;13.03.2010

Duygu Asena´nın adı Türk Feminizminin markasıdır

Uluslararası Akdenizli Kadın Yazarlar sempozyumu için Telaviv’de yüzlerce kadın yazar, üç yaz gününü cıvıl cıvıl bir şenliğe çevirmiştik.

Buket Uzuner

 

Sanırım 1996 yılıydı. Rengârenk giysileri, düzene meydan okuyan kahkahaları, uçuk tasarımlı takıları ve her biri kendi dillerinde yayımlanmış onlarca kitabıyla Akdenizli olmanın coşkulu ayrıcalığıyla bildiriler sunuyor, okumalar yapıyor, yeni dostluklar ve olası yabancı yayıncı ilişkileri kuruyorduk. Bu güzel ortamın keyfini kaçıran en önemli unsursa siyasi engeller nedeniyle aramıza katılamayan Filistinli kadın meslektaşlarımızın eksikliğiydi; pek çoğumuz onları ve haklarını konuşmalarımızda sık sık dile getiriyorduk.

İki oturum arası bir kahve molasında iğne atsan yere düşmez kalabalığı güçlükle yararak yanıma yaklaşan bir Kıbrıslı Rum kadın yazar bana
heyecanla Türk olup olmadığımı sordu. Daha ben ‘evet’ manasına başımı sallamıştım ki aynı heyecanla Duygu Asena’yı tanıyıp tanımadığımı da
sordu. İkinci kez başımı salladığımda sanki uzun zamandır görmediği eski bir dostu kucaklar gibi sarıldı bana: “Biliyor musunuz, “Kadının
Adı Yok” romanını Yunanca çevirisinden okuduktan sonra Türk Kadınlarının bize çok benzediğini anladık. O roman bizim size karşı düşüncelerimizi tamamen değiştirdi. Kendisine onu çok sevdiğimizi söyler misiniz lütfen?” Söyledim. Birkaç hafta sonra bir konserde
Duygu’ya rastladığımda kendisine bunu anlattım. Gülümsedi. Ona çok yakışan yumuşak ve geniş gülümsemesi yayıldı yüzüne. Türk Kadını’na
karşı önyargı taşıyan bu cümlelerdeki hüzünlü saflığı, hiç konuşmadan bakışlarımızla sessizce ayıpladık. Ancak pek çokları gibi ikimiz de
önyargı ve cehalete karşı kültür ve sanatla savaşmak dışında şansımızın olmadığını biliyorduk. Daha sonra pek çok uluslararası
toplantıda karşılaştığım Avrupalı kadın yazarlardan Duygu’ya benzer mesajlar taşıdım yıllarca. Kiminin adresini aldı, kimine selam
yolladı. Duygu Asena, özellikle “Kadının Adı Yok” romanıyla Türkiye’de büyük bir sosyal dönüşüme, feminist reforma yol açtı, yayımlandığı pek çok Batı ülkesinde de Türk Kadını’nın peçesini indirdi, yüzünü ve gönlünü açtı.

DUYGU ASENA"NIN ADI TÜRK FEMİNİZMİNİN MARKASIDIR
Akdenizli Kadınlar Sempozyumu’ndan hayli önce, 1988 yılıydı. Henüz birkaç hikâye ve gezi kitabı yayımlanmış genç bir yazardım. “Kadının Adı Yok” yeni yayımlanmış ve hemen bir fenomene dönüşmüş, belki de ilk gerçek ‘best-seller’ olarak yayıncılık tarihimizde de yerini almıştı. O sırada erkek arkadaşım bana, Duygu Asena’nın Moda’dan çocukluk arkadaşı, Hürriyet Gazetesi’nden de ‘Şirin’ takma adıyla yazdığı
yıllardan da iş arkadaşı olduğunu anlatmış ve üçümüze Moda Deniz Kulübü’nde bir akşam yemeği sürprizi hazırlamıştı. Böylece onlar yıllar sonra yeniden buluşacak, ben de efsane bir kadınla tanışacaktım. Sıcak bir yaz akşamıydı, İstanbul’du, Moda’ydı, ben âşıktım, Duygu Asena son derece mütevazı, zarif ve güzeldi, yemek ve
şarap şahaneydi; kitaplar, aşk, edebiyat, sanat konularında konuşuyor, ben Duygu’yu tanımaya çalışırken, o ikisi bazıları çok eğlenceli ortak
anılarından, basındaki ortak tanıdıklarından bahsediyor, hep beraber gülüyorduk. Havadan buram buram yayılan aşk, umut, gençlik, incir ve
İstanbul kokusunun yarattığı büyü o akşamı o kadar güzelleştirmişti ki zaman zaman konuşmalarımıza karışan vahşi yayın ve ne yazık ki habasetle beslenen yazar dünyasının fena deneyimleri bile keyfimizi kaçırmamıştı. O akşam Moda’da üçümüz benim için unutulmaz bir anıya
dönüşecek bir keyfin keyfini paylaşmıştık. O akşam Moda’da Duygu Asena’nın hep kıskançlığa yol açan güzelliği ve saf görünüşünün altında yatan dirençli dik kafalılığını tanımıştım. Sonraki yıllarda Duygu Asena’nın adı Türk Feminizm markasına dönüştüğü için özellikle
ona ama aslında bütün feministlere karşı haksızca açılan çirkin savaşta, onu(n kimliğinde bütün feministleri) gözlerinde ‘erkek yiyen
canavar’ ya da ‘kafasının içinde fesat dolaşan düşman’ gibi canlandıran insanlarla karşılaştığımda gerçek Duygu’nun insancıl, sevecen ve eğlenceli, hoş bir kadın olduğunu(beyhude) anlatmaktan hiç vazgeçmedim. Tıpkı bütün kitaplarımla feminizmin, bir ‘kadının insan
hakları meselesi’ olduğunu ve insanlık tanımının ancak hiçbir ırk, cinsiyet ve inanç/inançsızlık dışlanmadan yapılabileceğini anlatmaktan hâlâ caymadığım gibi...

ACİLEN KADIN AÇILIMI YAPILMASI GEREKİYOR
Duygu Asena, Türkiye’de ne yazık ki pek çok çok ilerici, demokrat ve liberal erkeğin hâlâ ciddiye almadığı ‘kadının insan olarak hak ve
ihtiyaçları’ meselesini öncelikle kadınlara en damardan anlatan yazarımız oldu. Onun Türkiye kültürüne katkısı ileriki yıllarda daha fazla anlaşılacaktır. Bugün yalnızca 8 Mart’larda yarı alaycı anmalarla geçiştirilen kadın sorunu, bütün açılımlardan öncelikli ve çok acil bir Türkiye meselesidir. Çünkü namus, aşk veya töre adı altında her sınıftan, etnik ve dini kökenden çeşit çeşit erkeğin hergün onlarca kadını ortalık yerde kıtır kıtır doğradığı ülkemizde
ACİLEN yapılacak KADIN AÇILIMI aslında diğer pek çok sorunumuza da çare olacaktır. Çünkü karısını, kızını, sevgilisini veya annesini
öldüren adamlar kanunların, komşu erkeklerin ve Meclis’teki erkeklerin onları koruduğunu düşünerek ne Kürt, ne Alevi, Sünni, ne de Ermeni
Açılımında bizi nurlu ufuklara taşıyacak yüreğe sahip olamazlar! Duygu Asena’yı özlem ve sevgiyle anıyorum.



Vatan Kitap;30.03.2010

Pirimiz Evliyâ Çelebi’nin 400. doğum yılını kutluyoruz!



Buket Uzuner

 

2011’e girdiğimizden beri memlekette ve dünyada vicdan sahibi insanların ruhunu daraltan, umutsuz haberlerin arasında bizim gibi ruhuna seyahat nefesi üflenerek doğmuş gezginlerin yüzüne bir gülücük yerleştiren konu UNESCO’nun 2011’i pirimiz, Türk Dünyası’nın en önemli gezgini Evliyâ Çelebi yılı ilan edeceğine dair duyumlardı. Aslında gezginler birbirini iyi bilir, uzaktan, hâttâ 400 yıl uzaktan tanırlar; bu yüzden Evliyâ Çelebi’nin uluslararası bir organizasyonla anılması çok da önemli değildir ama onu daha fazla insanın tanıması ve hayran olmasının da ona bir zararı yoktur.

Evliyâ Çelebi, bizim coğrafyamızda seyahatnâmesinden bile daha meşhur olan, dillere destan rüyasıyla tanınır. Belki de o, bir rüyası kendi adından daha meşhur olan gelmiş geçmiş tek kişidir! ‘Bir rüya gürdüm hayatım değişti’, dese yeridir! İster başka kültürleri meraktan yerinde duramayan bir gezgin, ister kuşaklar boyu aynı mahallede yaşamakla övünen bir yerleşik olsun, bu topraklarda büyüyen neredeyse hemen her çocuk Evliyâ Çelebi’nin o mâlum rüyasını duymuştur. Bir gece rüyasında Hz. Muhammed’i gördüğünü ve ‘şefaat ya Resul Allah!’ Yani ‘beni bağışla, bana arka çık ey Allah’ın elçisi!’ demek için ağzını açtığı ama şefaat yerine dili sürçerek ‘seyahat Ya Resul Allah!’ dediğini bizzat yazan Evliyâ Çelebi, bu dileği kabul olduğu için 50 yıl boyunca dur durak bilmeden seyahat edip, 10 ciltlik Seyahatnâme’sini yazdığını düşünmektedir. Bence dünyanın en güzel ve en ünlü rüyası olan bu rüya, rüyaların gizli arzularımız ve bastırılmış acılarımızın sihirli aynası olduğu tezinin de sağlaması değilse nedir?

Herhangi bir sanal Türkçe ansiklopediden bulabileceğiniz temel bilgilere göre; Evliyâ Çelebi’nin Muharrem ayının 10. Günü Hicri 1020 yılında yani: 25 Mart 1611’de İstanbul’da doğduğu kabul edilmiştir. Babası Derviş Mehmet Zilli iki padişahın kuyumcubaşı olup, pek çok sefere katılarak onlarla seyahat etmiştir. Annesi hakkında doğal olarak hiç bilgi yok! Zamanın koşullarına göre çok iyi eğitim alan Evliyâ Çelebi 1640 yılında 29 yaşındayken Bursa’dan başlayarak yola çıkmış ve 50 yıl boyunca sürdürdüğü gezilerini yazarak bize ve dolayısıyla dünya kültürüne 17. yüzyıl İstanbul ve Osmanlı sosyal tarihi hakkında çok önemli bir eser kazandırmıştır. Mezarının yeri ve ölüm tarihi kesin bilinmeyen Evliyâ Çelebi’nin Mısır’da belki İstanbul veya Viyana seferinde öldüğü söylenir.

YEDİĞİN İÇTİĞİN SENİN OLSUN, GEZİP GÖRDÜĞÜNÜ ANLAT!

Uzaklara seyahat edenlere Anadolu’da hâlâ; ‘oralarda yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat!’ derler. Oysa söz uçar, yazı kalır. İyi ki, Evliyâ Çelebi anlatmakla kalmamış ve yazmış. 17. yy’da Osmanlı İmparatorluğu’nun gez gez bitmeyecek sınırları içinde, zamanın meşakkatli seyahat koşullarında Tuna havzasından, Fırat havzasına, Kafkasya, Kırım, Mısır’a ve Girit’e gitmiş, tabii Anadolu ve Rumeli’yi de karış karış gezmiştir. Tarihçi Prof. İlber Ortaylı : “Evliyâ Çelebi çeşitli muharebeleri, CelâlÓ isyanlarını kalemiyle tespit etmiştir, her sınıf halkla haydutlar dahil olmak üzere sohbet edip seyahatnamesine almıştır” diye anlatıyor ve haklı olarak çoktan bir Evliyâ Çelebi Enstitüsü kurmamız, 2011’i de (ister UNESCO ilan etsin ister etmesin) bizim onun şanına yakışır biçimde yıl boyunca her şehirde farklı etkinliklerle anarak eserlerini yeni kuşaklara tanıtmamız gerektiğini söylüyor!

EVLİYA ÇELEBİ’NİN TORUNU

Geçen ay İspanyolcaya çevrilen İstanbullular romanı nedeniyle röportaj için İstanbul’a gelen bir İspanyol gazeteci bana “Sırt çantasıyla tek başına ve yalnızca gezmek amacıyla seyahat eden ilk gezgin Türk Kızı olduğunuzu öğrendik. Bu seyahatlerinizi yazarak hayatınızı da kazanıyormuşsunuz. Neden bu kadar geç kaldı Türk Kadınları?” diye sordular. Doğru 1979 yılında kendi olanaklarımla tek başıma trenlerle dünyayı gezmeye çıktığımda benden önce eş, iş, eğitim veya sağlık nedenleri dışında, kendi kısıtlı olanaklarıyla tek başına sırtçantasını alıp dünyayı gezmeye çıkan bir Türk kızı yoktu (Aslında bugüne kadar aradım, bulamadım) Bu seyahatlerimde tanıştığım bencileyin gezginler bana sık sık ve gururla kendi gezgin ataları Marco Polo, Christopher Colombus, Vasco da Gama’dan bahsettiklerinde ben de bizim Evliyâ Çelebi’den söz eder ama onu Batı’da pek kimsenin tanımadığını görerek üzülürdüm. Durum hâlâ böyledir. Oysa zamanla kültürlerin kendi değerlerine sahip çıkmadığı zaman bunu başkalarından beklemeye hakları olmadığını öğrendim. Zaten 10 ciltlik Seyahatnâme’yi de dünyaya tarihçi Avusturyalı Joseph von Hammer-Purgstall tanıtmıştır.

İşte şimdi 400. Doğum yıldönümünde Evliyâ Çelebi’ye sahip çıkmak için büyük bir şansımız var. Ben şahsen SIRTÇANTALILAR grubuyla birkaç Evliyâ Çelebi etkinliği hazırlayacağım. Yalnızca erkeklerin seyahat edebildiği yüzyıllarda yaşadığı için şimdi kendisine sahip çıkmak isteyen (belki ilk) gezgin kız torununu hakkında o ne düşünürdü bilemem ama gezginin hakikisi, yolların ve serüven aşkının cinsiyeti veya ırkı olmadığını iyi bilir, diye yüreğim hep ferah, rüyam çoğunlukla ‘seyahat’tir!

OKUDUKLARIM

Bilinmeyen-Joshua Ferris.
‘Son 10 yılın en iyi romanı’ diye sunulan bir roman elbette beklentiyi yükseltiyor. Ancak ilginç bir roman okumakla iyi roman okumak farklı şeyler. İlginçlik arayanlara önerilir.

GÖRDÜKLERİM

Aslı Gibidir (Certified Copy)
İranlı yönetmen Abbas Kirostami’nin kadın-erkek ilişkisine oyuncu bakışı. Ancak bencileyin ‘Juliet Binoche ne oynasa izlerim’cilerdenseniz görülür.

DİNLEDİKLERİM

SEN-Bülent Ortaçgil :
Sevenler ve özleyenler için yeni Bülent Ortaçgil şarkıları: hem efkârlandırır, hem efkâr dağıtır. Yalnız değilsin, der usul usul...
 



Vatan Kitap;04.02.2011

Çetin Altan’la bir düğün gecesi

Hiçbir yazılı kanıtım olmasa da beş yaşında okuduğum ilk sözcüğün onun yüzünden “TAŞ” olduğu söylenip durdu bizim ailede yıllarca.

Buket Uzuner

 

Babamla annemin her akşam beraber okuyup beğendiklerinde başlarını sallayarak, gizemli bakışıp beğenmediklerindeyse sanki birbirlerine kızmış gibi yüksek sesle tartıştıkları bir yazar vardı ve köşesinin tepesinde kocaman üç harf dururdu: TAŞ! Bu taşın öğrenmeye çok hevesli olduğum deyimlerdeki eğer başına kendisi kadarı düşerse bedduaya dönüşeni mi yoksa hacıların şeytanı kaçırtmak için üzerine attıkları mı olduğunu kavrayacak yaşta değildim, ama ortada bir taş olduğunu anlıyor ve bunu eğlenceli buluyormuşum ki “taş” deyip deyip gülermişim. Çok merak ettiğim için bana güzler yüzlü, simsiyah saçlı ve bıyıklı bir fotoğrafını gösterdikleri bu yazarın adı Çetin Altan’dı ve ben onun aslında babamların arkadaşı olduğu için her gün bir tek bizimkiler okusun diye oturup tek kopya TAŞ yazıları yazdığını sanıyordum. 1960’lı yıllardı, çocuktum, Taş’ın yayımlandığı gazete Akşam veya Milliyet olmalıydı...

İRONİ, ZALİMİ ÇARESİZ YAPAR

Annemle babam kendi düşüncelerine en uygun durak olarak sosyal demokrat renklere yerleşip Çetin Altan’ı okumayı bıraktıklarında artık onun okuru ben olmuştum. O yıllar benim de ilk gençlik yazılarımı yayımlatmaya başladığım yıllardı ve kendi edebî sesimi bulmak yolundaki rol modellere, yazınsal etkiye açık olduğum ergenlik çağındaydım. Ben de pek çok okuru gibi Çetin Altan’a siyasi duruşu ve cesaretinden ötürü hayrandım elbette, ama bacak kadar birinin bu konulardaki hayranlıklarının henüz içi boştur. Gazete yazılarından romanlarına tüm yazdıklarında Çetin Altan’ın bu memleket(imiz)de yaşadığı(mız) baskı ve şiddeti klasik öfke, keder, hüzün ve/veya intikamcı duygularla anlatmak yerine güçlü ironi ve kara mizahla rezil rüsva eden diline hayrandım ben. Onun “Bir Avuç Gökyüzü” ile Orhan Kemal Ödülü alan “Büyük Gözaltı” romanlarını çok etkilenerek okumuştum; 1970’li yıllardı, çok gençtim, iyi okur olmayı öğreniyordum... Aynı yıllarda Türkiye kültürünün masallardan destanlara, halk şiiri geleneğinden Divân Edebiyatı’na kadar güçlü bir ironi ve mizah damarına sahip olduğunu da öğrenmeye başlamıştım. Kendi yazı dilimin de bu yönde aktığını, ironiye doğuştan yatkın olduğumu keşfettikçe aynı damardan kendime edebî akraba saydığım Aziz Nesin’den Yaşar Kemal’e Adalet Ağaoğlu’ndan Cemal Süreyya’ya maruz kaldığımız ve kalacağımız şiddeti, şiddetli mizahla döven yazar ve şairlerle beslenmeye yöneldim. Zaten sanatsal kan çekmesi, genetik çekimden çok daha güçlü ve kalıcıdır; bilenler bilir. İşte Çetin Altan’ı da yukarıda adını saydıklarıma akraba eden bu önemli üsluptur ki düşünceye özgürlük hakkı tanımayan alçaklarla insanlık onurunun katili işkencecilere küfür etmek, benzer yöntemlerle saldırmak ya da çekilen acı, incinen gururu sergilemekle onları zevkten dört köşeye çevirmek yerine sert ironi, acı kahkaha ve çelişkinin çelişkisi yöntemiyle etkili oluyordu. İroni denen sanat, zalimi çaresiz, güçsüz ve komik duruma düşürür, resmi baş aşağı çevirir, havasını söndürür, iktidarını sallar. Tarih kitapları halkını korkutarak ezen zalim kralları kılıçlar veya tüfeklerle kovarken ölen kahramanlarla doludur, ancak zalim kralların aslında zavallı şarlatanlar olduğunu göstermeyi başaran iksiri hazırlayan sihirbazlar, korkunun yerine kahkahaları yerleştirerek zalimlerin gücünü yıkan yazarlar ve şairlerdir çoğu kez. Ancak iyi gören, hızlı düşünebilen ve katmanlı algılayabilenlerin takdir edebileceği, zor ve dolaylı bir silahtır ironi sanatı; bu yüzden dolaysız ve pragmatik düşünen okur veya izler açısından ya anlaşılmaz ya da küçümsenir. Yine aynı nedenlerle sahtekârlık, adaletsizlik ve şiddet gibi zulümlere ironi silahıyla savaş açmış edebiyatçıların çok kıvrak zekâya sahip olduklarına dair bir de inanış vardır. Çok pragmatik olarak tanınan bizim kültürümüzde de yine pek ironik olarak yüzyıllarca farklı odaklarca yaratılmış korku ve baskılara karşı yaratılmış güçlü bir mizah damarı daima önemli bir başkaldırı gücü olarak gelişmiştir ve işte Çetin Altan da ironi ve kara mizah geleneğimizi hâlâ çok iyi kullanan söz ustalarından biridir.

ÇETİN ALTAN: ‘TAŞ’LAMA ÜSTADI

Ve aradan yıllar geçti. Birkaç imza gününde karşılaşmamız dışında kişisel olarak hiç tanışmadığım Çetin Altan’la çok sevgili bir yazar arkadaşımın düğün gecesinde aynı masada yan yana oturduğumda artık 2000’li yıllara girmiştik. Düğün eğlencelerini çocukluğumdan beri pek sevmeyen biri olarak, o düğün gecesi aklımda çok özel bir anı olarak kaldı. Evlenen yazar arkadaşım oldukça büyük bir bahçeye yayılan geniş davetli grubu arasında bulunan yazar dostları için özel bir masa ayırmış, Çetin Altan bu yazar-eleştirmen dolu uzun masanın doğal ve haklı olarak başköşesine oturmuştu. Masada kendi karısı da dâhil hepimize laf yetiştiren, karizması ve zekâsıyla yıllara meydan okuyan, yaşadığı baskılar ve sıkıntılara karşın inadına dik kahkahalarla hayatı gıdıklayan Çetin Altan, Türkiye’nin ironi ve kara mizah ustası olduğu kadar yakın tarihinin de yüz akı tanıklarından biri olarak, o düğün gecesi hiç istemese de damattan rol çaldı. Çaldı, ancak damat tam bir İstanbul Efendisi, bir Çelebizâde olduğundan hiç alınmadı. Gençliğinde çapkınlıklarıyla da ünlü olduğu anlatılan Çetin Altan’ın o günlerine yetişemesem de Can Dündar’ın onun bir doğum gününü anlattığı yazısında sözü geçen dillere destan dansına yetiştim ve Çetin Altan’la dans etme şansını o düğün gecesi yakaladım. Can haklıymış, Çetin Altan’la dans etmek ilk okuduğu sözcük TAŞ olan bu kadının, hayatta en zor söz sanatının taşlama/ironi olduğunu iyice öğrenmiş şimdiki halinde hiç unutamayacağı kadar keyifli bir anı olarak kaldı. Çok yaşasın Türk ’TAŞ’lama sanatının usta yazarı!



Vatan Kitap;08.10.2009

Babamın ayakkabıları ve Orhan Kemal

Tam iki hafta önce babamı bir kutuya koydular ve götürdüler. O gün kardeşimin doğum günüydü, babamı götürdüler.

Buket Uzuner

 

Tam iki hafta önce babamı bir kutuya koydular ve götürdüler. O gün kardeşimin doğum günüydü, babamı götürdüler. Ona sormadan alıp götürmelerine itiraz bile edemedim. Hatta aşağıya inip onu koydukları ahşap kutuyu yeşil bir kamyonete koymalarına yardım bile ettim. Babamı götürdüler arkasından baktım. Bu onu son görüşümdü.
Hep kocaman görünürdü bana babam. 1960 ve 70 yıllarında siyah-beyaz yün balıksırtı uzun paltosu, mutlaka siyah fötr şapka ve deri eldivenleriyle karlı Ankara kışlarında kocaman adımlarla yürüyen, her zaman Rebul lavanta kolonyası kokan, zamanın moda Clark Gable / Ayhan Işık bıyıklı, çocuklarının her sorununda arkasında duran, ancak yalnızken onlara derslerini veren, iri yarı, çok yakışıklı, otoriter ama yufka yürekli yani tam “baba” bir adamdı. Babam öyleydi. Benim ilk aşkımdı, çocukken yıllarca annemden kıskandığım, gözdesi olmak için annemle rekabet ettiğim, sonuna kadar da “canının içi” ve “kızların kızı” olduğum erkekti babam.
“Nerdesin kızım, Orhan Kemal okuma saatimiz geldi, hâlâ ortada yoksun sen?”
Ben erkenden genç kızlığa adım atarak babamdan başka erkeklerle ilgilenmeye başlayıp, onun da beni kıskanmaya ve ilişkimizin bu yüzden birkaç yıl buz gibi soğuduğu yıllara gelene kadar, baba-kız beraber yapmaktan keyif aldığımız pek çok şey vardı: evde sakatat yenmesini sevmeyen annemden kaçarak işkembe çorbası ve beyin salatası yemeğe kaçmalarımız, onun altın kaplama kapaklı dolma kalemiyle bana güzel elyazısı öğretmesi, kucağına oturup lostrada ayakkabılarımızı boyatmamız, ayaklarının üzerine basıp boyumu uzatarak dans etmemiz, pazar sabahları annemin hazırladığı kıymalı ve peynirli içleri mahalle fırınında pide yaptırmamız ve onun çok sevdiği “Bülbül aşıkmış güle, gül naz eder bülbüle” şarkısını el ele dinlememiz... Ama illâ Orhan Kemal! Çünkü en dargın olduğumuz, bana sol düşüncelerim ve erkek arkadaşlarım yüzünden en kızdığı ilk gençlik yıllarımda bile daima buluşmamıza neden olan Orhan Kemal kitapları! Babam, annemin Reşat Nuri Güntekin, Hüseyin Rahmi Gürpınar düşkünlüğüne biraz da burun bükerek, hayatı kendisi gibi büyük zorluklar ve yokluklar içinde geçtiği için özdeşleştiğini sandığım Orhan Kemal’in edebi gerçekçiliğine hayrandı. “Bereketli Topraklar Üzerinde” onun en sevdiği kitabıydı. Boğaz tokluğuna, insana yakışmayacak koşullarda sefil hayatlar yaşayan ırgatların hikâyeleri babamı derinden etkiler, aslında benim de bunları yazmamı imâ ederdi. Bense ona, her yazarın kendi bildiği, iyi tanıdığı hayatların acı ve sevinçlerini anlatmakta ustalaşabileceğini imâ ederdim. Babam ve annem, bütün iyi ebeveynler gibi kardeşimle bana kendi hayatlarından daha iyisini sunmaya çalıştılar, bu yüzden benim kitaplarımda sorun ve meselelerini anlattığım insanlar babamın yazarı, benim de ustalarımdan Orhan Kemal’in karakterlerinin kentli çocukları oldu.

BANA EN ÇOK DOKUNAN
Babamı bir kutuya koyup götürdüler. Meğer o kadar kocaman biri değilmiş! Boşlukta yüzer gibi geçen saatler... Artık babam yok. Odası boş, dolmakalemi ve antetli kağıtları, şapkası ve eldivenleri, kitapları, radyosu, saati sahipsiz kalmış. Evin içi üzgün komşu sesleriyle doluveriyor, akın akın insanlar geliyor, annemin yüzü boşalmış, kaşık kadar kalmış, ertesi gün camide başına hangi eşarbı örteceğini soruyor bana ve bu konuda hazırlık yapmadı diye dövünüyor. Annem delirdi galiba, diye üzülüyorum ama kolumu bile kımıldatamadan, donmuş gibi seyrediyorum. Hiçbiri başa örtülmek için alınmamış rengârenk güzel eşarp ve şallarla bir çiçek bahçesine dönmüş yatağın başında sayıklar gibi konuşuyor annem: “Ah neden camide hangi eşarbı örteceğimi önceden düşünemedim ki ben?” diyor pişmanlıkla...
Bu sırada birisi elime babamın bir çift ayakkabısını tutuşturuyor. Âdettenmiş; gidenin ayakkabısı sokağa bırakılır, ancak ihtiyacı olan birisi onu alıp giderse o zaman ruhu evini terk eder, başka diyarlara göçermiş. Ayakkabıları alıp yağmurlu sokağa çıkıyorum, babacığımın ayakkabılarını arkası eve, burnu yola doğru bırakıyorum sokağa. Nedense bana en çok dokunan da bu oluyor ve ilk defa orada ağlıyorum. Tıpkı Magrit’in resimleri gibi içi boş, sokakta yapayalnız kalmış 42 numara bir çift erkek ayakkabısı! Artık sahibi olmayan bir çift ayakkabı. Babamın ayakkabıları! Yağmurun altında sokakta yapayalnız. Yukarı çıkıp, programlanmış bir robot gibi gereken her işi yerine getirirken camdan sık sık sokağa bakıyorum; acaba babamın ayakkabıları orada mı diye... Akşam oluyor, sokak kararıyor, herkes evine giriyor, ama onlar hâlâ sokakta duruyor. Yağmur hiç durmadan dolu dizgin yağıyor, sanki İstanbul ağlıyor, ayakkabılar evin önünde bekliyor, yani babam hâlâ gitmemiş. Robot gibi çalışıyor, şeker, börek ikram ediyor, arada annemi dikkatle izliyor, kardeşimle devamlı göz temasında bir denge kurmaya çalışıyorum ama aslında aklım hep sokakta, babamın ayakkabılarında. Dualar okunuyor, içler çekiliyor, çaylar içiliyor, ertesi gün için eşarp seçiliyor. Gidip yine bakıyorum karanlık sokağa; aaa gitmişler! 28 Ocak 2009 gecesi, saat 23:00, babamın ayakkabıları gitmiş, yok! Gülümseyerek el sallıyorum babama, içimdeki Pagan seviniyor. Güle güle babacığım!
İşte tam o saat öksüz kalıyorum!


BU AY OKUDUKLARIM

On İki Gezici Öykü / Gabriel Garcia Marquez (çev: İnci Kut)
Avrupa’nın on iki şehrinde yaşayan on iki Latin Amerikalı’nın hikâyesini masalsı gerçekçilik edebi diliyle anlatan Marquez’i dünyanın küresel ekolojik ve ekonomik kriz ortamında okumanın zamanı!

İZLEDİKLERİM

Sinema: “Güz Sancısı” (Yön: Tomris Giritlioğlu)
Bu film, her şeyden önce kendi sinemamızda kendi tarihimizle yüzleşmeye başlamamızın sevinçli hüznü bence.
DVD: “Üç Maymun” (Yön: Nuri Bilge Ceylan)
Müthiş sinema diline ancak hayran olunacak bu film, senaryosunun seksistliğiyle 1. Altın Bamya Ödülü alsın isterim. Filmdeki kadın karakter derinliksiz, çok yüzeysel ve çok kabaca aktarılmış!

DİNLEDİKLERİM

FAITHFULL (An Autobiography)
Marianne Faithfull hayranlarının ve hayran adaylarının mutlaka dinlemesi gereken albüm.



Vatan Kitap;05.03.2009

Ara Güler’le Ankara’da bir öğlen sonrası

Onlar aksi adamla cadı kadındır! Kimse neden diye düşünmez.

Buket Uzuner

 

Onlar aksi adamla cadı kadındır! Kimse neden diye düşünmez. Yalnızca kendi ülkesinde değil, dünyada da insanların hayatında iz bırakacak işler başarmış, zeki ve karizmatik insanlara erkekse “aksi”, kadınsa “cadı” derler ki bu da huysuz, dik kafalı, tavizsiz ve zor kişilik anlamına gelir. Aslında adını kendi alanında saygıyla anılan bir üne kavuşturmak için yıllarca çalışmış olan bu “aksi adam”la “cadı kadın” mükemmeliyetçidir ve hayatını adadığı, uğrunda vazgeçmek zorunda kaldığı dünya nimetlerinden sonra doğal olarak, tembellik veya iki yüzlülüğe tahammülü kalmadığı için huysuz sanılır. Yıllar süren çoğunlukla yalnız yolculuğunda hem düşmanları hem de yakın dostları tarafından önüne çıkartılan sayısız engellere karşı giriştiği iç yakan savaşların bazılarından galip çıktığı için elbette megalomandır ve bu yola çıkarken gereken gücü aldığı kaynağın adından ötürü de narsisisttir.

Ara Güler için de durum böyledir: İnsanlar çekinir ondan, çünkü hiç kimseye borcu yoktur, ‘burnu yere düşse, eğilip almaz’gillerdendir. Onun için “hata hoşgörü katsayısı sıfır!” denir, huysuz ve aksi olduğu söylenir. Neyseki cinsiyeti sayesinde “cadı” olmaktan korunmuştur! Olağanüstü etkileyici, her biri derin insanî hikâyeleri bütün dünya dillerinde insanın içine işleyerek anlatan (özellikle) siyah-beyaz fotoğraflarıyla her kültürden herkesin soluğunu kesen bir fotoğraf büyücüsü olmak için mükemmeliyetçilik elzemdir elbette. İşinde mükemmeliyetçi olmayandan da hayır gelmez esasen. Üstelik modern Türkiye’nin fotoğrafçılık sanatında bir usta olarak yerini almış Ara Güler’in karizmatik ve güçlü karakterli biri olması kadar, miskinlik ve düzenbazlığa tahammülsüzlüğü de kaçınılmazdır zaten!

Ara Güler’i bana ilk tanıtan annemdi. Annemin gençliğinde izlediği “Kral ve Ben” filminde Siyam (şimdiki Tayland) kralı rolünde “şefkatli erkek” karakteriyle döneminin kadınlarının kalbini kazanan oyuncu Yul Brynner’in bizim gazetelerden birinde yayımlanan bir fotoğrafını henüz altı yaşlarında olan bana gösterip: “Bu fotoğrafı Ara Güler çekti!” deyişindeki gururlu ses tonunu hâlâ hatırlarım. Hayatının ilk rol modelleri anne ve babası olan çocuklar için onların beğenileri ne kadar etkilidir bilirsiniz; hayatımız boyunca kendi beğeni ve tatlarımız sanarak peşinde koştuğumuz ne çok şeyin aslında bize öğretildiğini çoğumuz anlayamadan göçer gideriz bu dünyadan. Elbette o zevkleri kendi çocuklarımıza da kendi zevkleriymiş gibi aşılayarak...

PICASSO’YU ÇEKEN FOTOĞRAFÇI
Yul Brynner’dan sonra Picasso’dan Dali’ye, Bertrand Russel’dan Churchill’e kadar bana o yaşlarda ve teknolojinin sınırları yıkan gelişmesinden önceki yıllarda çok uzak, erişilmez görünenleri yakınlaştıran Ara Güler’in kendisi de en az fotoğraflarını çektiği dâhiler gibi ulaşılmaz görünürdü. Böyle özel insanlarla tanışmanın en tehlikeli yanı, onlarla tanıştıktan sonra sönen karizmaları, hayranın kafasında yarattığı imgenin gerçekle örtüşmemesinin getirdiği büyük hayal kırıklığıdır ki ben buna yıllardır “En iyi yazar tanışılmamış yazardır!” diye açıklarım. Oysa Ara Güler göründüğü gibi biri olmaya özen gösteren sahici sanatçılardandır ve bu yüzden onunla tanıştıktan sonra sanat yetkinliğine dair düşüncem daha da katmerlenerek devam etmektedir. Ancak Ara Güler’den bahsederken, kendisine fotoğraf sanatçısı denmesinden haz etmediği için onun bir foto muhabiri olarak anmak gerektiğini hemen hatırlatmak isterim.
Sanırım 1992 yılıydı, bir akrabam Ankara Film Festivali jürisindeydi, onunla iki günlüğüne Ankara’ya gitmiştim. Ancak film festivali bir bahaneydi, çünkü 1960 ve 1970’li yıllarda Türkiye’nin kültür ve sanat hayatının yıldızı, yaşayan akademisyen, yazar, şair, ressam, operacı ve iyi tiyatro oyuncularının en yoğun yaşadığı Başkent Ankara’da yetişmiş olanlar gibi ben de bulduğum her fırsatta hâlâ Ankara’ya giderim.
O yılın Ankara Film Festivali jüri üyeleri Sheraton Otel’de kalıyordu, ben jürideki arkadaşlarıma merhaba demek için uğramıştım otelin lobisine. İşte o sırada yan koltukta tek başına oturmuş çay içerken gördüm onu. Eski bir arkadaşa rastlamış gibi sevinip “gidip Ara Güler’e gidip bir selam vereceğim” demiştim. “Aman!” diye uyardı jürideki akrabam, “çok aksi biridir, azarlar seni şimdi.” Hakiki sanatçı göz göze geldiği insanın içini görür, bu yüzden azarlanacağıma dair en ufak bir telaş duymadan Ara Güler’in yanına gittim, onu kibarca selamladım ve annemin bana çocukken gösterdiği Yul Brynner fotoğraf hikâyesini kısaca anlattım. “Annem sizin için ancak ünlülerin fotoğrafını çeker dediği günden beri ben bir hırs yaptım, ama ne hırs! Yani sırf siz benim de fotoğrafımı çekin diye edebiyatta size adımı duyurmaya çalışıyorum o gün bugündür fakat heyhat, siz beni hiç tanımıyorsunuz!” dedim, ciddi ve saygılı bir ifadeyle. O zamana kadar yüzüme bile bakmayan Ara Güler, başını kaldırıp, gözümün içine baktı: “Aman be, amma da uzun ettin yahu! Gel çekeyim bir fotoğrafını be kız!” dedi, yüzünde dişi ağrırmış gibi ekşi bir ifadeyle. On beş gün sonra Ara Güler’in Galatasaray’daki efsanevî stüdyosuna giderken bana telefonda siyah bir şey giymemi söylediği ve evde siyah bir şeyim olmadığından İstiklal Caddesi’nde dükkânlarda siyah bir tişört arıyordum.
Galatasaray’daki Ara Apartmanı’nda Ara Güler’in yaşayan bir müzeye benzeyen stüdyosunda bulunmak bir dünya turu yapmak gibidir. Çoğu kutularda arşivlenmiş negatiflerde, dünyanın kaderini sanat veya siyaset yoluyla değiştirmiş pek çok insanın ancak iyi fotoğrafçılara teslim ettikleri yüzleri saklıdır. O stüdyoda Ara Güler’in gencecik bir delikanlıyken dünyayı yakalayıp zaman içine saklamak ateşiyle elinde yanlıca bir kamerayla yollara düşüp, hâlâ sürdürdüğü müthiş serüveninden bölümleri kendi ağzından dinleyen biri tekrar İstiklâl Caddesi’ne çıktığında artık başka biri olur. İyiliğe dair umudu ve umuda cesareti olan biri!
Daha sonraki yıllarda başka nedenlerle karşılaşıp kahve sohbeti ettiğim, zaman zaman Ara Kafe’de ayaküstü konuştuğum Ara Güler, bir dergi için fotoğraflarımı çekmek üzere Moda’ya geldiğinde, gençlerin sevgi dolu bakışları altında Moda çay bahçesinde bana anlattıkları arasında, kendisine ‘aksi’ denmesinin onu bereketsiz insandan nasıl koruduğu ve zaman kazandırdığı konusu da mevcuttu. Türkiye’nin en tatlı-aksi foto muhabiri Ara Güler’e fotoğraf büyücülüğü kariyerinde daha nice uzun yıllar diliyorum!


OKUDUKLARIM
Bu Köşedeki Adam (Hrant Dink, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları)
Hrant Dink’in gazete yazılarından bu seçki, onun kim olduğunu, ne düşünüp, ne istediğini bilmeyenler için çok iyi bir başlangıç, özleyenler içinse bir sıcak anı...

İZLEDİKLERİM
2012 (yönetmen: Roland Emerich)
Kıyamet 12.12 2012’de mi kopacak? Böyle ilginç bir konuyu bu kadar kötü işlemeleri yazık olmuş! Güçlü ülkelerden insanların kurtarılması sırasında Hintli ve Çinlilerden bahsedilirken bizden bahsedilmemesini de dış mihraklarla mı açıklamalı acaba?

DİNLEDİKLERİM
İzmir Hatırası-Muammer Ketencioğlu (Kalan Müzik) Ege’nin, Balkanlar’ın ortak mirasının en çok içimizde olduğunu dinleyene hissettiren güzel türküler... Türkülerde “Rakıya su katmam” diye bir söz geçtiği için bazı radyolarda yasaklandı, söylentisi üzerine rakı satışlarının arttığı rivayet ediliyor!



Vatan Kitap;06.12.2009

******************************************************************************** Vatan Kitap’ta Bir Gezinti: Yaza özel kitaplar

Yaz geldi, geliyor derken temmuzu bulduk bile. Hâlâ çıkmadıysanız tatilinizde size iki kitap önermek istiyorum.

Müge İplikci

 

Rehber kitap niteliğinde

172
0
0
Yorum Yaz