>>"/> AlsahBlog / Güldeste
02 10 2008

UTANMADILAR (*) / B. ÜNAL

UTANMADILAR (*) Atam her yıl huzurunaGeldiler utanmadılarSaf bağlayıp bölük bölükDurdular utanmadılar        Atam 10 Kasımdan beri       Ülkemiz hep gider geri       Tekkeleri türbeleri       Kurdular utanmadılar Yapıcıydın yoktur şüpheSözlerin kulağa küpeDevrimci gençleri ipeVerdiler utanmadılar        Eylül ayında beş pasa       Gelip oturdular başa       İrticaya maşa       Oldular utanmadılar Mil çektiler gözümüzeYasak var sözümüzeİtlerini üstümüzeSaldılar utanmadılar        Bu ne keder bu ne acı       İçimizde yaşar sancı       Metris’e Mamak’a darağacı       Kurdular utanmadılar Sabrımızı dokudukYedi ceddinde okudukYüzlerine tükürdükGüldüler utanmadılar                                  B. ÜNAL... Devamı

02 10 2008

78'LİLER... (1)

78'LİLER... (1) Devrim mutlak, ölüm doğaldı SUNUŞ: Türkiye’de 12 Eylül’e giden yol ve 12 Eylül sonrası çok tartışıldı. O dönemin koşulları, terörün nedenleri değişik boyutlarla masaya yatırıldı. O dönemin gençliği için de çoğunlukla kayıp kuşak denildi. Gerek 12 Eylül’ün öncesinde gerekse sonrasında büyük acılar yaşayan bu kuşak gerçekten kayıp mıydı? Bizce değil. 68 hareketinin devamı olarak kendisini devrime adayan bu kuşağın çok büyük hayalleri vardı. Ama bu hayallerin hiçbiri kendileri için değildi. İşçiler için, köylüler için, Türk toplumu içindi. Bu hayallerin yaşama geçirilip geçirilememesi ayrı konu; başlı başına kurulabilmesi bile büyük bir özveriyi gerektiriyordu. Yazı dizisinde 78 kuşağı diye adlandırılan o dönemin gençliğinin neler hayal ettiğini, bunları gerçekleştirebilmek için neleri göze aldığını ve sonrasında nasıl bir sert darbe kayasına çarptığını aktarmaya çalışacağız. Bütün yönleriyle ortaya koymak diye bir iddiamız yok. Hani derin bir tahıl silosundan örnekleme alma yöntemiyle değişik katmanlardan örnek buğday alırlar ya, işte öyle bir çalışma bu. Dizi okura açık. Eksik bıraktığımız ya da farklı baktığımızı düşündüğünüz konular olduğuna inanıyorsanız, sayfa hepimizin.68 hareketinin devamı olan 78 kuşağının büyük hayalleri işçiler, köylüler ve Türk toplumu içindi Devrim mutlak, ölüm doğaldı1977 yılı yazıydı. Aynı mahallede oturduğumuz bir ailenin yakını da benim gibi Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu, bugünkü adıyla İletişim Fakültesi’ni kazanmıştı. Tüm Türkiye’de olduğu gibi ... Devamı

28 09 2008

İran tarihi derslerle dolu / 1 Gül Atmaca

İran tarihi derslerle dolu / 1"İran gibi olur muyuz" sorusu sıkça soruluyor bugünlerde. Bence hayır! Çünkü Şii mollalardan farklı olarak arkalarına bir de Amerikan emperyalizmini almış olanlar yüzünden İran'dan daha beter olabiliriz! Peki, İran'ı ne kadar tanıyoruz?Gül Atmaca Cumhuriyet / Yazı Dizisi-  Şah 'Raft'Şiraz'ın Eylülleri kitabında o günler kitabın kahramanın ağzından şöyle anlatılır:"Şah'ın gittiği o soğuk ocak gününü; etrafı dolduran şen kalabalığı, farlarına göz kırptıran sürücüleri, öttürülen kornaları, dükkânların bedava şekerler dağıtmasını, bedavaya çalışan taksileri, kucaklaşan yabancıları ve dans eden genç kadınları düşünür. O gün çatıda durmuş ve kenti izlemişti, radyo ve televizyonlar soğuk havada salınan çamaşır ipleri yüzünden cızırtılanıp durmaktaydı; karşı dairesinde oturan kadın mutfak camında durmuş elma soymakta, caddenin köşesinde değneğine dayanmış duran ihtiyar, inanılmaz gözlerle bedavaya közlenmiş mısır ikram eden sokak satıcısını izlemekteydi ve komşusunun bahçıvanı dişsiz ağzında koca bir gülümsemeyle el çırpıp durmaktaydı o gün. İnsanlar, Şah raft, Şah raft-Şah gitti, Şah gitti! diye coşkuyla haykırmaktaydı. O akşam haberlerde Şah'ın gidişini görmüştü. Kemikleri sayılabilen kanserli bedeniyle Şah havaalanındaydı, yanında da gülümseyen kraliçesi; ikisinin de yüzlerinde zoraki birer gülümseme vardı..." Ancak, Şah'ın ülkeyi terk etmesi ve Ulusal Cephe'den Şahpur Bahtiyar' ın başbakanlığa atanması da kitlelerin öfkesini dindirmeye yetmedi. Halk hâlâ sokakta ve işçiler grevdeydi. 19 Ocak 1979'da mollalar, monarşinin kaldırılması ve İslam Cumhuriyeti'nin ilanı talebiyle gösteriler düzenledi. İran tarihinin en büyük ... Devamı

14 09 2008

Anadil ve Anadili

Anadil ve Anadili Vecihi Timuroğlu (Cumhuriyet, 27 Nisan 2008, sayfa 2) Dil, ilkel toplumdan en gelişmiş topluma değin her insanın düşüncesini anlattığı toplumsal bir yapıdır. İnsanın ekinsel ve bilimsel donanımının bir parçasıdır. Bu donanımın en belirgin parçası da “anadili” dir. Anadilinin ne değin önemli olduğu, Carmichael’ le çalışma arkadaşlarının çalışmalarında, deneysel olarak kanıtlanmıştır (bkz. Manuel de Psychologie de l’enfant, v. II, p. 887, P. U. F. 1952). Bu elkitabı (manuel), çocukların konuşmaya başlamaları üzerine değerli çalışmaları da içeriyor. Çocukların konuşmaları üzerine çalışma yapan D. Maccarty ‘nin bulguları çok önemlidir. D. Maccarty, en erkencilerin “kız çocuklar” olduğunu gözlemlemiş. En önemlisi de yetimhanelerden ve kurumlardan gelen çocukların en geç konuştuklarını saptamasıdır. Bu çalışma, ailenin, insanın ekinsel donanımında ne değin önemli olduğunu gösteriyor. Ben, çocuk yuvalarındaki yavruların göz dillerinin, mimiklerinin bile nasıl ürkek ve çekingen olduğunu, acılarla gözlemlemişimdir. Dil, düşüncenin kendisidir. Gözlerin diliyse, insanın iç düşüncesinin yansısıdır. Ancak düşünce dil durumuna gelince, artık düşüncenin yasalarını yansıtmaz. Dilin yasaları, düşüncenin yasalarından ayrıdır. Düşünce, güç ve karmaşık bir durumla ya da sorunla karşılaştığında, kendiliğinden, evrensel amacı en iyi yansıtan “dil” e yönelir. Bu da “anadili” dir. Alain ‘in söylediği gibi, anlağın (zihin) tüm olanakları dile mahkûmdur. Dil, gerçekliği yeniden oluşturur. Öncelikle, eğitim ve öğretim izlencelerinde dilin bu işlevi etkin biçimde ortaya çıkar. “Eğitim ve &oum... Devamı

11 04 2008

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR       İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun   topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.   Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.                 İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU   Kampanya Merkezi     : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü   Adres                            : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü   Hocalar / AFYONKARAHİSAR Tel                                : 0 272 5512256                                         0 505 5153232 Faks                              : 0 272 5512256... Devamı

29 12 2007

Atatürk'ün Müziğe Bakışı / A. YALMAN

Atatürk'ün Müziğe Bakışı/ A. YALMAN Kategori: Inceleme Atatürk'ün Müziğe Bakışı/ A. YALMAN Aatürk çoksesli müziğin ulusun gelişmesi ve katkıda bulunacağına inanıyordu.   'Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir' Atatürk'ün müziğe bakışı 'Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.' AYTAÇ YALMAN Modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın eşsiz lideri, mazlum milletlerin umut ışığı, öldükten sonra da ilkeleri canlı kalabilen Mustafa Kemal Atatürk , kuşkusuz asrın lideri olabilme başarısını gösteren tek devlet adamıdır. Bugün, yaşadığımız gerçekler karşısında, onun ateşlediği devrimci hareketin ne kadar büyük, ne kadar saygın ve ne kadar onurlu olduğunu daha iyi anlıyor ve onu büyük bir özlemle arıyoruz. Bugün sizlere büyük Atatürk'ün farklı bir özelliğini, sanata ve kültüre bakışını bir insan ve bir devlet adamı olarak, özellikle müzik konusundaki düşünce ve hizmetlerini ifadeye çalışacağım. Atatürk'ün genel anlamda müziğe bakışını şekillendiren üç özellik; insan sevgisi, ulus sevgisi ve çağdaşlıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen Türk müzik devriminin ancak ulusal değerler korunarak evrensel normlar ile çağdaşlaşabileceği görüşü benimsenmiş ve bu yönde çalışılmıştır. Bugün bu alanda kazandığımız değerler, Cumhuriyetin, ilk yıllarındaki Türk müzik devriminin olumlu sonuçlarıdır. Atatürk'ün sanata bakışını değerlendirmeden önce Batılılaşma felsefesi üzerindeki düşüncelerine kısaca değinmekte fayda görüyorum. Atatürk'ün Batılılaşma felsefesi ile sosyologların kültür teorileri arasındaki ayrılık bugün bile tartışılmaktadır. Atatürk'ün inandığı husus; ''Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültür... Devamı

14 09 2007

Kemalizm’in Bilimsel ve Kültürel Temelleri / Evren ARIK

Kemalizm’in Bilimsel ve Kültürel Temelleri   Evren Arık     Sözlerime, sık tekrarlanan bir gerçeği dile getirerek başlayacağım. 20. yüzyılı tanımlarken, ülkelerinde toplumsal düzeni değiştirme savıyla ortaya çıkan liderlerin çağı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Birçok ülke, bir lider etrafında büyük dönüşümler geçirdi, ancak bugün haklı bir gururla söyleyebiliyoruz ki, tüm bu liderler içinde kurduğu sistem tamamıyla ayakta olan, ülkesinin insanları tarafından hala sevgi ve hayranlıkla anılan tek isim Mustafa Kemal. 10 Kasımlarda, alışık olduğumuz için fark etmiyoruz belki, eşi olmayan bir ulusal mutabakatla ve içtenlikle günlük yaşantımıza bir dakika ara veriyoruz ve onu hatırlıyoruz. Defalarca gitmiş olsak bile, Anıtkabir’i her ziyaretimizde etkileniyoruz. Modern zamanlarda başka kimseye nasip olmayan bu bağlılığın, unutulmaz olmanın sırrı nerededir? Tabii böylesine kitlelere mal olmuş bir insan için bu soruya herkes kendi yanıtını verecektir. Ben bugün, çok boyutlu bir yanıtı olduğuna inandığım bu soruya, iki açıdan cevap vermeye çalışacağım. Birincisi, Kemalizm’in içine oturduğu bilimsel çerçeve, ikincisi de üzerinde biçimlendiği kültürel birikim. Niçin bilimsel gelişmelere koşutluğundan bahsetmek istiyorum? Çünkü, onun görüşlerinin modasının geçtiği, artık geride kaldığı sıkça dile getirilir oldu, oysa Kemalizm’in, çağının bilimsel gelişme hızından destek alan çok güçlü bir iç dinamiği var, bunu vurgulamak gerek. Niçin kültürel kökenlerinden söz açıyorum? Çünkü bugün her yerde karşımıza medeniyetler çatışmasına dair tezler çıkıyor, etnik milliyetçilik ve mezhep ayrımları ön planda, birçok bölgede ortak kültürel birikim üzerinde barış içinde yaşama umudu neredeyse yok gibi gözüküyor; Mustafa Kemal’in bundan 80 yıl önce neyi başardığını unutmamak, unutturmamak gerek. Birincisiyle başlarsak, bilimsel ve teknolojik gelişme, tarih boyunca, insanlığın düşünce evriminin yeni ufuklara yol almasında büyük pay sa... Devamı

07 06 2007

Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 4 / Memet Fuat

1940 yılında yayımlanan Çocuk ve Allah'ın bir başyapıt olduğu görüşü yaygındır. Yani daha Garip ortaya çıkıp yankılanmadan Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirini en güzel örnekleriyle ortaya koymuş durumdaydı. İnsan-Doğa-Tanrı üçgeninde, bilinen bir felsefeye yaslanmayan düşünsel bir yoğunluk oluşturularak içerikte varılan bu şiirin göze batan özellikleri, belirsizlik, gizemlilik, özgün imgeler, çağrışıma açık söyleyişler, düzyazı mantığından kaçıştı. Ağırlığını duyuran, ama yönü belli olmayan bir sezgi şiiri... Fazıl Hüsnü Dağlarca, Garip'in bir akım niteliği kazanmasından, bütün ilgileri üstüne çekip genç yetenekleri çevresine toplamasından etkilenmedi. Şiirin sokağa indirildiği günleri kendi anlayışı içinde geçirdi. Ama 1950'lere doğru, "Yaprak" şiirine yönelinirken bu gizemli şiirin de toplumsal konulara açıldığı görüldü. Toprak Ana (1950), Aç Yazı (1951), Sivaslı Karınca (1951) Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın içe dönük sezgi şiirinin sınırlarını aştığını belirleyen çok başarılı örneklerdi. Bunu izleyen yıllarda ise, her türlü sanatsal etkiye kapalı bu özgün şair, Türkiye'de, dünyada, hatta uzayda, bütün olayları izleyip şiirleştirmeye koyuldu. Kitaplarının sayısı elliyi aştı. Ayrıca destanlarla tarihe yöneldi. 1960'da İstanbul'un Aksaray semtinde Kitap Kitabevi'ni kurduktan kısa bir süre sonra da çok önemli bir deneye girişti: Söz sanatlarını en aza indiren açık, aydınlık şiirler yazıp bunları boylu boyunca kitabevinin camına asıyor, sokaktan geçen insanın karşısına koyuyordu. İnsan boyunda kâğıtlara iri, güzel harflerle yazdırılan bu şiirleri geçerken üç dört metre Uzakta durup okuyabiliyordunuz. Sokaktan geçen insan için yazıp da şiiri yitirmemenin çok güç olduğu bir dönemde, çağdaş şiirimizi Orhan Veli çizgisinden Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisine çekmiş olan İkinci Yeni coşkunluğu daha bütünüyle durulmamışken gerçekleştirilen bu deney son derece önemliydi. İkinci Yeni'yle başlayıp sonradan toplumsalcı şiire yönelen gençler, bir kapalı şiir u... Devamı

28 05 2007

Prof. Ayata'dan 'YENİ ORTA SINIF' Yorumu

Prof. Ayata'dan 'YENİ ORTA SINIF' Yorumu AB'yi asıl istemeyen AKP tabanı Prof. Sencer Ayata, "Mitinglerdeki ağırlıklı eğilim, AB kuşkuculuğu. AB karşıtlığı ayrı şey. AB taraftarlığı daha ziyade AKP siyasi ve ekonomik elitleri arasında yaygın. Araştırmalar, AB'ye en düşük taraftarlığın AKP ve MHP tabanında olduğunu gösteriyor" diyor Soru Cevap - Devrim Sevimay ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sencer Ayata'yla mitingcilerin ve yeni orta sınıfın profili üzerine yaptığımız söyleşiye kaldığımız yerden devam ediyoruz:Bir türlü karar verilemedi; mitingciler AB karşıtı mıydı, değil miydi?AB karşıtları da bulunmakla birlikte kanımca mitinglerdeki ağırlıklı eğilim "AB kuşkuculuğu" idi. AB kuşkuculuğu ile AB karşıtlığı ayrı şeylerdir. Avrupa'da da AB taraftarlığı kadar, hatta yer yer ondan daha yaygın olan AB kuşkuculuğudur. Bu ülkelerde çok yaygın bir söylem Brüksel eleştirisidir. "Bir avuç bürokratın esiri mi olacağız?" denir. Biz ise AB'den gelen mesajların biraz ince elenip sık dokunmasına pek sabır göstermiyoruz. Kuşkuculuktan hemen "milliyetçilik hortlaması" çıkarmak abartılı oluyor.Yalnız bunun adı sadece bir "AB kuşkuculuğu" olsa bile ortada bir gariplik var: Cumhuriyet mitingine gidenlerin çoğu yaşam tarzları bakımından bir Avrupalı gibi görünüyor, ama AB'ye karşı kuşkulu. Oysa, örneğin, Erzurum mitingine gidenler, Batı'nın kültürel değerlerini benimsemiyor, fakat AB fikrine daha sıcak. Şimdi burada acaba kürsülerde mi bir sorun var, yoksa kitlelerde mi?Evet, bir uygarlık biçimi olarak kendisine Batı tarzını seçmiş kesimler, AB ile ilişkilere daha kuşkucu yaklaşırken, Avrupa yaşam tarzına kültürel bir korunmacılık içgüdüsüyle yaklaşan muhafazakâr kesim, ekonomik ve diplomatik alanda AB'yle daha yakın ilişki kurmak istiyor. Bu gerçekten ilginç bir durum. Ama, öncelikle şunu da belirtmemiz gerekir ki, AB taraftarlığı daha ziyade AKP siyasi ve ekonomik elitleri arasında yaygın. Araştırmalar, en düşük tarafta... Devamı

28 05 2007

ÜNLÜ SOSYOLOG SENCER AYATA MİTİNGCİLERİN PROFİLİNİ ÇIKARDI

ÜNLÜ SOSYOLOG SENCER AYATA MİTİNGCİLERİN PROFİLİNİ ÇIKARDI Meydanlardakiler 'yeni orta sınıf'tır Prof. Dr. Sencer Ayata, cumhuriyet mitinglerine katılıp sağı da solu da hizaya çeken insanları 'yeni orta sınıf' sözleriyle tanımlıyor. Ve onları birçok nedenden dolayı 'geleneksel orta sınıf'tan ayırıyor Ayata'ya göre, yeni orta sınıf, işlerine karışılmasından hoşlanmayan, tarikat-ağalık gibi yapılardan ürken, uydu kentlerde oturan, ev kadını olsa bile eğitimli, dünyayı keşfeden ve bunu topluma yayan insanlardan oluşuyor Soru Cevap - Devrim Sevimay Miting meydanlarında hem şarkılar söyleyip hem de "iktidar gücünü" tefe koyan... Ve birden bütün hesapları alt üst edip medyayı da solu da sağı da hizaya çeken... Bugüne kadar küçük bir azınlık sanılırken, şimdi "Kim bunlar, nereden geldiler?" dedirten sizler... Yani tam olarak siz... Ünlü sosyolog Sencer Ayata'ya göre siz, "Yeni orta sınıf"sınız ve çok önemlisiniz. Peki "yeni orta sınıf" ne mi demek? ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ayata anlatıyor:Bu mitinglere katılanlar kim?Mitinglerde bir milyonun üzerinde katılımcıdan söz edildiğine göre tek bir sosyal gruptan söz etmek mümkün değil. Yeni mesleklerin yeni sınıfı Yoğun olan sosyal grup hangisiydi?Örgütlü işçi kesimi de vardı, başkaları da vardı, ama oradaki esas gövde sosyolojik anlamda "yeni orta sınıf" diyeceğim gruptur. Zira bu miting kalabalığına sadece "orta sınıf" demek bizi yanlış yerlere götürebilir. Orta sınıfı sosyolojik anlamda "geleneksel orta sınıf" ve "yeni orta sınıf" diye ikiye ayırmamız gerekir.Geleneksel orta sınıfa kimleri koyuyorsunuz?En çok çiftçiler, esnaf, sanatkâr, mahalli tüccarlar... Çok yakın zamana kadar Türkiye'de nüfusun yüzde 90'lara varan kesimi geleneksel orta sınıftandı. 1946-50'den beri merkez sağın, bugün de AKP'nin tabanı ağırlıkla bu gruptan oluşmuştur. Hâlen de çoğunluğu oluşturuyor, ama yavaş yavaş küçülmekte.Peki yeni orta sınıf ne zaman ortaya çıktı?Sanayileşm... Devamı

28 05 2007

ADD Başkanından 'Tehdit' Vurgusu

ADD başkanından 'Tehdit' vurgusu ADD Başkanı Şener Eruygur, 'Kimsenin gücü devrim yasalarını değiştiremez' derken, Türkiye'nin 1. Dünya Savaşından bu yana en büyük tehditle karşı karşıya olduğunu savundu. 28 Mayıs 2007 00:00 Yazı boyutunu büyütmek için             #haberImage { float: right; margin: 0 0 4px 8px; } #haberImage img { border: solid 1px #900; width: 272px; height: 204px; } #nealsak { border: solid 1px #990; width: 272px; height: 204px; background: url(http://image.haber7.com/ads/nealsak/market-bg.jpg) no-repeat; cursor: pointer; } Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, hiç kimsenin gücünün, devrim yasalarının değiştirilmesine yetmeyeceğini söyledi. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ve emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği'nin konuğu olarak "Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak" konulu konferansta konuştu. Londra'daki konferansta konuşan Eruygur, Türkiye'de sağ-sol mücadelesinin geçerliliğini yitirdiğini, bunun yerine 1923'de kurulan Cumhuriyet'in o gün düşünülen değerleriyle savunulmasını isteyenlerle, içeriğinin değiştirilmesini isteyenler arasında kıyasıya bir mücadele başladığını ileri sürdü. Cumhuriyet karşıtlarının çok organize şekilde Cumhuriyet'in değerlerini aşındırmak için çalıştıklarını ifade eden Eruygur, yenilikçi denilen ve işi Cumhuriyeti korumak olanların ise eksikleri bulunduğunu söyledi. Bayramdan bayrama ya da 10 Kasım'dan 10 Kasım'a Atatürk'e bağlılık mesajları verilmesinin yeterli olmadığını, "nasıl olsa ordumuz var" düşüncesinin yanlış olduğunu ifade eden Eruygur, "14 Nisan'da yapılan mitingin Atatürk gibi davranarak, sorumluluğu üstlenmenin en güzel örneğini oluşturduğunu" kaydetti. Ankara ve onu izleyen mitinglerin sokak hareketleri olarak yorumlanmasına da karşı çık... Devamı

04 04 2007

Cumhuriyet Mitingi

Tandoğan'da Cumhuriyet Mitingi 4/4/2007 tarihinde yazıldı.Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı CUMHURİYET MİTİNGİNE ÇAĞRI 27.3.2007  21. yüzyılda dünyanın karşı karşıya kaldığı küresel tehdit ve tehlikeleri, ülkemiz ve ulusumuzun geleceğini ilgilendiren olumsuz gelişmeleri kaygıyla izliyoruz.  Ülkemiz, içinden çıkılamayacak bir borç batağına sürüklenmiş sömürge ülke görünümündedir. Tüm ekonomik varlıklarımız, topraklarımız, sularımız, ormanlarımız, madenlerimiz ve petrolümüz özelleştirme adı altında yağmalanmaktadır. Plansız ve siyasal fırsatçılık dürtüleriyle tetiklenmiş nüfus artışının getirdiği olumsuzluklar ülke potansiyelinin hoyratça kullanılmasına, israfına, çevre problemlerine neden olmaktadır. Ortalama gelir ve ömür, dünya ortalama değerlerinin altındadır. İşsizlik ve gelir dağılımındaki korkunç adaletsizlik, dilde yozlaşma, eğitim birliği ilkesi ve laik devlet yapısıyla uyuşmayan eğitim/öğretim uygulamaları, yargı bağımsızlığına müdahaleler, cumhuriyetin temel değerlerinin  “demokrasi” araç edilerek  tahribatı, kabul edilemez boyutlara erişmiştir.   “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” diyen ulu önder Gazi M. Kemal Atatürk’ün aydınlık ve onurlu yolundan saptırmak isteyen gerici ve bölücülerin, küresel sömürü güçleriyle ortaklaşa kurguladıkları ve dayattıkları politikaların oluşturduğu sosyo-ekonomik problemler yumağının çözümü ancak ve ancak bilimi rehber edinen ulus-devlet anlayışıyla olanaklıdır. 2007, Türkiye’nin geleceğini belirleyen, yaşamsal önemdeki kararların alınacağı ve parlamento seçiminin de yapılacağı bir yıl olacaktır. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı seçimi, rejimin teminatı açısından bir mihenk taşıdır. Ulus ve ülkenin birlik ve bütünlüğünü temsil eden Cumhurbaşkanı, her şeyden önce Cumhuriyetimizin temel değerlerini benimsemiş ve bu değerleri her zaman her yerde içtenlikle savunduğunu kanıtlamış erdemli bir kişi olmalıdır. Ulusumuzun bu a... Devamı

10 11 2008

Kemalizm 1 / Ahmet Taner Kışlalı

e) KemalizmKemalizm, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama, liberalizm ve sosyalizmden farklı olarak, geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle de, Kemalizmi iyi değerlendirebilmek için, geri kalmış ülke devrimlerinin gelişmiş ülke devrimlerinden farkını anlamak gerekir.    Fransız Devrimi, evrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal-ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular (burjuvazi) yeni bir toplumsal sınıf olarak doğmuş, güçlenmiş, ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş, ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada söz konusu olan, eski kurumları yeni koşullara, yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır; değişen koşullarla, koşulların yarattığı gereksinmeleri karşılaması gereken kurumlar arasındaki çelişkileri gidermektir.    Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler ise, belirli tarihsel koşullardan yararlanarak, bu toplumların evrimini hızlandırmak, bazı evreleri atlamak amacını taşır. Birinci grup ülkelerdeki devrimciler, koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izlemekle yetinmek durumundadırlar. Toplumun henüz ulaşamadığı bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak, böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadırlar. Kendilerinden çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alabilmek olanağına sahiptir... Devamı

10 11 2008

Kemalizm 2 / Ahmet Taner Kışlalı

    Atatürk bununla da yetinmemiş, gerçekleştirdiği büyük "kültür devrimi" açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Her şeyin devlet içinde ve devlet için olduğu faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Atatürk onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için, kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 "Halkevi" ile dört bin kadar "Halkodası" da, kâğıt üzerinde tek partiye bağlı olmakla birlikte, büyük ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır. Bunlar, "kitle örgütleri"nin kötü gözle görüldükleri 1980'lerin Türkiye'sinde yarım yüzyıl önceki Kemalist ideolojiyi yansıtan somut örneklerdir.    Mustafa Kemal, demokrasinin her şeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve şöyle diyordu: "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre (...) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik pekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulu... Devamı

10 11 2008

Kemalizm 3 / Ahmet Taner Kışlalı

    Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım din adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü "eski düzen"le çıkarları bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi, köklü değişimlere hep karşı çıkmış, dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi de "dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.    Fransa'daki Müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas, Türk toplumunun dışından bir gözlemci olarak, bu konuda şöyle diyor: "Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için devrimine önce onlardan başladı. O, din adamlarının cehaletinden korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. Onun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası, dünyaya hakim bir Osmanlı İmparatorluğumu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğun çöküşüne de İslam'ın yanlış tanınması, yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam'a karşı değil..."    Bir konuşmasında "Biz milliyetçiyiz ve dinimize saygılıyız" diyen Atatürk din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya koymuştu: "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki. din Allah ile kul ara... Devamı

10 11 2008

Kemalizm 4 / Ahmet Taner Kışlalı

    Aslında, tarihsel olgular ve olaylar, ancak dönemlerinin koşulları içinde değerlendirildiğinde bir anlam taşırlar. Belirli bir anda belirli bir toplumdaki yönetim biçimi de ancak iki türlü değerlendirilebilir: Ya aynı toplumda daha önce var olan yönetim biçimi ile karşılaştırarak, ya da aynı dönemde benzer koşullara sahip olan başka toplumların yönetim biçimleriyle karşılaştırarak... Her iki yaklaşımda da, Kemalist Türkiye'nin "oldukça demokratik" sayılması gerektiği açıktır. Atatürk yönetiminin, kendisinden önceki Osmanlı rejiminden de, aynı dönemde ya da daha sonraları var olan -benzer koşullardaki- geri kalmış ülke rejimlerinden de "çok daha demokratik" olduğu tartışma bile götürmez.    Tarihçi Sina Akşin -alışılmışın dışına çıkarak- bir başka yaklaşım deniyor. Kemalist "tek parti" yönetimini, aynı dönemin Avrupa ülkelerinin yönetimleriyle karşılaştırıyor. Vardığı sonuç şudur:    "Bugün demokrasimiz, Atatürk döneminin attığı, İnönü döneminin pekiştirdiği sağlam temeller sayesinde, Atatürk döneminden çok daha ilerdedir. Atatürk dönemine göre bugün daha demokratız; ama Atatürk döneminde Avrupa ortalamasından daha ileriyken, 1945'ten beri o ortalamanın gerisindeyiz. Mutlak olarak ilerledik, ama Avrupa'ya göre geriledik." (1945'lerden sonra Türkiye'de siyasal iktidara gelenler, çoğunlukla Atatürk'e saygılı, ama Kemalizme "kısmen" karşı olanlardı!)    Mustafa Kemal, halk tarafından seçilmeyi ve "başkanlık sistemi"ni niçin istemedi? TBMM Genel Kurulu, cumhurbaşkanlığı süresinin 7 yıl olmasını, Mustafa Kemal'in Meclisi dağıtma yetkisine sahip kılınmasını ve başkomutanlık yetkisi taşımasını acaba nasıl reddetti?  &n... Devamı

02 02 2007

ALİ KÜÇÜK'TEN ATATÜRK ŞİİRLERİ

KOCATEPE RÜZGARIKocatepe'ye uğradım dünYolum geçtiği içindi,Yine de bir eziklik oluştu içimde1922 Ağustosun bir günü,yanık bayırları ,yıldızlı yalnız geceleriAkşehir üstünden gelen kağnılarıTürk halkının onurlu direnişini,Yedi düveli dize getirişini düşündüm.Cehennem,Afyon ovasına inmiştiAtlılar,toplar,ölüm ,kanToz-duman içindeAkdenizi görmeye çalıştımO kadar yakın - O kadar da uzaktıKocatepe,Tınaztepe ,Çiğiltepe ,DumlupınarYok oluşun-Yok edilişine tanık oldularMağrur ve sessizce...Akdeniz alev!Akdeniz kan! Tarihi içiyorum Mustafa Kemal'leKocatepe'de...Kocatepe'ye uğradım dünYine de bir eziklik oluştu içimde,Rüzgarı durmuyorduYumruk yumruk vuruyordu göğsüme,Uğultusu yine farklıydıKocatepe Rüzgarının,Afyon Ovasından yankılanarakDiyordu ki;Yanık bir türküdür sesimYemen'den mi geliyorsunCan yoldaşı Şahin Bey'inAntep'ten mi geliyorsunÇöllerindeydin Fizan'ınAkka Kalesi mizanınErzurum'da tabyalarınMaraştan mı geliyorsunŞehit Gazi selamlaştıİzmir canla kucaklaştıVatan senle bayraklaştıSivas'tan mı , Ankara'dan mı,Afyon'dan mı geliyorsunAtatürk'e... Atatürk'e benziyorsun!Ses kesildi, rüzgar durdu birden ,Bir el dokundu omzumaİrkildim!"Düşündüğün yeter , şairce söyle artık ,Cumhuriyet ve TürkiyeKocatepe ve Afyon demektir.Bu böyle bilinmelidir!"Kocatepe RüzgarınaMustafa Kemal böyle söyledi.Arz ederim....Ali KÜÇÜK ATAMHer yönden esen yeldeSen sen varsın Atam!Yazan elde söyleyen dildeSen sen varsın Atam!Konya'nın altın başağındaAfyon'nun tatlı kaymağındaBir uçtan bir uca vatanımdaSen sen varsın Atam!Ege'de burma bıyıklı efeYağız dadaş bar oynarken doğudaBağımsızlığımızın şanlı destanındaSen sen varsın Atam!Ekmeğim, suyum,aşımdaAydınlığa koşan aklımızdaDevrimlerle çizilen yazgımızdaSen sen varsın Atam !Emeğe karışan her damla terde,Umut çiçeklerinin açtığı yerdeTürk Ulusu'nun kök hücresindeSen sen varsın Aatam!Ali KÜÇÜK... Devamı

26 11 2006

Yayla, Neden AKP parti Toplantısına Çağrıldı?

Skytürk, 24-11-2006 13:35 Prof. Yayla TARTIŞMASI Meclis´te!CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, Prof. Dr. Atilla Yayla'nın Atatürk'e yönelik hakaret ve aşağılayıcı sözlerini, TBMM gündemine taşıdı. CHP'li Ersin, Başbakan Erdoğan´a "Söz konusunu kişinin görüş ve düşünceleri bilindiği halde partinizin toplantınıza konuşmacı olarak davet edildi" diye sordu. Prof Yayla, Neden Atatürk´ün her yerde heykeli var sözleriyle tepki toplamış ve ders vermesi yasaklanmıştı. Ersin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığına sunduğu soru önergesinde, AK Parti İzmir örgütü tarafından düzenlenen toplantıda, Atatürk'e hakaret ve aşağılayıcı ifadelerle saldıran Prof. Dr. Yayla'nın sözlerinin medyada tartışıldığını söyledi. Daha önce AB fonlarından para yardımı alan, hatta AB yardımlarıyla varlığını sürdüren bazı dernek ve vakıfların, yaptıkları çalışma ve yayınlarla Türkiye'de huzursuzluğa ve gerginliğe neden olduğunun bilindiğini dile getiren Ahmet Ersin, AB'nin dernek ve vakıflar kurdurup finanse ederek, bunlar aracılığıyla halkın Atatürk sevgisini, ilke ve devrimleri, Türkiye'nin üniter yapısını aşındırmaya çalıştığını savundu. CHP'li Ersin, Prof. Dr. Yayla'nın görüş ve düşünceleri bilindiği halde AK Parti'nin toplantısına neden konuşmacı olarak davet edildiğini öğrenmek isteyerek, önergesinde şu sorulara yer verdi: ''AB, çalışmaları ve yayınlarıyla ülkemizde huzursuzluğa ve gerginliklere neden olan dernek ve vakıflara neden para yardımı yapıyor? Bu tür dernek ve vakıflara para yardımı yapılmaması için AB nezdinde girişim yapacak mısınız? AB fonlarından parasal yardım alan ve kamu kurumu olmayan dernek ve vakıflar hangileridir? Bu dernek ve vakıflara AB fonlarından gelen yardımları ve para hareketlerini kontrol edebiliyor musunuz? Gelen para ve diğer yardımlar, Türkiye'ye hangi kanallardan giriyor?''... Devamı

02 11 2006

ATATÜRK'Ü TANIMAK / MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ

ATATÜRK'Ü TANIMAK HASBİHÂL MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ Mehmet_sukru_bas@mynet.com Bugün çok onurlu bir görevi yerine getirmek istiyorum. Bugün karınca kararınca Atatürk'le ilgili duygu ve düşüncelerimi, ona karşı hududu olmayan hayranlığımı dile getirmek istiyorum. Ama cilt cilt kitaplara, ansiklopedilere, tarihe sığmayan Atatürk'ü bu sütunuma sığdırmak gibi bir gaflete de düşmeyeceğim. Atatürk'le ilgili tarih kitaplarının haricinde pek çok Türkçeleştirilmiş yerli ve yabancı eserler, ansiklopediler okudum. Atatürk ile ilgili müzeleri gezdim. Atatürk'ün yatını, köşkünü gördüm. Gördükçe hayran oldum. Okudukça gururlandım. En son Samsun'a gittiğimde ulu önderi Samsun'a getiren Bandırma vapurunu gezdiğimizde vapurla ilgili anlatılanlara inanamadım. Bu hayretimi görüp de sebebini soranlara "Atatürk bu küçücük vapura nasıl sığmış." cevabını verdim. Çünkü Atatürk gözümde ve gönlümde o kadar büyük ki, büyüklüğünün sınırlarını çizebilme yeteneğine sahip olmadığımı biliyorum. Zira rahmetli gazi dedem bize çok küçük yaşlarda Atatürk'ü öylesine gururla, öylesine saygıyla anlatırdı ki, onu küçücük yüreğimize sığdıramıyor, Ulu Önder'e hep bize anlatılan çerçeveden bakıyordum. Onu daha okul öncesinde anlatıldığı gibi tanıdım. Büyüklüğünün sınırlarını anlamakta zorlandım. Şimdi bazıları bana diyecektir ki "Büyük Allah'tır. Nasıl böyle düşünebiliyorsun?" Elbette ki büyük Allah'tır. Allah'ın büyüklüğünden, azametinden, yüceliğinden, ululuğundan hâşâ şüphemiz mi var ki? Bu soruyu bana soruyorsunuz? Bu sorunun soruluş şekli işi başka mecralara götürmektir. Bunu da idrak edecek durumdayım. Günümüzde hep var olan ve sıkça da bahsedilen Atatürkçülük ve karşıtlığı gibi kavramları incelediğimizde Atatürk karşıtı olanların Atatürk'ü bilmeyen, tanımayan, bu çerçevede onun ilke ve inkılâplarından haberdar olmayan yüzleri görüyorum. Atatürk'ü tanımayanların Çanakkale ruhunu bilmeyenler olduğuna inanıyorum. Ve yine Atatürk'ü anlamayanların Kurt... Devamı

21 10 2006

'Resmi tarih'e edebiyat ekleri

'Resmi tarih'e edebiyat ekleri SENNUR SEZER______________________________________________'Savaş ve Açlar'da cephe gerisini anlatan Dinamo, 'Öküz Musa'da dönemin sivil koşullarını, İstanbul'un İşgali'ni ve Ermeni göçünü bir çocuğun gözünden anlatıyorSAVAŞ VE AÇLAR Hasan İzzettin Dinamo, Heyamola Yayınları, 2005, 381 sayfa, 12 YTL. ÖKSÜZ MUSA Hasan İzzettin Dinamo, Heyamola Yayınları, 2005, 192 sayfa, 9 YTL. "Aynanın önünde bir süre vücudunun güzelliklerini inceleyen Tenzile, bir kez daha perdelerin arasından dışarı göz atınca, dik, Enver Paşa bıyıklı genç polisi eski yerinde kendisini bekler buldu. Küçük pencerenin alt keten perdesini aralayarak onun görebileceği bir durum aldı. Odanın alacakaranlığını yırtan ikindi güneşi Tenzile'nin vücudunu fildişi bir Hint heykeli gibi ağartıyordu." Bu erotik sahne, Savaş Ve Açlar romanının ilk bölümünde yer alır. Tenzile, evlerinin yakınından geçen yakışıklı delikanlılarla, hesap vereceği bir babasının olmayışından da yararlanarak, ilkel bir flört yürütmektedir. Aynayla ışık yansıtma, perde aralığından yarı çıplak görünme vb. gibi hareketlerin başına dert açabileceğinin farkında değildir. Onun ayna tuttuğu delikanlılardan biri Samsun'un zenginlerinden, İttihat ve Terakki'nin önemli adamlarından birinin oğlu olan Mümtaz'dır. Mümtaz, güzel bir kızın kendine iltifat edişinin coşkusuyla atını mahmuzlar, biraz ilerdeki sokakta sırtlarında yükleriyle ilerlemeye çalışan kalabalık bir ailenin üstüne sürer. Sıcaktan ve yük taşımaktan bitkin durumdaki insancıklar, atın çarpışıyla kendilerini yolun kenarından akan çamurlu suyun içinde bulurlar. Üstleri başları çamura batar. Mümtaz kılıklarından Laz oldukları belli olan ailenin hâline gülmektedir. Delikanlının sataştıkları, Temel Çavuş'un ailesidir. Ailenin delikanlı oğlu Ali bu densizliğe kızarak Mümtaz'ı hendeğe yuvarlar. Araya polis girer. İki delikanlı arasında karşılaştıkları gün başlayan bu çekişme sürecektir. Ahanda'dan Sarı... Devamı

21 10 2006

Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Te

Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Tevfik Fikret'i anıyoruz Doksan bir yıl sonra ORHAN KARAVELİ ______________________________________________Şairliğinin, yazarlığının ve ressamlığının yanı sıra bir amatör mimar da olan Tevfik Fikret 'in planlarını çizip neredeyse elleriyle yaptığı ve 'kuş yuvası' anlamına 'Âşiyan' adını verdiği evinin çevresi, Rumelihisarı'nın, Boğaziçi'nin bu güzel köşesi, zamanla 'Âşiyan' diye anılır olmuş. Yamaçlara uzanan, yakınlardaki biraz bakımsız mezarlık bile 'Âşiyan' diye bilinmiş. Şair Nigâr Hanım 'lardan 'Medine müdafii' ünlü Fahrettin Paşa 'lara kadar kimler yatmıyor ki burada?.. İşte, Fikret'in çok sevdiği Âşiyan'ına tırmanan dik yokuşla sayısız taş basamağın sessizliği, geçen yılın 19 Ağustos günü, sabah saatlerinden başlayarak alışılmamış bir canlılık ve hareket yaşadı. Birbirlerine destek olarak ya da bastonlarına dayanarak yürüyen yaşlılar, gencecik çiftler ve coşkuyla merdivenlerde koşuşturan çocuklar... Yağmura karşın Üstelik, 'ahmak ıslatan' türünden aralıksız bir yağmura aldırış etmeden. Âşiyan'ın önündeki, Fikret'in elleriyle düzenlediği bahçeye ulaşanların sayısı çok geçmeden üç yüz kişiyi, belki daha da fazlasını bulmuştu. Batı müziği yapan bir 'dörtlü' karşılıyordu onları. Yanı başındaki Boğaziçi Üniversitesi'nin (eski Robert Kolej) bahçedeki banklara oturup irili ufaklı tekneleri seyreden öğrencileri, o sabahki kalabalığa bir anlam vermeye çalışıyor olmalıydılar. Belki farkında değillerdi ama takvimler o gün 19 Ağustos tarihini gösteriyordu. 'Artık yıkılıyorum' 'Türk Aydınlanması' nın büyük ismi ve öncüsü; Mustafa Kemal 'in, İlhan Selçuk 'a göre 'çok şey borçlu olduğu' esin kaynağı; 'karanlıklarda bir ışık gören ve o nura doğru yurttaşlarını götürmeye çalışan...' Tevfik Fikret , doksan yıl önce o sabahın erken saatlerinde ölmüştü: '... Artık yıkılıyorum.... Devamı

20 10 2006

Işıltılı Yürek Tevfik Fikret / Coşkun Ongun - Z. Nilüfer Koçer

Işıltılı Yürek Tevfik FikretYazdığı şiirlerle Cumhuriyeti esinleyen ünlü şairimiz Tevfik Fikret'i ölümünün 90. yılında bir kez daha sevgi ve saygıyla anıyoruz.Coşkun ONGUN Z. Nilüfer KOÇER Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan...(T. Fikret, Eski Çağlar Tarihi'nden)"Bizim her çağda ve devirde değişik renk, şekil ve manalarda görünen zengin bir kültür ve edebiyatımız var. Fakat, maalesef, gazetelerde bir günlük ömrü olan hadiseler bizi daha çok ilgilendirdiği için, tarihin koridorlarında ziyaretçi bekleyen büyük şahsiyetlerin portrelerine bir dakika bakmak için bile vakit ayıramıyoruz. Halbuki gerçekten kendisine dönüldüğü vakit, aradan geçen zamana rağmen bizde ilgi, saygı ve sevgi, duygusu uyandıran şahsiyetlerdir. Kelimenin gerçek manasıyla kültür, tarihi kaynaklara dönmek suretiyle elde edilir. ..." diyor Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret'i bizlere tanıttığı eserinde. Bu deyiş aynı zamanda yazımızın amacına ışık tutuyor olması bakımından önem arz ediyor. Popüler kültürün hâkimiyeti altındaki toplum genelinin gündelik, magazinsel olaylara duyduğu ilgi, tarihsel süreç içersinde yeri doldurulmaz pek çok şahsiyetin- gerek sanat gerekse politik alanda ­ ve bu şahsiyetlerin eserlerinin farkındalığının da oldukça uzağına düşüyor. Amacımız kıyıya vuran deniz yıldızlarından birini bile olsa serin dalgalara kavuşturabilmek adına çaba sarf eden hikâye kahramanı misali bu yolda bir adım yol katetmek ve Türk Aydınlanması'nın ışıltılı yüreği Tevfik Fikret'i bu duygularla ölümünün doksanıncı yıldönümünde bu inceleme yazısı ile anabilmektir. Son günlerde bazı kavramlar, kulağımıza fazlaca çalınır oldu. Basına sansür uygulanması, ülkeyi yönetenlerin gazeteci ve çizerleri dava ve ceza tehdidi altında bırakarak düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlaması, son bulmuş bir imparatorluğun padişahlarının vatanseverliği ya da vatan hainliği üzerine gerçekleştirilen polemikler, devletin bo... Devamı

20 10 2006

Şiirleriyle Atatürk'e Esin ve Güç Veren Tevfik Fikret / Konu

Şiirleriyle Atatürk'e esin ve güç veren Tevfik Fikret'in dün sonsuzluğa geçişinin 91. yılıydı Aydınlanmayı hazırlayan ozan Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan''ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü. KONUR ERTOP ''Edebiyat-ı Cedide'' nin öncüsü Tevfik Fikret 'in sanat yaşamında önemli bir dönem, ''Servet-i Fünun'' dergisini 1901'de baskı yönetimi kapattığında sona erdi. 1908 Meşrutiyeti'ne uzanan yıllar içinde onun şiirini artık ''sanat için sanat'' anlayışı yerine ''toplum için sanat anlayışı'' beslemeye başladı. İstibdat yönetimine, Meşrutiyet'in ilanından sonra da yönetimdeki İttihat ve Terakki'nin baskıcı uygulamalarına sert biçimde karşı çıkan ürünler verdi. Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan'' ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü. O yılların ürünü ''Tarih-i Kadim'' şiiri insanlığı baskı altında tutan güçlere, boş inançlara bir başkaldırmadır. İnsanlığın ancak inanç özgürlüğüyle ilerleyebileceğini, bağnazlığın er geç ortadan kalkacağını, baskıların son bulacağını anlatır. Savaşların, şiddetin, kıyımın, düşünce ve inanç üzerindeki baskıların ''6.000 yıldır'' insanlığı ezmesinden yakınan ozan, düşünceye baskının, zorbalığın ortadan kalkacağı umudunu dile getirir. Bilime, akla, insan sevgisine aykırı bütün uygulamalara, baskıya, zulme karşı çıkarken din kurallarını da, Tanrı'yı da yalnızca aklın ışığında ele almaya girişir. Dünyanın kötülüklerle, kötülerle, Tanrı'ya ortak çıkanlarla dolu olduğunu vurgular. İnsanlığı hazır yargılardan kuşkulanmaya, gerçekleri aklın ışığında aramaya çağırır. ''Tarih-i Kadim'' şiiri yüzünden kendi... Devamı

17 10 2006

Anılar, Erdoğan'ı Yanıtlıyor / Mehmet FARAÇ

Anılar, Erdoğan'ı yanıtlıyor   Başbakan'ın Atatürk'ün anılarından alacağı büyük dersler bulunuyor   MEHMET FARAÇ   Mersin'de üreticilerin sıkıntılarını getirenn çiftçiye, ''Terbiyesizlik etme lan, ananı da al git'' diye bağıran Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , önceki gün Kahramanmaraş'ta yaptığı konuşmada ise ''Tıpkı Atatürk 'ün kurtuluş mücadelesini başlattığı gibi ekonomik bağımsızlık sürecini başlattığını'' ileri sürerek Büyük Önder'in izinden gittiğini ima etmeye çalışıyor. Oysa Erdoğan'ın, Atatürk'ün köylülerle olan anılarından ömür boyu alacağı dersler bulunuyor...   Hadi Besleyici 'nin, ''Atamız Atatürk'' adlı kitabında şöyle bir anı bulunuyor: ''Atatürk'e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Dönemin bakanlarından biri durumu Ata'ya bildirdi: - Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş. Atatürk sordu: - Ben ne yapmışım ona? Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar: - Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan!.. Atatürk, Bakan'a şu soruyu yöneltmiş: - Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?.. - Hayır... - Ben Trablus'ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.''   Atatürk, 1930'lardaki gezilerinde çiftçi, işçi, sanatkâr, esnaf ile konuşuyor, memleketin sorunlarını saptıyor, Meclis'e getiriyor, milletvekillerinden, bakanlardan hesap soruyor... Noelle Roger 'in, ''Olaylar ve Atatürk'' kitabında, Atatürk'ün tarlasında çift süren bir köylüyle olan diyaloğuna da yer veriliyor:   ''- Kolay gele, bereketli ola Ağa. - Allah razı olsun Bey... - Hayrola Ağa, öküzün teki ne oldu? - Devlete borcumuz vardı Bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp ... Devamı

16 10 2006

Atatürk'ü Sevmek / İsmet KÜR

Atatürk'ü Sevmek İsmet KÜR______________________________________________''40'' yıl... Upuzun 40 yıl... Değil bir devlet, bir ulus, tek bir kişinin yaşamında dahi, büyük değişikliklerin, önemli gelişmelerin yaşanacağı, yaşanması gereken, çok önemli ve uzun bir zaman dilimi... Ne ki, 40 yıl önce yayımlanmış olan aşağıdaki bu yazıyı bugün yazılmış gibi okumak kimseye ters gelmeyecektir sanırım. Hatta, şu geldiğimiz merhalede (evre) ''fazla iyimser bir yazı'' olarak nitelemek bile -çok ayıp, ama gerçek- olasıdır gibime geliyor. Ah, biz Türk halkı, ne mertebe güçlü olduğumuzu bir görebilsek! (10 Kasım) ''Şuurun, çok uzun bir köprüsü var, sevmekle anlamak arasında'' demiş şair. ''Sevgi'' ye, bu dizelerde yakıştırdığı anlam içinde, çok da doğru söylemiş. Biz Türk halkı, büyük çoğunluğumuzla, Mustafa Kemal Atatürk 'ü böyle sevdik, fakat anlamadık. Sevdik, çünkü sevmek kolay, anlamak güç idi.. Güç isterdi, kültür gücü, beyin gücü. Sevdik, çünkü yaşamakta olanların bir bölüğü, O'nun askeri dehasına yakından tanık olmuştu. Günün, en yeni, en kahredici savaş malzemeleriyle donatılmış dünya ordularından memleketi kurtarırken, birçoğu, savaş kahrını birlikte çekerek paylaşmışlardı O'nun büyük utkularını... Yüce asker Mustafa Kemal'e, bunun için hayrandılar. Savaşlara katılmamış olanlar da, taptaze kahramanlık menkıbeleriyle sevdiler... O yılların çocukları, bugünün ana-babaları... Nineleri, dedeleri olanlar bile var... Onlar da yaşayarak tanıdılar düşman cehennemini... Anasına, bacısına saldırışlarını, ninesine, dedesine, hatta kendi küçücük bedenine yapılan işkenceleri görerek, yaşayarak öğrendiler, ''düşman'' ın, ''savaş'' ın ne demek olduğunu. Savaştan dönmeyenlerin yangınını yüreklerinde duydular. Evlerinin, köylerinin, kasabalarının, nasıl yakıldığını çocuk gözlerine sığmayan korkularla seyretiler... Sonra bir gün, tüm karabasanlar bitiverdi. Büyükler: '... Devamı

02 10 2006

TÜRKÇEM, DİL EVRENİM / Erol ERDOĞMUŞ

TÜRKÇEM, DİL EVRENİM Erol ERDOĞMUŞ Kişiler, olaylar, nesneler, kavramlar… Eğer; görselleştirilerek belleklenirler, işitselleştirilerek özgünleştirilirlerse; kişiler, olaylar, nesneler, kavramlar arasında iletişim köprüsü –dil- oluşturulabilir. Üzerlerinde akıl yürütülebilir, bilgi alışverişinde bulunulabilir. Görsel ve işitsel dil ortamından yoksun olanlar; kördürler göremezler, sağırdırlar işitemezler. Uçsuz bucaksız, sessiz sedasız zifiri karanlıklarda var olamaz yitip giderler. Var olabilmek karanlıklardan şafak gibi bir anadile doğmaktır. Bebeğin annesini bir çok kez görerek tanıması –belleklemesi-, görsel dilin ilk kelimesini öğrenmesidir. Ne var ki, annesinin fotografını belleğinden bilincine çıkarması; onunla iletişim sağlamasına, bilgi alış verişinde bulunmasına yetmez. Cayırtıyı bastığı anda annesi koşar gelir, yavrusunu ne istediğini araştırır. Bebeğin ağlayışı, işitsel iletişimin anlamı belirsiz ilk gürültüsüdür. Bebek; “An... Ne...” diyebildiği anda, işitsel dilin ilk anlamlı kelimesini öğrenmiş olur. Dil; biyolojik insanı birey; insan kitlelerini ulus yapan sihirdir. Yazının bulunuşuyla işitsel dil, harf harf görselleştirildi. Yazıtlarla binlerce, kitaplarla yüzlerce yıl öncesinin birikimi, günümüze taşındı. Dil ne idi? Ne değildi? Köle Esop’a Yunanlı zengin efendisi, “Dostlarıma ziyafet vereceğim. En güzel, en tatlı yemekler hangi malzemeden yapılıyorsa, bütün yemekleri onunla yap!” buyurmuş. Esop bütün yemekleri dil’den yapmış: Dil tavası… Dil yahnisi… Dil tatlısı... “Niçin bütün yemekleri dilden yaptın?” diyen efendisine Esop’un yanıtı: “Efendim” olmuş; “Yılanı deliğinden çıkaran, aşıkları sevinçle fısıldaştıran dilden tatlı ne var?”. Aradan zaman geçer. “Bu kez” der efendisi; “Yine davet vereceğim. Bütün yemekleri en berbat malzemeden yap!”. Esop’un yemekleri yine dildendir. Çılgına dönen efendisi “Bu ne rezalet!.. Sen benimle dalga mı geçiyorsun?!” diye kükrer. “Efendim” der Esop; “El yarası geçer, dil yarası... Devamı

01 10 2006

VARLIK NEDENİMİZ / NURŞEN GÖRŞEN

  GörselDil >>>     GörselDil >>>     GörselDil >>> Devamı

02 09 2006

Atatürk'ün fes, kavuk, külah, takke, sarık ve cüppeyi tarihe

Cumhuriyet 02.09.2006 Atatürk'ün fes, kavuk, külah, takke, sarık ve cüppeyi tarihe gömen sözü: Bunun adına 'şapka' derler... **Kastamonu gezisinde halkın karşısına şapka giyerek çıkan Atatürk, ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman değiştirmek anlamına gelmeyeceğini'' göstererek yüzlerce yıllık bir tabuyu da yıkmıştı. ATİLLA ORAL Atatürk 23 Ağustos-1 Ekim 1925 tarihleri arasında Kastamonu ve civarını ziyaret etmiş ve bu ziyaretinde halkın karşısına ilk kez şapka ile çıkmıştı. Tarihi Şapka Nutku'nda; ''Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte uygardır, gerçekte uygardır. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, fikriyle düşüncesiyle uygar olduğunu kanıtlamak ve açıklamak mecburiyetindedir. Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla uygar olduğunu göstermek zorundadır. Kısaca uygarım diyen Türkiye'nin gerçekten uygar olan halkı baştan aşağıya, dış görünüşüyle de uygar ve olgun insanlar olduğunu doğrudan göstermeye mecburdurlar.'' *(1) demişti. Şapka o tarihe kadar; ulema sınıfı tarafından Batı dünyasının bir sembolü ve doğrudan doğruya bir ''kâfirlik belirtisi'' olarak gösterilmekteydi... Türk gençlerinin kendi zevk ve tercihleri ile şapka giymesine suç işlemiş gibi bakılıyor ve birtakım çevreler tarafından şapka giyenler ''gâvurlaşmakla'' itham ediliyorlardı... Fes, kavuk, külah, takke, sarık ve cüppe gibi kıyafetler o yıllarda Türk halkının ''değişmez'' ve ''değiştirilemez'' bir özelliği olarak görülüyordu... Türk halkının Batı dünyasından yıllarca ayrı kalmasını sağlayan bu anlayış ayrıca; ülkede Müslüman ve Müslüman olmayan ayrımının yapılmasına da neden oluyordu... Kıyafet devrimini başlattı Atatürk yüzlerce yıldır var olan yanlış bir anlayışı yıkmak ve ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman deği... Devamı

30 08 2006

ÜÇ ŞEHİTLER DESTANI' ndan / Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

ÜÇ ŞEHİTLER DESTANI' ndan - DURDUK, SÜNGÜ TAKMIŞ KAFİR -Durduk, süngü takmış kâfir ayakta,Bizde süngü yok.Bir hayret kızıllığı akardı üstümüzdenDehşetten daha çok.Durduk, süngüsü düşmanın pırıl pırıl,Önümüze çıktı bir gündüz bir gece.Korku değil hâşâ, Bir büyük düşünce.- MEHMETÇİK -Atıldı Mehmetçik, büyüyü bozdu,Bir düşman süngüsüne, göğsündenBu şehadetle kayalar yarıldı sankiDipçik gürültüsünden.Soruyordu herkes birbirine:"Parlayan şey bu mu?"Muzaffer oluyordu bileklerimizde,Tarihin ilk dipçik hücumu.Hayran oluyordu koca gökyüzüGöğüslerimizde büyüyen bahta28 Mart günü bir Adsız-tepe'deÇeliğe karşı tahta.- SÜNGÜLERİN UCUNDA -Son altmış adım bize bir yudum şerbetDüşen kahramanın sevgisiyle al,Köyde mi görmüştük, ormanda mı,Bizim içimize sığmış o kartal?Son kırk adımın lezzeti daha hızlı;Başladı hayatımızda şehitlerce bir yarış.İlerledik cihan cihan,Karış karış!Son yirmi adımı uçuyorduk,Almıştı herkes dipçiğini avucuna.Yine bir duraklama,Geldik düşman süngüsünün ucuna.- MUSTAFA KEMAL -Mustafa Kemal'i gördüm düşümde,"Daha!" diyordu.Uğruna şehit olasım geldi hemen,"Sabaha!" diyordu.Al bir kalpak giymişti al,Al bir ata binmişti al,"Zafer ırak mı?" dedim,"Aha!" diyordu.- TABUR BİR MUCİZE İÇİNDEYDİ -Bir muhabbet sarmıştı her yönüVatanı ve bizi sevenÇoğalmıştık bir uçtan bir uca, bir rüya gibiBüyüyordu ova kendiliğinden.Neydi damarlarımızda çoğalan, çoğalan?Neydi bu tepenin adı?İçimizde sadece vatan değil,Yeryüzü kadar bir şey vardı.Ateş mi gelirmiş, yel mi esermiş?Akıyoruz, hayatımız nerede pek belli değil.Kurtulmuşuz bedenden artık,Kimse ayaklı elli değil.- MUSTAFA KEMALLERCE -Atılıyorduk kâfire,Hepimizin bir yanı hilâl gibi, Bir göz vardı üstümüzde göklerden,Mustafa Kemal gibi!Savaşırken yaşamak,Anam südü kadar helâl gibi,Ölüm hem büyüktü, hem kolaydı,Mustafa Kemal gibi.Atılıyorduk bir devre,Tarihlerden süzülmüş bir hâl gibi :Hepimiz, hepimiz,Mustafa Kemal gibi!  Fazıl Hüsnü Dağlarca... Devamı