17 03 2009

Seçim Sorusu: Suç Mahallinde Suça İştirak mı, Suçluya Müdahale m

Seçim Sorusu: Suç Mahallinde Suça İştirak mı, Suçluya Müdahale mi? - Nihat Behram
11/03/2009 08:00Seçimlerle ilgili olarak, gerek yakın çevremden arkadaşlarımın, gerekse toplantılarımda dinleyicilerin ve iletileriyle okurumun ‘tavrım’a ilişkin sorularını, yine bir soruyla yanıtlamaya başlıyorum: suç mahallinde suça iştirak mı, suçluya müdahale mi? 

TKP seçim bildirgesinde bu sorunun yanıtını, son derece açık ve anlaşılır biçimde verdi. Üstelik, öyle kafa patlatarak okumaya bile gerek bırakmadan, üstünkörü okuyanın bile kolayca anlayacağı biçimde. Kuşkusuz sosyalist olduğunu söyleyen, devrimci mücadelenin yaygınlaşması ve güçlenmesini isteyenler için. 

Öyle ya: sosyalist olduğunu söyleyen kişi, devrimci mücadelenin yaygınlaşması ve sosyalist örgütlenmenin güçlenmesini isteyen kişi değil midir? Peki, nasıl olur da aklı başında biri, bunun yolunun, burjuva ya da egemen güçlerden birinin sözcüsünü oylamaktan geçtiğini düşünür? 

‘Seçim’ tavrımı soran arkadaşıma, ben de ‘cephe mi chp mi?’ diye soruyorum. ‘Evet, haklısın, ama, işte elimiz bağlı!’ diye yanıtlıyor. İnsan elinin bağlı olduğunu neden kabullenir, anlayamıyorum? ‘Eli bağlı olmak’ duygusu da ‘bağımlılık’ yarattı bu toplumda! Üstelik, sonucun, kendine karşıt bir yer olduğunu, egemene hizmet ettiğini bile bile! Tütün gibi! Tütün bağımlısı da öyle der ya: ‘Evet, biliyorum kanser nedeni, ama bırakamıyorum!’ 

Arkadaşımla konuşmayı sorularımla sürdürüyorum: Peki, sen Nato’ya karşı değil misin? Anti-emperyalist mücadelenin güçlenmesini, devrimci, sosyalist hareketlerin, komünist örgütlenmenin güçlenmesini istemiyor musun? Pancarın nasıl ekileceğinden, kokoreçin nasıl yeneceğine dek her konuda ahkâm kesen, fakat, sosyalistlerin meclise girmesi önündeki baraj duvarı için kılını bile kıpırdatmayan AB mi demokratikleşmede çözüm olacak? Mazlumların haklarını alma yolu zalime hizmet etmekten mi geçiyor? Seçim alanı, ‘mücadeleye yasak alan’, seçim günü ‘egemenlere hizmet günü’ mü? Sorularım nedeniyle, arkadaşım, ‘kendisini gericiyle eşitlediğim’ duygusuyla geriliyor, devrimciliğini anımsatmak gereksinimi duyuyor. O zaman soruyorum: ‘elimiz bağlı’ duygusuyla desteklenmesini düşündüğün kesimlerle bu konulardaki karşıtlığını nasıl açıklıyorsun?  

Sinirlenecek bir şey varsa o da, bir devrimcinin ‘elimiz bağlı’ duygusunun bağımlısı olması değil mi? Egemenlerin karşısında, insanın, ‘elleri bağlı’ duygusunun bağımlısı olması ne hazin bir durum! Tanımını ararken hevesim nefesimde kuruyor! 

Üç yıl uyuyabilme özelliği olan yılanın bile, uyku konusunda, insanla yarışı göze alacağını sanmıyorum! ‘Uyanmamakta direnme’ yeteneğinde, her halde hiçbir canlı insanla yarışamaz! 

Önceki bir yazımda da söyledim: mahalle, kent, meclis, ülke, okul, cezaevi, dernek, sendika...neresi olursa olun, komünistler bulundukları mekânın onurudurlar. Bu, komünistin olmadığı ve ona düşmanlık güdülen ‘yer’in onursuz olduğu anlamını da içerir. 

Peki, ‘elimizin bağlı’ olduğu partilerin, söz gelimi, meclise komünistlerin girmesi konusundaki tutumları ne? Halkın sesi önüne örülmüş barajın taş duvarları değiller mi? Komünistin olmadığı bir mecliste demokrasinin varlığından söz edilebilir mi? Komünistin olmaması, yokluğundan mı, düzen partilerince, el birliğiyle önüne örülmüş barajdan, yasak ve zulümlerden mi? ‘Elimizin bağlılığı’ o duvar üstüne sıva olmak anlamına gelmiyor mu? 

İnsanlarımız, faşizm konu olunca, en önde devrimcileri, sosyalistleri görüyor; F tipini protestoda onlar en önde; grevdeki işçinin yanı başında onlar; anti-emperyalist mücadelede en önde onlar; yağmaya, zulme, haksızlığa onlar siper oluyor. Halkı bu alanlarda saf tutmaya çağırırken, ‘elimiz bağlı’ mıydı ki, seçimden seçime ‘elimiz bağlı’ diyoruz? Eli bağlayan duygu, umudun çelmesi olmuyor mu?  

24 saat durmaksızın sayı saysanız, bir trilyona 31688 senede ulaşabiliyormuşsunuz! Halkın derdine çözümü egemenlerden bekleyenlerin gün saymaları da biraz böyle! Bu ‘elimiz bağlı’ bağımlılığında bir yamukluk var! Ne aptallık, ne afyonlanmışlık! Başka bir yamukluk, ‘kadere teslimiyet’ gibi bir ruh var! Sinek bile bu kadar teslim olmaz kaderine! Varoluşu için bir biçimde direnir. Direnmek varoluşun en doğal unsuru değil midir? Shakespare, ‘Belki kaderimi değiştiremem ama bu ona başeğeceğim anlamına da gelmiyor!’ diyordu. Yazık ki insanlarımız teslimiyetle mayalandı, ruhsuzlukla! ‘Eli bağlı olmak’ bağımlılığının bir anlamı da bu. Bu maya altında umut asla kök vermez. Yaşamla ilişkisi, vazodaki çiçek kadardır.   

Bakkala girdiğinizde, bakkal, kurt sarmış leblebiye kıyasla, az kurtlu olanını, ‘bu daha iyi’ diye sunsa ne yaparsınız? Kötünün iyisini seçmek şifa mı? ‘Namussuz, kirli biri yerine namuslu, süt gibi ak birinin seçilmesi kötü mü?’ diyorlar. ‘Adres olma isteği’nin mazeretine bak! ‘Namus’ kavramının, nerde çiçek açıp, nerde dikene döndüğünü; nerde balta, nerde olta olduğunu tartışırız. Benim için şu çok açık: süt damlası süt içinde kendidir. Kirli suda değil. 

Sosyalist olduğunu söyleyen bir insanın, CHP'ye oy verip, sonra da (bir kez daha) sukûtu hayale uğrayınca, suçu genel başkanda, yöneticilerinde falan araması da bir başka saçmalık. Sosyal demokrat olduğunu söyleyen bir partiden sosyalistlik-devrimcilik bekleyenlerin, kendisinin ısrarla ‘konservatif’ olduğunu  söyleyen Başbakan’a ısrarla ‘Hayır, sen demokratikleşmeyi, ilerlemeyi temsil ediyorsun!’ diyen neo-liberallerle benzerliği yok mu?  

Şu da bir gerçek: ülkenin sola yönlenmesini içtenlikle isteyen ve kendini sosyalist diye tanımlayan iyi niyetli bir kesim var ki, gidişattan duydukları yoğun kaygılarına çareyi ‘bir umut kapısı’ olarak sosyal demokratlarda arıyorlar. Evet, ama şu da yaşanmış, tarih boyunca acı sonuçlarıyla nice kez kanıtlanmış bir gerçek ki: sol umudunu sosyal demokratlara bağlarsa, sosyal demokratlık de yavşaklaşır; adı dışında sosyal demokratlık bir şeyi kalmaz. Solun kendi öz odağında güçlenmesi sosyal demokratlığın da dingil ayarıdır. Çünkü boş meydanda sosyal demokratlığın ‘laiklik efeliği’, bir yanı ‘kılıçdar’ da olsa, bir yanı kara çarşafa takılacak rozet çuvaldarlığıdır! Nato’ya güven, AB’ye dayan, ABD’ye yaran, halka yalan bağırganlığıdır! 

‘Kötünün iyisi’ni mi seçelim, devrimci olanı mı güçlendirelim? ‘Kötünün iyisi’ ile, ‘aslına en yakın sahte’ birbirinin ikizi değil mi? İsteğin ne: sahteyle oyalanmak mı, sahiyle yol almak mı? Suç mahallinde doğru olan hangisi: suçluya iştirak mı, suça müdahale mi? Sandık suç mahallinde konmadı mı ortaya? Bizi kurtaracak olan kendi kollarımız mı, başkaları mı? 

Bir belediye meclisinde bir komünistin bile varlığı, o meclisteki kara-karanlık işlerde, halkın gözü, kulağı olacağı anlamındadır. Suçluya müdahalede, bu, asla azımsanacak bir şey değildir. Tersi hesaplar, suça iştiraktir. 

Sosyalist aydının bilinci ve vicdanında, gelecek umudunun nabzı, sosyalist mücadele temelli örgütlenmeyi güçlendirme tutkusuyla çarpmalıdır. Toplumsal kurtuluşu, sistem içindeki ‘revizyon’lardan beklemek, ‘aydınlık’tan çok ‘baygınlık’la açıklanacak bir durumdur! Hele ki, yokluk-yoksulluk içindeki mazlum emekçi sınıfların, kurtuluş umudunu, egemen güçlere ayarlı soluması, yaralı tavşanın can güvenliği için sırtlana sığınmasıyla aynı anlamdadır!  

‘Batı demokrasileri’ deyip duruyorlar da, Batı’da sağcılar sağcı partilere, sosyal demokratlar kendi partilerine, komünistler, komünist partilerine oy verir. ‘Fakat şansı yok!’ diye yola çıkmaz devrimci. Hele ki onu ‘şanssız’ bırakanın, onun ‘şanssız’ olmasını kendi çıkarı sayanın, onu kendine ‘eli bağlı olmak bağımlısı’ yapmak isteyenin kuyruğuna hiç takılmaz.  

Başbakan olacak kişinin üstündeki yasağın kalkması için el-veren, dayanak olan CHP, komünistlerin mecliste temsili için kılını mı kıpırdattı? Komünistin sesinden yoksun bir meclisin neyi temsil edip neyi edemeyeceğini bilmiyorlar mı? Seçim geldimi ‘solda birlik adresi’ diye ortaya çıkıp ‘eli bağlı olmak’ kartıyla, kendi depolarına ‘yakıt’ hesabı yapıyorlar! Yolculuklarıysa her gün biraz daha geriye! Çarşafa dek dayandı! Sosyalistler, 960’lı yıllarda,Türkiye İşçi Partisi’nin efsaneleşmiş sosyalist köy muhtarlarını unutmamalıdır. Köyünün çocuklarına Nâzım okutmuş Fevzi Kavuk, Müşküle Köyü’nden ilk sosyalist köy muhtarıdır. 970’lı yıllardan Fatsa’nın sosyalist Belediye Başkanı ‘Terzi Fikri’ Fikri Sönmez unutulur mu? Bu gün Türkiye Komünist Partisi’nin (solun güçlenmesi ön görülü sol cephe desteğini de içeren bir biçimde) ülke çapında seçimlere katılıyor oluşu heyecan vericidir. Kuşkusuz, halkı halk yapan ve umudu sahi kılan değerlerin bilincinde olana. ‘Eli bağlı olmak’ bağımlıları öyle diyor: ‘Oy boşa gidecek’miş! Egemenler katında hoşa gitmeyeceği kesin de, halk katında sosyalist çaba niye ‘boşa gitmek’ olsun? Adımsız yürüyüş, damlasız deniz mi var? Rüzgâr estiği kadar rüzgâr, emek sahibi olduğun kadar senindir. 

Başka yolu yok: gardiyandan medet ummadan, tek kişilik hücrede direnen devrimci gibi direnmek gerekir. Halkı halk yapan kendi öz sesi değilse başka nedir? 

Nihat Behram  /  Mart 09

589
0
0
Yorum Yaz