Kemalizm 4 / Ahmet Taner Kışlalı
10/11/2008 · Kategori: Anma
Aslında, tarihsel olgular ve olaylar, ancak dönemlerinin koşulları içinde değerlendirildiğinde bir anlam taşırlar. Belirli bir anda belirli bir toplumdaki yönetim biçimi de ancak iki türlü değerlendirilebilir: Ya aynı toplumda daha önce var olan yönetim biçimi ile karşılaştırarak, ya da aynı dönemde benzer koşullara sahip olan başka toplumların yönetim biçimleriyle karşılaştırarak... Her iki yaklaşımda da, Kemalist Türkiye'nin "oldukça demokratik" sayılması gerektiği açıktır. Atatürk yönetiminin, kendisinden önceki Osmanlı rejiminden de, aynı dönemde ya da daha sonraları var olan -benzer koşullardaki- geri kalmış ülke rejimlerinden de "çok daha demokratik" olduğu tartışma bile götürmez.
Tarihçi Sina Akşin -alışılmışın dışına çıkarak- bir başka yaklaşım deniyor. Kemalist "tek parti" yönetimini, aynı dönemin Avrupa ülkelerinin yönetimleriyle karşılaştırıyor. Vardığı sonuç şudur:
"Bugün demokrasimiz, Atatürk döneminin attığı, İnönü döneminin pekiştirdiği sağlam temeller sayesinde, Atatürk döneminden çok daha ilerdedir. Atatürk dönemine göre bugün daha demokratız; ama Atatürk döneminde Avrupa ortalamasından daha ileriyken, 1945'ten beri o ortalamanın gerisindeyiz. Mutlak olarak ilerledik, ama Avrupa'ya göre geriledik." (1945'lerden sonra Türkiye'de siyasal iktidara gelenler, çoğunlukla Atatürk'e saygılı, ama Kemalizme "kısmen" karşı olanlardı!)
Mustafa Kemal, halk tarafından seçilmeyi ve "başkanlık sistemi"ni niçin istemedi? TBMM Genel Kurulu, cumhurbaşkanlığı süresinin 7 yıl olmasını, Mustafa Kemal'in Meclisi dağıtma yetkisine sahip kılınmasını ve başkomutanlık yetkisi taşımasını acaba nasıl reddetti?
Hitler döneminin Almanya ve Avusturyasını terk eden 142 bilim adamı, niçin Batı'nın gelişmiş ve varlıklı ülkeleri dururken, Türkiye'ye gelmeyi tercih etti? Birçoğu dünya çapında olan bu solcu ya da Yahudi bilim adamlarını, güç koşullar içindeki bir geri kalmış ülkede on yılı aşkın süre hizmet etmeye iten gerekçe acaba neydi?
Atatürk -resmi ya da özel- hiçbir dış geziye çıkmadığı halde, dünyanın birçok önde gelen devlel adamları, yoksul bir ülkenin devlet başkanını ziyaret etmek için sanki sıraya girmişlerdi, İngiliz kralından İsveç veliahtına, Fransız başbakanına kadar, Atatürk'e ve Kemalist Türkiye'ye gösterilen bu ilgi anlamlıydı.
1920'lerde "eski dünya"da Avrupalı olmayan ve bağımsız kalabilmiş dört ülke bulunuyordu. Ama Türkiye dışında kalan Çin, Habeşistan ve İran zaman içinde istilaya uğradılar. Mussolini'nin bir demeci, bu ortamda Türkiye'de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine Mussolini, Türk büyükelçisine hemen şu mesajı verdi: "Türkiye bu kapsamın dışındadır. Zira bir Avrupa ülkesidir."
60 yıl öncesinin Türkiyesi, İtalyan diktatörünün bu düzeltmeyi yapmak gereğini duyduğu koşullarda, acaba niçin bugünkünden daha Avrupalı sayılıyordu?
Atatürk'ün sağlığında yaptıkları, yapabildikleriydi. Yani o günkü Türkiye ve dünya koşullarının elvermesi ölçüsünde, düşündüklerini gerçekleştirme olanağı bulabilmişti. Kemalizmi tüm boyutlarıyla kavrayabilmek için, sadece Atatürk'ün yapmış olduklarını değerlendirmekle yetinemeyiz; neler yapmak istediğini, toplumu nereye götürmeyi amaçladığını da incelememiz gerekir.
Mustafa Kemal'in demokrasi konusundaki düşünceleri açısından en zengin kaynak, kendi yazdığı ve 1930'lardan başlayarak yeni kuşaklara da okutulan "Yurttaşlık Bilgileri" kitabıdır. Bu kitapta, nasıl bir demokrasi hedeflendiği açıkça belirtiliyor: "Türkiye Cumhuriyeti, demokrasi temeline dayalı bir devlettir. Demokrasi ise, temelde siyasal içeriklidir, düşünseldir, bireycidir, eşitlikçidir."
Atatürk bu kitapta, bütün yurttaşların "eşit siyasal haklar"a sahip olmaları gerektiğini ve "katılma hakkı"nı özellikle vurguluyor. Bunları sağlamayı devletin görevi sayıyor. İnsanların düşüncelerini serbestçe söyleyebilmek ve yayınlamak haklarını savunuyor. "Toplantı yapma" ve "basın özgürlüğü" üzerinde özellikle duruyor. Ve şöyle diyor:
"Ulusal egemenlik temeline dayalı temsili bir hükümette kamuoyu büyük rol oynar. Basın yayın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuya ilişkin işler hakkında geniş bir eleştiri ortamı bırakılmadan kamuoyu görevini yerine getiremez. Bu ortam sürekli açık tutulmalı ve sürekli, çeşitli ve değişik düşüncelerle beslenmelidir. Bu ise basın yayının çalışması ve kamu yararının her gün yeniden yeniye tartışılmasıyla olur... Basın yayının tam ve geniş bir özgürlüğe sahip olması ve bunun doğru yolda kullanılması konusunun ne denli ince ve hassas bir konu olduğu açıktır... Basın yayın özgürlüğünden ortaya çıkabilecek olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkin yol, kesinlikle geçmişte olduğu gibi basın yayın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir. Basın yayın özgürlüğünden doğacak olan sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan doğruya basın yayınn özgürlüğüdür."
Atatürk, "vicdan özgürlüğü"nü de, "düşünce özgürlüğü"nün bir parçası olarak görüyor ve sınırlarını şöyle çiziyordu: "Her bir birey, istediğini düşünme, istediğine inanma, kendine göre bir siyasal düşünceye sahip olma, inandığı dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme hak ve özgürlüğüne sahiptir. Hiç kimsenin düşünce ve vicdanına baskı yapılamaz. Vicdan özgürlüğü, kişinin mutlak ve karışılmaz haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır."
Tarih boyunca bütün devrimler "kanlı" olmuştur. Ama insanlık tarihinin rastladığı en "köklü" en "cüretli" devrimlerden birisi olan Kemalist Devrim, inanılmayacak ölçüde az kan dökülerek gerçekleştirilmiştir. Bunun iki nedeni olduğunu söyleyebiliriz: Birinci neden, Mustafa Kemal'in -hemen tüm umutların tükenmiş olduğu bir noktada- ulusal bağımsızlığı sağlarken kazandığı "büyük" saygınlıktır. İkinci neden ise; demokratik, iyimser, doğruların anlatılarak insanların kazanılabileceğine inanan bir düşünce yapısına sahip olmasıdır.
"Saltanat" kaldırılırken, bazı dirençleri kırabilmek için "tehdit" edici konuşmalar yapmıştır. Devrime yönelik bazı hareketleri "şiddet"e başvurarak bastırmıştır. Ama bu yöntemleri hiçbir zaman "doğal" ve "geçerli" sayma kolaycılığına kapılmamıştır. Ancak "çok zorunluluk" olduğunda başvurmuş ve bunu da açıktan söylemek gereğini duymuştur. Doğruluğuna inandığı yöntemin ne olduğu ise, şu tümcelerde dile gelmiştir:
"Düşünce akımlarına karşı düşünceye dayanmayan güçle karşılık vermek, o akımı yok etmedikten başka; herhangi bir kişiyle, herhangi bir insanla konuşulduğu zaman, onun herhangi bir düşüncesini güç zoruyla reddederseniz o direnir. Direndihçe kendi kendini aldatmakta daha çok ileri gidebilir. Bu nedenle düşünce akımları, baskıyla, şiddetle, kuvvetle reddedilemez. Tam tersine güçlendirilir. Buna karşı en etkin çözüm, gelen düşünce akımına, karşı bir düşünce akımı vermektir."
"Atatürk diktatör müydü?" sorusunun yanıtını, kendisi ölümünden üç yıl önce vermişti: "Ben diktatör değilim! Benim gücüm olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca davranmak bilmem. Bence diktatör ötekilerin iradesini ezen kimsedir. Ben, gönülleri kırarak değil, gönülleri kazanarak hükmetmek isterim."
Kemalizmi gereği gibi değerlendirebilmek için, oluştuğu ortamı iyi bilmek ve gözden uzak tutmamak gerekir. O ortamı Şevket Süreyya Aydemir güzel özetliyor:
"Toplum hayatı, bir ilkçağ ilkelliği içindeydi. Türk milleti perişanlığın, fakirliğin, çaresizliğin en ilkel düzeylerinde yaşıyordu. Halk cahildi, bakımsızdı, sefildi. Memleket yolsuz, işsiz, asayişsiz bir düzensizlik içinde bunalıyordu. Sonu gelmez savaşlar, İstiklal Savaşı'nda olduğu gibi millet için, millet yararına da yapılmamıştı. Yüzyıllarca Anadolu ve Rumeli halkı, bizden olmayan, bizim olmayan yabancı ve uzak ülkelerde boş yere eritilmiş, gitmişti. Tarım en ilkel bir sürünüş gibiydi. Sanayi yoktu. Derebeylik, ayan, eşraf, mütegallibe nizamı alabildiğine köklüydü. Şeyhlik, müritlik, hacılık, hocalık, efsunculuk yaygındı. Tekkeler, zaviyeler çöküntü halinde, fakat ayaktaydı. Dağları eşkıya sarmıştı. Bu bel vermiş yapının ve ilkel hayatın yeni bir düzene yönelişi için, Gazi Mustafa Kemalin şahsiyetinden başka bir ümit yoktu."
Toplum, Batı'da çağdaşlaşmanın itici gücünü oluşturan iki temel sınıftan da yoksundu: Ne gerçek anlamıyla bir kentsoylu (burjuvazi) sınıfı vardı, ne de örgütlü bir işçi sınıfı. Dışarı ile ilişki içerisinde ticaret yaşamında etkili olan kesim ise, daha çok Müslüman olmayan azınlıklardandı. Ve işgalci güçlerle işbirliği yaptıkları için, Kurtuluş Savaşı'nın sonunda çoğunluğu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mustafa Kemal'in önce bağımsızlığı sağlamak, sonra da çağdaş bir toplum yaratmak için dayanabileceği güçler belliydi: Öncelikle sivil ve asker bürokrasi (yani subaylar ve memurlar), bir ölçüde de, ulusal nitelikli küçük tüccar ile büyük toprak sahipleri. Ordu'nun zaten varoluş nedeni bağımsızlıktır. Osmanlı'nın "çöküş" döneminde çağa ilk açılan kurum olmak zorunda kaldığı ve neredeyse "örgütlü" tek gücü oluşturduğu için, "başlangıçta" Kemalist Devrim'in en büyük desteği olması kaçınılmazdı. Ama Atatürk "askeri" bir sistem kurmak niyetinde değildi. Daha gencecik bir subay iken, İttihat ve Terakki'nin ünlü Selanik Kongresi'nde, "ya üniformamzı bırakın ya da siyaseti" diye haykırmıştı. Kurduğu devlette orduyu siyaset dışında tutmak için bilinçli bir tutum izledi. Kralların ve sivil cumhurbaşkanlarının bile törenlerde üniforma giydikleri bir dönemde, iki istisna dışında, savaş meydanlarında kazanmış olduğu mareşal üniformasını bile taşımadı. Halkın karşısına hep Sivil çıkmaya özen gösterdi.
Bir toplumsal hareketin ya da o hareketi yönlendirenin başarısını, hareketin "toplumsal tabanı"nın özelliklerine bakarak ölçmek gerektiğini daha önce de vurgulamıştık. Kemalizmin, dayanmak zorunda kaldığı toplumsal tabanın olanaklarını çok aşan noktalara kadar ulaşabildiğini kabul etmek, tarihsel gerçeklere saygının bir gereğidir. Ama 1990'larda Kemalist olabilmek, 1920'lerde var olmayan, ama Kemalist Devrim sayesinde ortaya çıkan yeni "ilerici" güçleri harekete geçirebilmekle olanaklıdır. Kemalizmin "sürekli devrimcilik" özü budur.
Kemalist Devrim'in karşısına, tutucu güçlerin çıkması kaçınılmazdı. Birinci TBMM'de bile, sayıları 120'ye varan bir "muhalefet" grubu vardı. Örneğin, sıtma ve frengi ile savaş yasası çıkarılırken, "hastalığın mikroplar yüzünden değil Allah'ın takdiriyle oluştuğu"nu savunuyorlardı. Genç Cumhuriyet daha sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka deneyimlerini yaşadı. Çoğulcu demokrasi için koşulların "en alt" düzeyde bile hazır olmadığı açıktı.
Gerçi "tek parti"nin içinde ideolojik bir çoğulculuğa izin veriliyordu. (Bu diğer tek parti örneklerinde "düşünülmesi" bile olanaksız bir durumdu.) Altı Ok'un bir ilkesi de "devletçilik" olduğu halde, Celal Bayar ve arkadaşları parti içinde açıktan "liberalizm" yanlısı tutum takınıyor ve önemli görevlere gelebiliyorlardı. Ama Atatürk bunu da yeterli görmeyerek, TBMM'ye "bağımsız" milletvekillerinin de girebilmesini ve grup oluşturmasını sağladı. Yasal "muhalefet" in yararına ve hatta zorunluğuna kesinlikle inanıyordu.
Atatürk'ün başlattığı, toplumu ve siyasal yaşamı demokratikleştirme sürecinin önemli bir aşamasını tamamlayarak "tek parti"li döneme son veren İsmet İnönü, daha ileriki yıllarda şöyle diyecekti: "Atatürk'ü devlet idaresinde, istiklalci, cumhuriyetçi ve demokratik rejimci olarak tarif etmek lazımdır... Eğer sağlığı müsaade etseydi, belki de İkinci Dünya Savası'ndan önce bile, gene bizzat Atatürk, eserini tamamlayacaktı."
Sonsöz olarak şunu söyleyebiliriz: Kemalizm, akla ve bilime, gerçekçiliğe, insancıllığa, özgürlüğe ve sürekli devrimciliğe dayalı bir "çağdaşlaşma ideolojisi"dir.
1001Kitap'dan Not: Kitaptan bağımsız olarak "bu gün için çok önemli" bulduğum bazı satırlarda koyu harf ve bazılarında da altını çizme işlemini ben gerçekleştirdim. Kitapta sadece alıntılarda italik yazı kullanılmıştır.

