24 03 2011

Enver Gökçe'den Dede Korkut Masalları

Enver Gökçe'den

Dede Korkut Masalları

Dede Korkut Masalları, on ikinci yüzyılda yaşadığı sanılan en eski Türk yazarlarından olan Dede Korkut'un Oğuz lehçesiyle yazdığı Kitab-ı Dedem Korkut Alâ Lisan-ı Tâife-i Oğuzhan adını alan on iki hikâyeden meydana gelmiş eseri. Sözlü anlatımla kulaktan kulakğa dilden dile aktarılan bu masallar on beş ve on altıncı yüzyılda yazıya geçmiş.

Hâle SEVAL

Antik Yunan'dan günümüze uzanan süreçte her toplum kendi anlatısını (mitoslar, destanlar, masallarla) gelenekleri çerçevesinde yaratmış, kuşaktan kuşağa aktarmış. Homeros'un destanları, Hesiodos'un şiirleriyleyse başlayan yolculukta baştan aşağı Tanrılar var ama insan istenci de önemli. Sözlü ve yazılı anlatımda insan ve insan hayatı üzerindeki sayısız gözlemler çok kere birleştirilerek ders alınacak bir anlatıya dönüşür.

Pertev Naili Boratav, en eski Türk destanlarından olan Dede Korkut Masalları'nı şöyle açıklar: 'Nesirde söylenmiş, dinlik ve büyülük inanışlardan ve törelerden bağımsız, tamamıyla hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan, kısa bir anlatı (...) Hayal ürünü sözünü sadece olağanüstü şeyler anlamına almamak gerekir. Masal olağanüstü çeşidinde de gerçekçi çeşidinde de anlattığı olayların gerçeğe uyarlık derecesi ne olursa olsun, onların hayal yaratması oldukları izlenimini veren bir anlatı türüdür. Masalı efsaneden, hikâyeden, destandan ayıran niteliklerin başında bu gelir' (1).

1940 kuşağı şairlerinden olan Enver Gökçe'nin hazırladığı Dede Korkut Masalları, ilköğrenim çağından başlayıp yetişkinler uzanan çizelgede her zaman okunup, üzerinde düşünülecek işlevsel bir yapı kazanır. Enver Gökçe de 'Gelenekten Yararlanma' adlı yazıda şunları söyler: 'Gelenekten her zaman için yararlanılabilir. Kimi ozanların bu deneylerden başarısızlığa uğramaları kanımca, onların halkla göbek bağı kuramamış olmalarından ileri gelmektedir. Türkünün ya da ağıtın halk yaşamı içerisindeki yerini ve işlevini bilmeyenler, bunlardan yararlanarak ortaya gerçek sentezler koyamazlar. Dünya görüşleri ne kadar olumlu olursa olsun, birer özentiden öteye gitmez çabaları' (2).

Dede Korkut Masalları, Dirse Han Oğlu Boğaç Han ile başlıyor. Baba oğlun arasını açanların sonunda, annenin devreye girerek kocasının oğlunu haksız yere cezalandırdığını gözler önüne sererek, baba oğlun birbirlerini doğru anlamalarını, barışmalarını sağlıyor. Oyunu tezgâhlayanlar da gerekli cezayı görür. Devamında Salur Kazan'ın Evinin Yağmalanması, Bamsı Beğrek, Han Kazan'ın Oğlu Uruz'un Tutsak Olması, Deli Dumrul, Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı, Kazılık Koca Oğlu Yüğnek Bey, Basat'ın tepegöz'ü Öldürmesi, Beğil Oğlu Emre, Uşun Koca Oğlu Seğrek, Uruz'un Tutsak Olan Salur Kazan'ı Kurtarması, Dış-Oğuz'un, İç Oğuz'a Asi Olması ve Beğrek'in Ölümü. Çocukluktan bu yana en baskın masal olarak çoğumuzun hatırladığı Deli Dumrul ve Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesidir. Tanrı'ya isyan eden Deli Dumrul Azrail'in karşısında canını kurtarmak için gittiği yaşlı anne ve babası onun yerine ölmeyi göze almaz, evdeki karsı ise Deli Dumrul'un yerine canını severek vermek ister. Bu da Tanrı'nın hoşuna gider Azrail'e atasının canını almasını söyleyip Deli Dumrul ve karısına yüz kırk yıl ömür verir.

Masallar anlatıldıkları toplumun gelenek, görenek, inanç ve sosyal yapılarını dinleyene, okuyana aktaran birçok ileti barındırır. Bunları kendi arasında kategori edecek olursak ahlaki, psikolojik, sosyal ve ekonomik iletilerdir. Her ne kadar masallar ana yapı olarak yer, zaman, kahraman adı vermese de Dede Korkut Masalları'nda olduğu gibi bazılarında bunun dışına çıkılarak yer ve kahraman adı verilerek anlatılır.

Toplumsal, tarihsel, kültürel bir varlık olarak yaşamını sürdüren insan için masallardan alacağı ileti elbette önemli. Masallar sadece çocuklar için değil, büyüklere de yaşadığı toplumu, geçmişi anlamak ve yerelden evrensele giden yolda nasıl bir duruş, nasıl bir dünya görüşü sergileyeceğini bildirir. Dede Korkut Masalları'nda insan-insan, insan-toplum ilişkilerinde etik değerler açısından çıkaracağımız dersler önemli bir yapı taşı olarak hayatımızın içinde yer alır.

(1) Muhsine Helimoğlu Yavuz, Masallar ve Eğitimsel İşlevleri, Kültür Bakanlığı Yayınları/ 2873, Ankara, 2002.

(2) Suphi Kenan Demirci, Enver Gökçe ile Konuşma: Dost Dost ile Kavga, Yücel Yayınları, Seçme Eserler (15), İkinci Basım, Ağustos 1975, İstanbul.

Dede Korkut Masalları/ Enver Gökçe/ Kavis Kitap/ 176 s.

Şiir Yıllığı 2010

Şiir Denilen Cehennem

Bir dönem şiir dünyamızın önemli etkinliklerinden olan yıllıklar, son zamanda yeniden önem kazanmaya başladı. Başta Veysel Çolak olmak üzere başka birkaç şair ve eleştirmenin de şiir yıllıkları hazırladığını biliyoruz. Genellikle şubat ayı dergileriyle birlikte ek olarak verilen yıllıklar, giderek bağımsız bir konuma geliyor ve önemleri dergileri aşan bir düzeye ulaşıyor. Bunun bir yansıması olarak dergilerden bağımsız olarak da yayınlanabiliyor. Veysel Çolak'ın 2010 şiir yıllığı Şiir Denilen Cehennem adıyla bir dergi eki olmaksızın doğrudan okuyucuya ulaştı.

Yusuf ALPER

Veysel Çolak'ın hazırladığı ve yılın şiirlerinden seçmeler diyebileceğimiz bir seçki özelliği taşıyan Şiir Denilen Cehennem'de uzun bir giriş yazısı var. Çolak, oldukça ayrıntılı, şiirin genel sorunlarına, felsefesine ve ideolojik duruşlara göndermeler yaparak ayakları yere basan bir şiir incelemesi yapmış. İzlediği dergileri, yılın şiir olayları ve tartışmaları anarak belki yeniden gündeme gelmelerini sağlamaya çalışmış. Özellikle A.Budak'ın Sincan İstasyonu dergisinde ortaya attığı ilginç görüşlerin sanırım tartışılmasını istiyor. Tabii itirazları da var ancak ne olursa olsun tartışılmalıydı diyor ki katılmamak olası değil. Türk Şiiri depresyonda mı? Türk şiirinin üzerindeki 'iki büyük gölge' yazılar. Nâzım Hikmet ve İkinci Yeni'nin günümüz şiirini gölgeledikleri düşüncesine karşı çıkıyor.

Şiir seçme konusunda oldukça nesnel ve şeçim yelpazesini geniş tutmuş gibi görünüyor. Bir şair olarak kendi poetikasına yakın olanları seçmek suçlamasına karşı çok dikkatli görünüyor. O bakımdan seçimlerinde eşitlikçi davranmış ve her şairden tek şiir seçmiş. Sadece yakın zamanda yitirdiğimiz değerli şair-ağabey Halil İbrahim Bahar'dan iki şiir almış. Bir şairin adı yanlışlıkla şiiri üstünde çıkmamış. Onun dışında önemli bir yazım hatası görünmüyor.

Doğan Hızlan'ın yakın zamanda sevgiyle andığı Varlık ve Nesin Yıllıkları kadar kapsamlı değil. Ancak çok iyi bir döküm olduğunu söyleyebiliriz. Yıl içinde yayınlanan şiir kitapları, derleme ve antolojiler, çeviri şiir kitapları, şiir üzerine kitaplar ve şiir ödüllerini kazanan şairlerin listesi sunulmuş. Tabii Hızlan'ın özlemini duyduğu, her bir kitaptan (ya da önemli bulunan) az da olsa bahsedilen küçük tanıtımlar bulunsa okuyucular için daha yararlı olabilir. Ayrıca yıl içinde yayınlanan şiir üstüne yazılardan seçmeler (sanırım Baki Asiltürk YKY yıllığında yapacaktır), çeşitli soruşturmalar ile geniş bir seçki sunulabilir ki o da ciddi bir maliyet artışı getirecektir. Bu da bir büyük yayınevi desteği gerektirir.

'Saati çalışırken onarmaya' çalışan Veysel Çolak, yıllardır emek vererek yayımladığı yıllıklardan birini daha okuyuculara sunmuş. Okunmayı, incelenmeyi hak eden bir çalışma....

Şiir Denilen Cehennem/ Veysel Çolak/ Etki Yayınları/ 246 s.

Yılmaz Dikbaş'tan 'Efendi Teröristler'

Terörün efendileri

Yılmaz Dikbaş, Efendi Teröristler'de terör bağlamı üzerinden teröristlere değiniyor.

Halit PAYZA

Laedri'nin söylediği bilinen sözüdür; 'Şecaat arz ederken merdi kıpti sirkatin söyler.' Kahramanlığı söylerken hırsızlığı anlatır anlamındadır. Siz bir kahramanla değil, sıradan bir hırsızla yüz yüze olduğunuzu anlarsınız. Kitapta okuduklarınız, İsrail'e ilişkin bundan sonra okuyacaklarınızın teminatıdır ve bu sözleri söyleyenler bir ülkenin devlet adamları değil, içlerinin karası dillerine vurmuş zavallılardır.

David Ben Gurion, 'Yahudi devletinin sınırları sonsuza dek kesinleşmeyecektir' derken, İsrail devletinin, yalnız Filistinliler için değil, sınırları belirlenmiş diğer devletler için de tehdit olarak ortada olduğunu şecaat arz ederken sirkatin söylüyor. Gurion şunu da eklemeden edemez: 'Hiçbir ülkenin hiçbir biçimde kesin toprak mülkiyetini kabul etmiyoruz.' Dahası da vardır: 'Parayla toprak almayacağız. Toprakları işgal edeceğiz.'

İzhak Şamir, 'Terörün bir savaş yöntemi olarak kullanılması engellenemez. Bizim için terör, bugünkü koşullarda siyasi bir savaşın bir parçasıdır' derken, savaşı siyasallaştırarak, terörü kutsallaştırdığının altını çizer. 1 Nisan 1988'de İzhak Şamir, 'Filistinliler, tıpkı çekirge gibi öldürülmelidir. Kafaları kayalara ve duvarlara çarpılarak parçalanmalıdır' derken 1 Nisan şakası yapmaz.

Menahem Begin, 'Filistinli Müslüman Araplar, iki ayaklı iğrenç hayvanlardır' derken Filistinlilerin av, kendilerinin avcı olduklarını itiraf eder. Prof. Dr. Haim Weizmann, 'Zaman içinde Filistin'in tamamına yayılacağız' derken, yayılmacılığı siyasal bir yöntem olarak kullandıklarını ortaya koyar.

Ariel Şaron, daha pervasız: 'Eğer ben sıradan bir İsrail vatandaşı olsaydım ve bir Filistinliyle karşılaşsaydım, yemin ederek söylüyorum ki, ben o Filistinliyi yakarak öldürür ve öldürmeden önce ona eziyet ederdim.' Bu kadar mı? Devamı var: 'Ben askerlerimi, Arap kızlarının ırzına geçmeleri yolunda cesaretlendirdim. Çünkü Filistinli kadınlar Yahudilerin köleleridir ve biz bu kölelerle istediğimizi yaparız ve kimse de bizden hesap soramaz. Asıl biz herkesten hesap sorarız.'

Devlet adamları böyle de, din adamları farklı mı? Devlet adamları böyle olanların, din adamlarının farklı olacağını düşünmek de olanaksız. Onlar neyse, bunlar da öyle. Haham Rav Leor, 18 Mayıs 2002'de şunları söylüyordu: 'Yahudi dininin temel ilkesi, 'Hoşmadat goyim' yani Yahudi olmayanların imhasıdır.'

Haham Yisroel David Weiss, Washington'da 14 Nisan 2004'te, inanılmaz ama şunları söyler: 'Yüz yıla yakındır, yalnız Filistin halkının değil, Yahudi halkının da çektiği acıların, dökülen kanların sorumlusu, Siyonistlerdir. Siyonistler, dünya çapında antisemitizm üreten en büyük fabrikadır.'

Öyleyse iki İsrail tanımı çıkıyor Weiss'in sözlerinden. Biri Siyonist İsrail, ikincisi Siyonizmi siyasal ve dinsel bir düşünce biçimi olarak algılamayan İsrail. Bir de Prof. Dr. Walid Khalidi'nin sözleri var ki, Weiss'i doğrular nitelikte: 'Siyonist teröristler, Filistinli Müslüman çocukları, kafalarına sopalarla vura vura ölürdü.' Tanıklıktır. Dikkate almak zorundayız. Son sözü, ilk söz olarak söylemem gerekirse, bizim ve dünyanın sorunu, İsrailli sıradan halk değil, Siyonizmi kanlı bir balta gibi terör silahı olarak kullananlar.

Sion ya da Zion, Kudüs'te bir tepenin adı. Süreç içerisinde bu tepenin sınırları genişletilip bütün Kudüs'ü içine alacak kadar büyütüldü. Kudüs'ün bulunduğu topraklar Erez İsrail olarak adlandırılır, Erez İsrail, İsrail Yurdu demektir. Siyonizmin ilk kez 1 Nisan 1890'da Nathan Birnbaum tarafından çıkarılan ve adı geçenin genel yayın yönetmenliğini de yaptığı Selbstemanzipation adlı dergide geçtiğini öğreniyoruz. Ancak kuramın siyasallaştırılarak ideolojileştirilmesi, isim babası olan Dr. Theodor Herzl'dir.

Dikbaş, ilk 'efendi terörist'in Dr. Theodor Herzl olduğunu söyler. Kitapta yirmi 'efendi terörist'ten söz edilir. Bunlar aynı zamanda 'Terörün Efendileri'dir. Dr. Theodor Herzl, David Ben Gurion, Prof. Dr. Haim Weizmann, Zeev Vladimir Labotinski, Moşe Şaret, İzhak Ben Zvi, Levi Eşkol, Zalman Şazar, Golda Meir, İzhak Rabin, Prof. Dr. Efraim Katzir, Menahem Begin, Şimon Peres, İzhak Şamir, Haim Herzog, Ezer Weizman, Benjamin Netanyahu, Ehud Barak, Moşe Katsav, Ariel Şaron. Dikbaş uyarıyor: 'Tüm Siyonistler, Yahudidir. Aman dikkat, Yahudilerin tümü Siyonist değildir!'

'Yaklaşık 90 yıldır sürmekte olan Siyonist saldırılarda, en az 1 milyon Filistinli Müslüman evlerinden, topraklarından, yurtlarından sürülüp atıldılar. Genç, yaşlı, erkek, kadın, çocuk ayrımı yapılmadan on binlercesi öldürüldü. Siyonistler, 531 Filistinli Müslüman köyü yakıp, yıkıp yerle bir ettiler. Köklerinden, söküp sürdükleri Filistinli Müslümanların evlerini, işyerlerini, mal ve mülklerini yağmaladılar. Kadınların ve kızların ırzlarına tecavüz ettiler (...) ABD'nin son 40 yılda Siyonist İsrail devletine yapmış olduğu parasal yardımın tutarı, yaklaşık 200 milyar dolardır. Yalnız Bush yönetimi döneminde Siyonist İsrail devletine 21 milyar dolar hibe ettiler. Siyonistler, silahsız Filistin halkının tamamını, yani Efendi Teröristlerin deyimiyle 'çekirge sürülerini' yok edip kökünü kazısın diye!' İsrail'in varlığı terörün kanıtı. Katliamlar mı? Sayısız ve Dikbaş en küçük ayrıntısına kadar anlatıyor.

Efendi Teröristler/ Yılmaz Dikbaş/ AsyaŞafak Yayınları/ 528 s.

Cumhuriyet Kitap 2011-03-24

Kitaplar Adası

Shakespeare bizim neyimize mi neyimiz mi?

Yazınımızda en çok boğuşulan, çevrilmeyen tek yapıtı, dizesi bırakılmayan, sahnelerimizde döne dolaşa durmadan oyunları sahnelenen, hakkındaki pek çok kitabın dilimize çevrildiği, tam anlamıyla üzerine yoğunlaşılmış yazarların başında Shakespeare geliyor herhalde. Denebilir ki Shakespeare bizim kan akrabamız olup çıkmıştır ama pek haberimiz olmamıştır bizim bundan. Gerçekten Yunus Emre ağabeyi ise onun, Halit Ziya'dan Yakup Kadri'ye, Reşat Nuri'ye, Nâzım Hikmet'ten Sait Faik'e, Sabahattin Ali'ye, Orhan Veli'den, Orhan Kemal'e, Yaşar Kemal'e, nicesi de küçük kardeşi' Uzar gider liste halinde bu'

M. SADIK ASLANKARA

İşin ilk uzmanları Othello'yu 'Arabın İntikamı' adıyla köy, kasaba demeden kent kent dolaştıran, bu arada Hamlet, Macbeth başta olmak üzere yazarın belli başlı oyunlarını, masa birleştirip lüks lambası ışığında, çarşaflara bürünerek köy odalarında, kahvehane ya da bahçelerde sürekli sergileyen bizim tuluat tiyatrocularımız mı olmuştur bilemem' Ama bunun pek uzağa atılacak bir olasılık gibi görünmediği de eklenebilir bu değerlendirmeye'

Reşat Nuri Güntekin'in romanlarıyla Anadolu Notları'nda, kimi öykülerinde tuluat topluluklarının tiyatro sanatına, kentlileşmeye, bu yönde üretilen bilince dönük görece katkılarına değinişi de anımsanabilir. Ayrıca Özdemir Nutku bunun üzerinde dururken olgunun önemini vurguluyor yanı sıra.

Bütün bunların ardından, Shakespeare'in neredeyse yüzyıldır bizim has akrabamız olduğu gerçeği çıkıyor ki ortaya, bu da sanat tarihimiz açısından önemli bir vargı sayılabilir'

Kaldı ki akrabalık bağlarının kurulduğu tarihten bu yana Shakespeare üzerine yayımlanan kitapların önemli bir ölçüt olarak alınması gerekiyor. Hele son otuz kırk yıldır adını taşıyan verimler kadar Shakespeare üzerine yapılan incelemeler, monografiler, değerlendirmeler de ayrıca üzerinde durulmayı gerektiriyor.

Ancak bu yazının Türkçedeki Shakespeare kitapları için kılavuzluk yapmak için kaleme alınmadığı da unutulmamalı. Onunla kurulan akrabalığa değinerek satır başlarıyla bunun vurgusunu yapmak amacım yalnızca, o kadar'

EVRENSEL GERÇEKLİĞİN SİMGESİ SHAKESPEARE...

Hadi gelin, işe tersinden bakalım bir an'

Şu Shakespeare denilen hınzır, aramıza kültür emperyalizminin maşası olarak girmesin sakın?

Sözgelimi Vlady Kociancich'in Shakespeare'in Son Günleri (Türkçesi: İlknur Özdemir, Can, 1994) romanı bu doğrultuda bir dayanak olarak alınabilir belki. Derli toplu özetleme için kitabın arka kapağından alıntılıyorum şu satırları:

'Vlady Kociancich, Arjantinli bir kadın gazeteci, edebiyat eleştirmeni ve romancı. Yayımlanmış üç romanından biri olan William Shakespeare'in Son Günleri'nde, bir Güney Amerika ülkesinde, kültür yapılanması seferberliği sırasında, Shakespeare'in 'emperyalist' damgası yiyerek yasaklanmasıyla başlayan olaylar anlatılıyor. Yıllardır hep aynı ve tek oyunun, Hamlet'in sahnelendiği Ulusal Tiyatroda Hamlet oyununun sahneden kaldırılıp yerine yeni bir oyun konuşunun öyküsü', bir kara anlatı-güldürü eşliğinde önümüze gelir.

Kociancich'in, yapıtını 'İktidardaki ahmaklık kurbanlarına' sunduğu göz önüne alınırsa, bu yöndeki algıların, son yıllarda bizim toplumumuzdaki kimi çıktılarla nasıl ör-tüştüğü açıkça görülecektir'

Derya Şenol, Hamlet'le Necip Fazıl Kısakürek'in Bir Adam Yaratmak adlı oyunlarını karşılaştırdığı Sahnenin İki Yüzü (Karakutu, 2003) adlı çalışmasının 'Önsöz'ünde şöyle diyor:

'Shakespeare'in edebiyatımıza ve kültürümüze tesiri sadece tercümeler yoluyla olmamış, bunun yanında Türk sanatçısının üzerinde bıraktığı izler şeklinde de kendini göstermiştir.' 'Gerçekte yüzyıllarca Doğu ve Batı farklı iki dünya olarak algılanmış; Batı, 'öteki'leştirdiği Doğu'dan ne kadar farklı olduğunu vurgulayarak kendini tanımlamak ve kendi değerlerini yüceltmek istemiştir. Halbuki bugün 'öteki'liğin kime göre olduğu sorgulanmakta, medeniyetler arasındaki mesafeler kısalırken benzeşmeler artmaktadır.' (9, 10)

Çevrenimiz genişledikçe Shakespeare ile çok daha yakın bağlar kurabileceğimiz, ama daraldıkça ondan uzaklaşacağımız öngörülebilir bu noktada. Nitekim Shakespeare'in düşünsel akrabamız olduğunu kavrayabilmemiz için Cumhuriyetin kurulması, Anadolu Aydınlanması odağındaki öncülerin, örnekse Orhan Burian, İrfan Şahinbaş, Mîna Urgan vb. aydınların devreye girmesi gerekmemiş midir?

Aziz Çalışlar'ın Shakespeare Sözlüğü (Mitos-Boyut, 1994) ile Özdemir Nutku'nun Shakespeare Oyunları Üzerine Bir İnceleme/ Gecenin Maskesi (Mitos-Boyut, 1995) başlıklı çalışmasının aydınlanmacılardan çok sonra arka arkaya yayımlanışı rastlantı olmasa gerek.

Bu, bize Shakespeare'in akrabamız olduğu gerçeğine, onun evrensel gerçekliğin simgesi olduğu bilincine yenice erdiğimizi göstermiyor mu? Son çeyrek yüzyıl içinde çevrilmeyen ürününün kalmadığı, sonelerinin de Talât Sait Halman ve Bülent-Saadet Bozkurt tarafından eksiksiz yayımlandığı görülüyor'

Öte yandan Shakespeare üzerine kaleme alınan çok değerli çalışmaların da arka arkaya çevrilişi üzerinde durulabilir bu süreçte.

Okuyabildiklerimden altını çizmek gereği duyduğum birkaç kitabın adını anayım' Terry Eaglaton'dan William Shakespeare (Çev.: A.Cüneyt Yalaz, Boğaziçi Üniversitesi y., 1998), Jan Kott'tan Çağdaşımız Shakespeare (Çev.: Teoman Güney, Mitos-Boyut, 1999), Turan Oflazoğlu'dan Shakespeare (Cem, 1999), Park Honan'dan Shakespeare: Bir Yaşam (Çev.: Bülent Bozkurt, YKY, 2000), Stephen Greenblatt'tan Shakespeare ve Kültür Birikimi (Çev.: Nilgül Pelit, Dost, 2001) görüldüğü gibi hep son yılların kitapları.

BOĞUŞA DÖVÜŞE YENİ SHAKESPEARE'LER YARATMAK...

Shakespeare ile ilişkilenişimiz bağlamında yaşadığımız şu yıllara farklı bir evre gözüyle bakılabilir o halde. Değişik imzalar tarafından arka arkaya yenilenen çevirilerle oyunların yanında, yabancı ya da bizden yazarların konuya değgin kitaplarıyla zenginleşen, bu arada örneğin Ahmet Cemal vb. yazarlarca kaleme alınmış yazılarla çok yönlü açılımlara uğrayan konu, elbette eylemsel olarak da kendine geniş yatak açacaktı kaçınılmaz biçimde.

Deneysellikte bir öncülük bekleniyordu, bunu eylem bağlamında özel tiyatro toplulukları yaptı bana göre.

Türk tiyatrosu, kuruluşundan bu yana Shakespeare oynamıştı, üstelik sürekli dağarda tutulan yazardı yukarıda değindiğimiz üzere. Ne var ki sahnelenen bu oyunlarda Shakespeare ile boğuşulmuyor, deyiş yerindeyse dramaturgik açılımlara gidilmiyor, iş karakterlerin oyuncular tarafından yansıtılışına, oyunculuk gücüne dayandırılıyordu daha çok.

Oysa Shakespeare oyunları bir yandan Türkçeye uyarlanırken kimi yazarlar, ondan aldıkları etkiyle esinli yaratılara da yönelebiliyordu. Necip Fazıl'ın Bir Adam Yaratmak adlı oyunu yalnızca bir örnek olarak alınmalı. Bu alanda daha başka örnekler de gösterilebilir kuşkusuz.

Ne var ki biz, bu çabalara, girişimlere karşın Shakespeare ile akrabalığımızı bir türlü bulgulayamıyor, ama yüksek düzeyde bir oyunculuk buğusu ardında hep aynı metnin aynı biçimde aktarılışına tanık oluyorduk. Yani Shakespeare'in dile getirdiği evrensel gerçekliği görmek, onun yol açtığı, öncülüğünü yaptığı kavramsal gerçeklik bir yana gerçekliğin kendisinden de uzaklaşıyorduk enikonu.

Belki bu yüzden yüzyıllık geçmişiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ile altmış yıllık tarihi içinde Devlet Tiyatrolarında herhangi yeni bir Shakespeare'in filiz verebilmesi için uzun aralarla beklemek zorunda kalınıyordu.

Ödenekliler böyle olunca ödeneksiz özel topluluklar, gençlik tiyatrolarıyla amatörler ne yapabilecekti? Bir iki çıkış denemesi dışında bu alandaki suskunluk da on yıllar boyu sürebiliyordu.

Aslında okuru, izleyeni yeniden üretime yönlendirmeyen, sonuçta bizde Shakespeare ile akraba olduğumuz duygusu uyandırmayan hep birbiriyle örtüşen çalışmalar sergilendi neredeyse. Shakespeare'in büyüklüğünden söz edilmesine karşın, insanımız kendi yaşamında bunun yansımasını göremedi bir türlü. Oysa bu doğrultuda ekinsel anlamda yatkınlığı vardı insanımızın. Nitekim 'Öküz gibi yaşanabilecek bir yere gitmek' (Sermet Çağan; Ayak Bacak Fabrikası), 'Keşanlı Kahramanlığı' (Haldun Taner; Keşanlı Ali), 'Şahlar da vurulur' (Ferhan Şensoy; Şahları da Vururlar) gibi imgeler halkın kendi oyunlarını kavramsallaştırmadaki yeteneğini ele veriyor olmalıydı.

Rıfat Ilgaz bile Hababam Sınıfı'nın bir yerinde Shakespeare'in Hamlet'ine değgin fanteziyle bunu kavramsallaştırmaya dönük katkıda bulunmuştu.

Ne var ki has akrabamız Shakespeare, şu son yıllarda olduğunca bu yönüyle algımız içine giremedi yine de bir türlü.

GERÇEKLİĞİN ARDINDAKİ KAVRAMSAL SHAKESPEARE

İşte son yıllarda özel tiyatro topluluklarının bu yolda arka arkaya sergilediği çalışmalar, yukarıda andığım kitaplarla birlikte bize Shakespeare ile toplumca kurmamız gereken akrabalık bağlarını gösterdi denebilir sonunda.

Toplulukların farklı tarihlerde sergilediği Shakespeare oyunları olarak söz gelimi Nesrin Kazankaya'nın çevirip yönettiği Tiyatro Pera yapımı Venedik Taciri, Orhan Burian çevirisiyle Kemal Aydoğan'ın yönettiği Oyun Atölyesi yapımı Atinalı Timon, Gökhan Soylu'nun yönettiği Tiyatro Anadolu (Eskişehir Anadolu Üniversitesi) yapımı Macbeth, Sinan Fişek'in uyarlayıp Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği Semaver Kumpanya yapımı Titus Andronicus, Can Yücel'in çevirisiyle Serdar Biliş'in yönettiği Tiyatro Grup yapımı Fırtına, Orhan Burian ile Sabahattin Eyüboğlu çevirilerinden Zafer Diper'in yorumlayıp kaleme aldığı, yönettiği Bizim Tiyatro yapımı Hamxlet bunlar arasında örneklenebilir'

Andığım toplulukların özverilerle sahneye çıkardığı altı Shakespeare oyunu; altı farklı yorum, bu arada iki de farklı yazım: Titus Andronicus, Hamxlet. Hiç değilse bu mevsim tat alarak izleyebileceğiniz iki farklı Shakespeare açılımı işte size' Gönül şenlendiren bu yorumların tümünde örtük bir yazarlıktan söz edilebilir elbette. Ama bunlar arasında Sinan Fişek'le Zafer Diper'in çalışmaları enikonu yeni yazımlar olarak devreye girmiş görünüyor. Yukarıda Necip Fazıl'ın Bir Adam Yaratmak'ta Shakespeare'in Hamlet değişkesine nasıl imza attığına değindik. Demek bunca eskiye gidiyor bu iş' Ne ki önemli olan bu değişkelerde bir Shakespeare yorumuyla kavramsallığın yaratılıp yaratılamadığı' Gerek Fişek gerekse Diper, bu bağlamda göz dolduran çalışmalarla çıkıyor karşımıza. Andığım oyunların gösterimi sürüyor, fırsatı kaçırmış sayılmazsınız'

Yukarıda andığım çalışmaları izlemek, yaşamımın estetik kazanımları arasında yer aldı diyebilirim kendi payıma. İzleyemesem de sahnelendiğini duyduğum daha başka Shakespeare yorumları da var tiyatromuzun dağarında.

Hiç kuşku yok ki andığım oyunlar, Shakespeare'in neyimize mi yoksa neyimiz mi olduğu gerçeğini çok iyi yansıtıyor. O halde Shakespeare'inizi eksik etmeyin yaşamınızdan.

27 Mart Dünya Tiyatro Gününüz kutlu olsun efendim'

Cumhuriyet Kitap 2011-03-24

Değinmeler

İşçi Edebiyatı Ödülleri'nin anlamı

İnsan emekli olsa da emekçidir. Yaşama serüveni dediğimiz o bilinmez akışa karışmak bile emek ister. Ama yaşamanın içinde savaşım verirken çalıştığımız işte kişiliğimizi oluştururken 'ağır işçi' olduğumuzun ayrımında değilizdir. Kendini ev içi çalışmalarına veren kadın bile 'ağır işçi'dir. Evi düzene sokarken, çocuğunu yetiştirirken, kendini eğitmenin sorumluluğu içindedir. Yaşlılığın kıyısından geçen zamana bakan insan, bir iç ödeşmesine dalıp, yaşamayı yeniden keşfeder. Sevmek bile emek isteyen bir iştir.

MUSTAFA ŞERİF ONARAN

Kömür işçisinden TEKEL direnişçisine, ev kadınından yaşlılık sorunlarına kadar emek isteyen öyle bir çalışma dizgesi var ki, bunların edebiyata yansıyan özelliklerini işlemek yeni bir 'İşçi Edebiyatı'nın doğmasına yarayabilir.

İŞÇİ EDEBİYATI

Geçen yıl 'İşçi Edebiyatı' üzerine yazdığım bir yazıda 2009 yılında ödül alan eserler üzerinde durmuştum (Cumhuriyet KİTAP, 'İşçi Edebiyatı', 14 Ocak 2010).

Kısaca anımsatmak gerekirse; 2003 yılında 'İşçi Öyküleri Yarışması' olarak başlayan, 5 yıl içinde 803 öykünün değerlendirmesiyle 'İşçi Öyküleri'ne kişilik kazandıran bu yarışma ödülleri, 2008 yılından başlayarak edebiyatın bütün dallarını kapsamıştır. Böylece 'İşçi Ebebiyatı'na kişilik kazandırmak amaçlanmıştır.

Hani bir zamanlar köy enstitülü yazarların oluşturduğu bir 'köy edebiyatı' vardı. Kimi yazarlar 'köyden edebiyat çıkmaz' anlayışı içindeydi. Aynı anlayışın izini sürenler 'işçi çevresinden edebiyat çıkmaz' görüşünü ileri sürebilir.

Oysa insan olan her yerde edebiyat vardır. Acımasız, insansız doğa bile yazarın bakışında yeni bir anlam kazanır.

'İşçi Edebiyatı Yarışması' 2009 yılında yaşamöyküsü, anı, şiir gibi edebiyat dallarında değerlendirilmişti. Bu yarışma, 2010 yılında edebiyatın değişik alanlarını kapsadı.

Alaattin Timur ile Mahmut Hamsici bir kasabanın değişen yaşama koşullarından yola çıkarak yaşamöyküleri, değerlendirme yazıları, çarpıcı resimlerle okurları etkiliyor (Madenci Kasabasında Yıkımın Fotoğrafı-YERYÜZÜNDEN NOTLAR, Nota Bene Yayınları, 2010).

Gökhan Bulut'un yayına hazırladığı; konuşmalar, yazılar, günlük notlarla işlenmiş bir direnişin serüveni (Tekel Direnişinin Işığında Gelenekselden Yeniye İşçi Sınıfı Hareketi, Nota Bene Yayınları, 2010).

Ödül kazanan bu iki kitap edebiyatın alışmadığımız alanlarına ışık tutarken işçi direnişinin yaşamayı etkileyen özelliklerini de belirtiyor.

Armatçuk'ta, özel kesime bırakılan kömür çıkarma işinin kasabanın yaşamasını nasıl etkilediği ayrıntılarla belirtilirken bu olaylarda nice öykü derinliği olduğu da insanı düşündürüyor.

Ankara'da 'TEKEL işçilerinin direnişi'ne tanık olanlardan biriyim. O kış kıyamette bir çadırda geçen geceler nice romana kaynak olacak acıları barındırıyor.

'Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri' kapsamında bu çalışmaların da değerlendirilmesi tarihe düşülen bir nottur. İnsanlık tarihinin gelişmesi içinde hiçbir ayrıntı unutulmamalıdır. Bu iki çalışma da unutulmaması gereken ayrıntıların değerlendirilmesidir.

TOPLUMCU TİYATRO

'2010 Yılı Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri' arasında üzerinde durmak istediğim kitap Günay Akarsu'nun toplumcu tiyatro çalışması üzerine yazdığı yazıların derlenmesidir (Toplumcu Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam: S. Günay Akarsu, Mitos-Boyut Yayınları, Tiyatro-Kültür Dizisi, 2009).

'Merhaba Gösteri Topluluğu'nun yayına hazırladığı bu kitap, toplumcu tiyatroya emek veren Günay Akarsu'yu değişik yönleriyle bize tanıtırken bu 50 yaşına gelmeden (1933-1982) ölüme yenik düşen kültür insanının önemini de belirtmiş oluyor.

Günay Akarsu'nun kurduğu 'Merhaba Gösteri Topluluğu' adına 'Sunu' yazısıyla onu anlatan Mustafa Sercan yazısına şöyle başlıyor:

'Sabri Günay Akarsu emekten yana, emekçiden yana, sosyalizmden yana taraf olmuş, yaşamının eksenini bu doğrultuda sanata, tiyatroya adamış bir düşün insanıydı.

Örgütlüydü. Kuruluşundan itibaren Türkiye İşçi Partisi'ne üye olmuştu. Çağdaş insanın örgütlü insan olduğuna inanırdı.'

Günay Akarsu bir takım çalışması oluştururken toplumcu anlayışın değişik yaklaşımlarını benimseyen arkadaşlarını sevecen bir sıkıdüzen içinde çalıştırmasını bilmiştir. Bu zor işi başarmak ancak Günay Akarsu gibi bir gönül insanının özverili çalışmasıyla başarılabilirdi.

Toplumcu duyarlığı temel alan bir eleştiri dizgesi, belli bir dünya görüşüne dayandığı için, öznel anlayışı aşan bir güç kazanır. Önemsenen bir eleştiri anlayışıdır bu!

'Merhaba Gösteri Topluluğu'ndan Mustafa Sercan'la birlikte dört arkadaşı (Şefika Güngörlü Kamcez, Rüksan Doksatlı Tuna, Dündar İncesu, Erdinç Özköylü) dergilerde, gazete köşelerinde kalmış yazılarını derlemeseydi Günay Akarsu'nun tiyatro eleştirmenliğiyle ilgili yönünü yeterince bilemeyecektik.

Toplumcu görüşü benimsemiş olması onun önyargılı bir yazar olduğu, güdümlü yazılar yazdığı anlamına gelmez. Bu hoşgörülü, barışçı yazar değişik görüşleri bağdaştırmasını bilen bir tutum içindeydi.

SON YAZISI

Günay Akarsu'nun tiyatro eleştirileri, Ocak 1959'da, Şükran Kurdakul'un yönettiği YELKEN dergisinde başladı. Değişik dergilerde, gazetelerde ölünceye dek yazmayı sürdürdü. Dahası, son yazısı ölümünden sonra, Ocak 1983'te TÜRKİYE YAZILARI'nda yayımlandı.

Yazıyı yayımlayan dergi yönetmeni şöyle bir önyazı iliştirmeyi görev bilmiş:

'Sevgili arkadaşımız, değerli tiyatro adamı Günay Akarsu'yu geçen ay yitirdik. Onun tiyatromuza ve insanımıza katkısını unutmayacağız. Anısı önünde saygıyla eğilirken, ölümünden kısa süre önce gönderdiği yazısını yayımlıyoruz.'

Günay Akarsu İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi'ni bitirdi. Ama ondaki bu tiyatro coşkusu üniversite yıllarında da vardı. '1957'de Teknik Üniversite Sanat Kulübü Tiyatrosu'nun kuruluş çalışmalarına katıldı. Bu tiyatroda oyuncu ve daha sonra yönetmen olarak çalıştı.

Ahmet Say'ın yönetiminde çıkan TÜRKİYE YAZILARI'ndaki son yazısı 'Özel Tiyatrolara Devlet Yardımı Üstüne Kuramsal Düşünceler' başlığını taşıyor.

Devlet bütün kültür etkinliklerinin üstesinden gelebilir mi? Demokratik açılımlarla sivil toplum örgütlerini, özel kuruluşları destekleyerek kültürün gelişmesine yardımcı olmak zorundadır.

Ama devlet gelenekçi bir siyaset anlayışı içindeyse devrimci bir sanatın gelişmesine destek verir mi?

Günay Akarsu da devletten destek ummanın gerçekçi sonuçlara varamayacağı kaygısı içindedir:

'Soruyu, hemen ülkenin kültür etkinliklerini artırmak, sanatsal yaratının düzeyini yükseltmek hükümetin görevleri arasındadır da ondan diye yanıtlayıvermek gerçeğin yalnızca bir yüzünü yansıtmaktan öteye geçmez. Böyle, bir yanı abartılmış, bir yanı ise bütünüyle gözlerden gizlenmiş, çarpıtılmış, dolayısıyla gerçek olmaktan çıkarılmış saptamalarla doğru sonuçlara varılamaz.'

Bu yazı Ocak 1983'te yayımlandığına göre '12 Eylül Baskı Yönetimi' vardı. Ödenekli tiyatrolara 'yönetimin karışması, giderek bu kurumları doğrudan yönetmesi sürecinde ise bu kurumların hiçbir işlev yüklenmedikleri, dahası tiyatromuzun gelişmesine ayak bağı olduğu görülmüştür.'

İŞÇİ EDEBİYATININ YARINLARI

'Abdullah Baştürk İşçi Ebebiyatı Ödülleri'nin düzenlenmesinde her ne kadar Baştürk ailesiyle 'DİSK/Genel-İş Sendikası'nın işbirliği varsa da, eşgüdüm sağlanmasında Baştürk ailesi adına Tuncer Uçarol yardımcı olmaktadır. Tuncer Uçarol hem yazışma yazmanı, hem de 'Seçici Kurul' üyesidir.

Ayrıca 'Seçici Kurul'da Özgen Seçkin, Vecihi Timuroğlu, Remzi İnanç, Necati Tosuner de görev yapmaktadır.

'Toplumcu Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam: S. GÜNAY AKARSU' kitabı için 'Seçici Kurul'un gerekçesi şöyledir: 'Tiyatro bilgisinin derinliği yanında toplumcu felsefeyi çok iyi özümsemiş, yaşamını örgütlü insana adamış S. Günay Akarsu'nun 1959-1982 yıllarından öğrencilerince seçilmiş eleştiri ve diğer yazılarında; 'İşçi Tiyatrosu ya da Yarının Tiyatrosu', 'Devrimci Tiyatro', 'Halk Tiyatrosu', 'Halk Gecesi', 'Gerici Tiyatro', 'Politik Tiyatro', 'Amatör Tiyatro', 'Sanat ve Faşizm', 'Meydan Sanatı' gibi kavramlar da kullanılarak özellikle 1970'lerin işçi/emekçi hareketi ve toplumcu tiyatro sanatçılarının çalışmaları çok yönlü değerlendirilip çok sayıdaki oyun ve durum üzerinden kısa, akıcı, ayrıntılı, karşılaştırmalı, eğitici eleştirilerle toplumcu tiyatrocular ve kuramcılar için bir başyapıt oluşturduğundan.'

Günay Akarsu yalnız yazar olarak değil, yönetmen, yayıncı, dergici olarak da çok yönlü bir çalışmanın içine girdi. 'İzlem Yayınları'nı kurdu. 'Oyun', 'Tiyatro 70' gibi dergiler çıkardı. Kısa süren yaşama serüvenine nice güzellikler sığdırdı.

Ahmet Say, Ankara'ya gelen Günay Akarsu ile 'Tavukçu'daki içki sofrasında yakınlık kuracağı bir söyleşi ortamı hazırlamıştı. Ama o ağzına içkinin damlasını koymadı. Böbreklerinden hastaydı. Kalbi de iyi değildi. Bu kültür emekçisi, tiyatro emekçisi dünyamızdan çok erken göçtü.

Bizi sağlıklı tutan kusursuz denge bozulmaya görsün; haksız yere içerde tutulmak o dengeyi bozuyor. Abdullah Baştürk asılmakla yargılanıyordu. 'Onlar ancak benim ceketimi asarlar' diye heyheylenen bir tavır içendeydi. Ama o kusursuz denge bozulunca kansere yenik düştü.

Artık edebiyata açılan yeni bir kapı var: 'Abdullah Baştürk İşçi Edebiyat Ödülleri'.

Ödüller, nice acılarla kararan dünyamızda içimizi sevinçle dolduruyor. Yaşamaya katlanmayı kolaylaştırıyor.

TEKEL işçilerinin direnişinden kömür işçilerine uzanan yolda toplumcu tiyatronun aydınlığı var. Edebiyatla biçimlenen umudun aydınlığıdır bu! Yarınlara inanmayı kolaylaştırıyor.

Cumhuriyet Kitap 2011-03-24

291
0
0
Yorum Yaz