25 07 2011

OYUNBOZAN LOZAN

 

Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN -Makale PDF Yazdır E-posta

OYUNBOZAN LOZAN

 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

Türkiye  Cumhuriyetinin   tapu  belgesi ya da nüfus  kağıdı olan Lozan Antlaşmasının yeni bir yıldönümü, Türk ulusu tarafından  kutlanmaktadır. Dünyanın merkezi coğrafyasında  tam bağımsız bir devlet kurma şansını  Türkler ancak Lozan Antlaşması sayesinde elde etmişlerdir. Böylesine bir uluslararası sözleşme o dönemin büyük dünya devletleri ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalanmamış olsaydı, doksan yılı aşkın bir süre boyunca Türklerin Misakı Milli sınırları içerisinde bağımsız  bir devlet çatısı altında yaşayabilmeleri  mümkün olamayabilirdi. Lozan sayesinde emperyalistlerin oyunları bozulmuş, dünyanın merkezi topraklarını ele geçirmek için savaşan büyük devletlerin  politikaları  geri çevrilmiştir. Bu açıdan, Lozan tam anlamıyla bir oyunbozandır. Oyunları bozulan  Düveli Muazzama adlı  çok büyük sömürge imparatorlukları  Lozan  Antlaşmasına uzun süre direnmişler ama sonunda kabul ederek  Ulusal Kurtuluş Savaşının başarıya ulaşan zafer anlamındaki sonuçlarını resmen  onaylamışlardır.

Lozan  Sözleşmesi  bir anlamda Sevr  Antlaşmasının reddi anlamına gelmektedir. Sevr ile koskoca bir imparatorluğu dağıtarak kendilerine bağımlı dominyon ülkeler yaratmak isteyen batılı emperyalistler,  Osmanlı İmparatorluğunun bütün topraklarını ele geçirmeyi hedeflemişler ve buralarda yaşayan gayrimüslim azınlıkları kendi yanlarına çekerek hızla merkezi coğrafyada kendilerine bağımlı siyasal yapılar oluşturmayı düşünmüşlerdir. Aslında Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra ciddi bir sarsıntı geçiren Osmanlı Devleti daha sonraki dönemlerde toparlanarak  ömrünü bir yüzyıl daha uzatmış ve  Birinci Dünya Savaşının sonunu bekleyerek I922 yılına kadar egemenliğini  koruyabilmiştir. Ne var ki, duraklama dönemini gerileme süreci izleyince Osmanlı devletinin artık daha fazla yola devam etme şansı kalmamıştır. Bu duru yerinde izleyen batılı emperyalist devletler on dokuzuncu yüzyılın yarısından itibaren  hasta adam adını verdikleri Osmanlı İmparatorluğunu paylaşabilmek amacıyla bir çok girişimlerde bulunmuşlar, konferanslar ve toplantılar düzenleyerek aralarında bir bölüşüm haritası üzerinde anlaşmaya çalışmışlar ama bir türlü  bu konuda istedikleri  plan üzerinde fikir birliğine varamamışlardır.

 

Lozan’a giden yol iki büyük savaştan geçmiştir. Birincisinde bir dünya savaşına zorla sokulan Osmanlı İmparatorluğunun müttefiki Almanya ile beraber  kaybedenler safında yer aldığı görülmektedir . Bunun sonucunda  cihan harbini sona erdiren antlaşmalardan birisi olarak Sevr gündeme getirilmiştir. Almanya ,Bulgaristan, Macaristan gibi kaybeden devletlerle beraber Osmanlı imparatorluğuna da Sevr antlaşması dayatılmış ve her yönü ile Osmanlı devletinin teslim olarak tasfiye edilmesi planlanmıştır.Yenilen devletlerin hepsi kendilerine dayatılan antlaşmaları  zorla imzalayarak teslim olma koşullarını  kabul etmelerine rağmen, Anadolu ve Rumeli halkı isyan ederek devletin teslim olmasına karşı çıkıyorlardı. Osmanlının ana yurdu olan Balkanlar bütünüyle elden gidince, bu bölgeden göç etmek zorunda kalan Balkan göçmenleri, yine Anadolu’ya Kırım, Kafkasya ve Orta Doğu bölgelerinden gelerek göç eden eski imparatorluk ahalisi ile bir araya gelerek, dünyanın ortasında bir varolma mücadelesine  kalkışıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu ahalisinin büyük çoğunluğunun Türk asıllı olması nedeniyle, imparatorluğun elden giden bölgelerinden göç ederek gelen  topluluklar ile beraber bir  ulusal kurtuluş savaşı veriliyordu. Sevr’in imzalanmasından sonra Anadolu ve Rumeli bölgelerine girerek buraları işgal etmeğe çalışan Hıristiyan ordularına karşı  yerli ve göçmen ahali karşı çıkıyor ve direniyordu. Sevr’e karşı çıkan  Türk halkının  yok olmağa direnişi ve emperyal güçlere karşı koyarak bir kutsal isyana kalkışmasıyla beraber, Anadolu ve Rumelinin yolu Sevr’den uzaklaşarak Lozan’a doğru  yöneliyordu.

 

Düşman orduları  Misakı Milli sınırları içerisine girdikçe, çok ciddi tepkilerle karşılaşıyor, eli silah tutan gençler dağa çıkarak hemen işgalcilere karşı milis savaşına girişiyorlar, okumuşlar ve aydınlar da öğretmenlerin öncülüğünde, bölge okullarında toplantılar düzenleyerek ulusal bir direniş hareketini örgütlemeğe çalışıyorlardı. İller ve ilçeler düzeyinde kongrelerin toplanmasıyla beraber direniş hareketleri örgütlü bir halk savaşına dönüşüyor, yerel ortamda  oluşturulan ulusal savunma kuruluşlarının bir araya gelmeleriyle beraber yurt düzeyinde bir hareketlilik giderek  bir kurtuluş savaşına dönüşüyordu. Böylece devletin bittiği yerde halk bitmediğini göstererek yola devam ediyor ve direnerek  bağımsızlığa hak kazanabilmek için mücadele ediyordu. Sevr ile devleti ortadan kaldıran emperyalizm, aynı doğrultuda   Osmanlı’dan kalan halk kitlelerini de temizlemek istiyordu. Balkanlar’dan Osmanlı’yı söküp atan emperyalizm benzeri bir doğrultuda, Anadolu’daki  Osmanlı kalıntısı olan  Türk ve Müslüman nüfus yapısını da  geriye doğru süpürmek ve  geldiklere yere geri göndermek istiyordu. Türklerin ve Müslümanların geriye doğru süpürülmesine, Balkanlar’dan başlayan emperyalistler bu süreci  Anadolu üzerinde de tamamlamak istiyorlar ve Türkleri Ön Asya’dan temizleyerek geldikleri yer olan  Orta Asya steplerine ve Ural-Altay dağlarına  geri postalamak için her yolu deniyorlardı.

 

İşte bu aşamada Türk halkı Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinde yaptığı  ulusal toplantılarda  her türlü teslimiyeti dayatan Sevr Antlaşmasını yırtıp atarak Lozan’a doğu giden bağımsızlık yolunda sonuna kadar yürümek üzere karar alıyordu. Yurdun dört bir yanında örgütlenen   Kuvayı Milliye, Müdafai Hukuk  ve Reddi İlhak  Cemiyetleriyle  Türkler her türlü emperyalizme karşı çıkmak ve sonuna kadar varolabilmek üzere  milli mücadeleye girişiyorlardı. Diğer yenik ülkeler zorla dayatılan antlaşmaları imzalayarak teslim olurken, Türk halkı teslimiyete karşı çıkarak sonuna kadar  savaş ve mücadeleyi cesurca göze alabiliyordu. Sevr’den Lozan’a giden yol böylesine büyük bir toplu var oluş girişiminin sonucudur. Türk halkı Sevr antlaşmasını yırtarken ya da yakarken, kendiliğinden Lozan’a giden yolu açıyor, emperyal oyun ve senaryoları bozarken ,  Lozan’ı bu oyunbozanlığın simgesi olarak gündeme getiriyordu. Son Osmanlı Meclisinin dağılmadan önce son toplantısında almış olduğu kararlar doğrultusunda ilan edilen bir ulusal yemin olarak Misakı Milli, Türkler ve  Müslümanların  sayıca fazla olarak yaşadıkları bölgeleri bir ülke bütünlüğü içerisinde kurtarılmasını  gelecek kuşaklara bir vasiyet olarak bırakıyordu. Misakı Milli’nin açıklanmasından sonra da  Anadolu ve  Rumeli halkları ellerinden gelen mücadeleleri vererek Lozan’ı  ortaya çıkarıyorlardı. Lozan Antlaşması  Sevr’in bittiği ve karşı çıkıldığı aşamada gündeme kendiliğinden gelen bir siyasal olgudur.

 

Türk devletinin ulusal sınırları içerisinde yer alan güneydoğu bölgesinde  bağımsız bir devlet kurmak üzere yola çıkan terör örgütünün şefi olan bölücü başı, Sevr’i demokratik, Lozan’ı da faşist birer antlaşma olarak ilan etmektedir. Ona göre Sevr: Ermenistan , Kürdistan ve Pontus gibi bölgesel devletlere izin verdiği için demokratik, Lozan ise  Misakı Milli sınırları içerisinde ulusal ve üniter bir devlet yapısını gündeme getirdiği için antidemokratik ve faşist bir antlaşmadır. Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu bir araya getirerek yeni bir bağımsız ulus devlet kurmak isteyen bölücü terör örgütünün başı  sürekli olarak Sevr antlaşmasını gündeme getirdikten sonra, demokrasi görünümünde Türkiye’nin bölünebilmesi için  sürekli olarak Lozan düşmanlığını  ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Ne yazıktır ki, Türkiye’nin dostu olduğunu söyleyen bütün batılı ülkeler ve başta ABD ile İsrail gibi ülkeler de bu  Lozan düşmanı Sevr  militanı bölücü başını desteklemekten  geri kalmamışlardır. Dağdaki  terörist kampları ABD ve Avrupa ülkelerinden gelen yardım malzemeleriyle  doldurulmakta, İsrail lobileri de  Sevr doğrultusunda çalışmalar yapan bu terörist bölücü kuruluşu büyük finans kaynaklarıyla desteklemektedirler. Tam bir içler acısı durumun ortaya çıkmasına rağmen, Türkiye’ye dost olduklarını söyleyen batılı emperyal ülkeler, Lozan düşmanlığı doğrultusunda yeniden Sevr düzeni getirebilmek üzere  taşeronluk yapan bölücü terör örgütünü, utanmadan ve yüzleri kızarmadan  pervasız bir doğrultuda  desteklemeğe  devam  etmektedirler.

 

Bugün Türkiye tam bir yol ayırımının ortasına gelmiştir.  Uluslar arası konjonktürdeki gelişmeler  Türkiye’yi yeniden Sevr koşullarına doğru zorlarken, Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti devleti de, Lozan  Sözleşmesi ile elde edilen kazanılmış hakları koruyabilmenin  derdine düşmüş durumdadır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra içine girilmiş olan küreselleşme döneminde batı kaynaklı olarak üretilen bütün emperyalist projelerin yirmi yıllık  dayatma ve zorlama döneminden sonra iflas ettikleri görülmektedir. ABD merkezli tek kutuplu küreselleşme süreci on yıl önce durmuş, terör ve savaşın yardımlarıyla götürülmeğe çalışılmış ama gene de istenen sonuç elde edilememiştir .Almanya ve Fransa’nın başına geçen iki maceracı yüzünden Avrupa Birliği süreci de durmuştur .ABD’nin Irak yenilgisinden sonra Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleri de  iflas etmiştir. Bu aşamada ,Türkiye üzerinde etkili olmak isteyen batılı gayrimüslim çevreler sürekli olarak Türkiye’yi Yeni Bizans projesine zorlayabilmek amacıyla, Sevr oyunlarına son zamanlarda fazlasıyla başvurmağa başlamışlardır. Yirminci yüzyılın başlarında Sevr oyunlarını bozan Lozan, yirmibirinci yüzyılda da hem Türkiye Cumhuriyetine  hem de  Türk ulusuna yön göstermektedir. Yüzyıl önce emperyal oyunları bozan Lozan, bugün de benzeri emperyalist senaryolara bozabilecek güce sahiptir. Önemli olan, bugünün genç kuşaklarına Lozan Antlaşmasının hem maddelerinin hem de içeriğinin yeterince anlatılmasıdır. Cumhuriyetin yeni kuşakları Lozan Antlaşmasını iyi öğrendikçe, Lozan oyunbozanlığını sürdürecektir.

 

Lozan’ın yeni yıldönümünde, Türk ulusunun ve devletinin silkinerek  tarihe yeniden bakması ve geçmişin uzantısı olan bugünkü gelişmeleri yerinde değerlendirerek, gerekli adımları atması ve önlemleri alması  zorunlu görünmektedir. Oyunbozan Lozan, Türkiye’yi bugün yönetmek durumunda olanlara, yetkili ve etkili çevrelere, ve de Atatürk’ün cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliğine geleceğe doğru yön göstermektedir. Lozan’a yeniden sahip çıkılmasıyla başlayacak yeni dönemde, uydurma Sevr senaryolarının önü bilinçli bir biçimde kesilecektir. Lozan Sevr’i gündemden kaldırdığı gibi, yeni Sevr senaryolarına  da izin vermeyecektir. 

 

KÖYÜ CANLANDIRAN TONGUÇ PDF Yazdır E-posta

                                   

                                         

İsmail Hakkı Tonguç, Cumhuriyet Türkiye’sini dönüştürecek en büyük eğitim projesinin öncüsü olarak Türk tarihinde yerini almış bir büyük eğitimcidir. Osmanlı Devleti’nin çöküş yılları sırasında Balkanlardan Anadolu’ya göç eden bir ailenin evladı olan Tonguç, Türkiye’de eğitimini tamamlayarak öğretmen olma hakkını elde ettikten sonra Almanya’ya gitmiş ve Avrupa’nın önde gelen bu ülkesinde, Ettlingen Öğretmen Okulunu tamamlayarak ikinci bir eğitimi tamamlamıştır. Avrupa’da ikinci eğitimini yaparken, Almanya’nın kısa zamanda gelişmesine ve Avrupa’nın markezi gücü olmasına katkıda bulunan iş içinde eğitim ya da eğitim içinde iş adı verilen üretici eğitim sistemini yakından incelemiş, bu verimli uygulamayı Atatürk’ün ülkesine getirmek istemiştir. Konya, Eskişehir, Adana ve Ankara gibi önemli kentlerdeki öğretmen okullarında çalışmalarını sürdüren İsmail Hakkı Tonguç eline fırsat geçince, Almanya’daki incelemeleri sonucunda elde ettiği üretici eğitim sistemi ile ilgili bilgilerini Türkiye’de uygulama alanına geçirmek için öncülük etmiş ve var gücü ile çaba göstermiştir.

 

         Osmanlı’nın inisiyatifi dışında çıkan ve Osmanlı Devleti’nin çöküşüne neden Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kurutuluş Savaşı sürecinde ve sonrasında yabancı ülkeler ile ilişkilerini en az düzeye indirmiştir. Dış ilişkilerin azalması ve ticaretin durması nedeniyle, o dönemin tek parti iktidarı toplum içerisinde yeni bir canlanma yaratmak ve bu vesile ile de kırsal alanda hareketli bir yaşam düzeni kurmak üzere, Köy Enstitüleri uygulamasına geçilmiştir. Avrupa’da bu konuda eğitim gören İsmail Hakkı Tonguç’a devlet sahip çıkmış, o dönemin halkçı Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel destek olmuş ve 1940 yılında çıkartılan bir yasa ile Köy Enstitüleri uygulamasına geçilmiştir. Yasa uyarınca; köy öğretmen okulları Köy Enstitülerine dönüştürülmüş ve İsmail Hakkı Tonguç bu yaygın kitle eğitim kuruluşlarının genel müdürlüğüne getirilmiştir.

          Önceleri Milli Eğitim Bakanlığında, pedagoji müzesi müdürlüğü, ilköğretim genel müdürlüğü yapan İsmail Hakkı Tonguç, Avrupa’da aldığı eğitime dayanarak Köy Enstitülerinin bu bakanlık bünyesi içinde kurulmasına öncülük etmiş, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı döneminde de Köy Enstitüleri Genel Müdürlüğünü yapmıştır. İş ve meslek terbiyesi, Almanya’da Eğitim, Köy’de eğitim, İlköğretim kavramı ve Canlandırılacak Köy isimli kitapları yazarak Türk eğitim dünyasına bilimsel katkılarda bulunmağa çalışmıştır. Yazdığı kitaplar tartışma yaratmış ve ortaya çıkan süreçte; Köy Enstitülerinin hem öncüsü hem de genel müdürü olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir yıl sonra başlayan bu uygulama savaş yılları boyunca sürdürmüş ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde oluşturulan 21 Köy Enstitüsü ile içine kapanmış olan Türkiye‘de toplum harekete geçirilmiştir. Genel müdürlüğü sırasında “Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy“ isimli kitabını yayınlayan Tonguç, Türk toplumunun büyük çoğunluğunu kırsal alanda pasif bir yaşam içinden alarak aktif bir yaşam düzenine Köy Enstitüleri aracılığı ile kazandırabilmiştir.

          Türkiye, Kemalist kadronun Cumhuriyet’e kanat gererek ve Atatürk’ün yolunda ilerleyerek, bölgesinin en güçlü ve örnek ülkesi konumuna yükselmek için yol almakta iken,  İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu bölgesine gelmiştir. Bölgeye yerleşen ABD, Türkiye üzerinde baskıları artırmış ve o dönemin koşullarında karşı kutup olan Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye üzerinde hegemonya kurmağa yönelmiştir. Savaşın hemen sonrasında Hasan Ali Yücel’in bakanlık görevinden alınmasıyla Köy Enstitüleri uygulamasına son verilmiş ve böylece Türk köylüsünü kısa süre içinde üretici bir canlanmaya yönelten bu yaygın eğitim sistemine son verilerek yavaş yavaş eskisi gibi Köy Öğretmen okulları sistemine doğru bir geri dönüş başlatılmıştır. Bu büyük halk eğitimi projesinin öncüsü ve kurucusu olan İsmail Hakkı Tonguç görevlen alınarak Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Talim Terbiye Kurulu üyeliğine tayin edilerek, başlatılan geriye dönüşe tanık olması sağlanmıştır. Avrupa’nın en büyük gücü konumuna gelen Almanya’daki bu verimli üretici eğitim projesi, savaş sonrası yıllarda dünyanın merkezi bölgesine gelerek yerleşen Amerikan emperyalizmi daşatılması yüzünden durdurulmuştur. O dönemin koşullarında bütün Türkiye’yi sarsacak düzeyde etkili halk eğitimi çalışmaları yapan Köy Enstitüleri, üretime yönelik çalışmaları ile kırsal kesimin verimliliğini de artırırken, böylesine bir canlanma karşısında geleceğe dönük emperyal projelerini uygulayamayacağını anlayan ABD’nin baskılarıyla kapatılmak durumunda kalmıştır. Köyün ve köylünün uyanmasını istemeyen Amerikan emperyalizmi daha sonraki dönemlerde dini cemaatleri destekleyerek,  kırsal kesimde yaşayan büyük halk yığınlarını din aracılığı ile kontrolü altına almak istemiştir. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla köylü nüfusun üreticiliği önlenmiş, belediyeler önünde hazır çorba kuyruğuna giren bugünün pasif köylü nüfusu yaratılmıştır. Köy Enstitülerinin öncülüğünde ulusal bir tarım kalkınması önlenmiş, kırsal kesim insanları zaman içerisinde bütünüyle yabancı malların satıldığı alış veriş merkezlerine mahkûm edilmiştir.

        Eğitim dünyasının “TONGUÇ BABA“ adını verdiği İsmail Hakkı Tonguç, cumhuriyet Türkiye’sinin en büyük eğitim projesinin öncüsü ve yöneticisi olarak Türk tarihinde hak ettiği yeri almıştır. Tonguç Baba, İkinci Dünya Savaşı döneminin en büyük simgelerinden birisidir. Türk halkı içine kapanık bir yaşama zorunlu bir biçimde yönlendirilirken, İsmail Hakkı Tonguç öne çıkarak nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı kırsal kesimlerde köyün canlandırılması için Köy Enstitülerinin kurulmasına giden yolu açılmıştır. Amerikan emperyalizmi, çağdaş uygarlık düzeyini halk kitlelerinin ayağına götürecek bu ileri eğitim atılımının önünü kesebilmek için, bu üretici eğitim merkezlerini komünistlikle suçlamış ve bu doğrultuda o dönemin yönetimine baskıları artırarak Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağlıyordu. Sovyetler Birliğinin Türkiye’nin yanı başında karşı kutup merkezi olarak varlığından rahatsız olan ABD, sadece Köy Enstitülerini değil aynı zamanda beş bin köyde halk kitaplıkları kuran Halkevlerini de komünist yuvası gibi göstererek kapatılmalarını da dönemin siyasi kadrolarına yaptığı baskı sonrasında sağlamıştır. Böylece köye çağdaş uygarlığın ışığının girmesi önlenmiş ve gelecekte Amerikan emperyalizminin Truva Atı gibi hareket edecek dinci cemaatlerin gelişmesine uygun bir ortam kendiliğinden yaratılmıştır.

          İsmail Hakkı Tonguç’u bir yıldönümünde bir kez yine anarken; kendisinin zor koşullar altında öncülük yaptığı Köy Enstitüleri uygulamasını saygı ile anımsamak durumundayız. Yirmi birinci yüzyılda, Türk toplumunu ortaçağ karanlığına mahkûm etmek isteyen emperyalizme karşı, Atatürk’ün izinde yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi verirken, kırsal kesimi yeniden İsmail Hakkı Tonguç’un öngördüğü gibi canlandıracak yaygın eğitim projelerine gereksinme duymaktadır. Yeni dönemde hem kırsal kesimde yer alan köyleri, hem de kentlerin yanı başında göçler yolu ile ortaya çıkan varoşlarda yaşadıkları halde  bir türlü kentlileşemeyen köylüleri, dikkate alacak eğitim projelerini Türkiye Cumhuriyetinin öncelikli bir biçimde ele alması gerekmektedir. Tonguç’un canlandırmak istediği köylere, çağdaş uygarlığın ve bilimin ışığını götürecek yeni atılımların bu doğrultuda gündeme getirilmesi gerekmektedir. ABD emperyalizminin zorla kapattırdığı Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin yerini cemaat okullarının ve kuran kurslarının alması nedeniyle, görünüşte biçimsel bir demokrasi cemaatler üzerinden ortaçağın karanlığına doğru Türk halkını sürüklemektedir.

           Tonguç’u bir kez daha anarken;

           Türkiye’nin önde gelen eğitimcilerinin bir araya gelerek, çağdaş bir ulusal toplumdan gerici bir cemaatçi yapıya doğru kaymakta olan Türk toplumunu masaya yatırmaları,

           Köy Enstitüleri gibi Türkiye koşullarına özgü özel eğitim ve kalkınma atılımlarını yeniden devreye sokabilmelerinin yollarının araştırılmaları,

         Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra yitirilene eğitim seferberliğinin yarattığı olumsuzlukları gidermek için, Atatürk döneminde olduğu gibi ulusal bir çağdaşlaşma programına öncelikle geçilmesi,

            Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından olduğu kadar, geneleceğimiz yönünden yaşamsal önem taşımaktadır.    

 

889
0
0
Yorum Yaz