18 05 2009

Değerlere Sahip Çıkalım

Tandoğan doldu taştı

MAHMUT LICALI

ANKARA - Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) önderliğinde düzenlenen Cumhuriyet Mitingine aleyhte yapılan tüm propagandalara karşın on binlerce yurttaş katıldı. Katılımcılar ellerinde Türk bayraklarıyla coşkulu görüntüler oluşturdu.

ADD tarafından 130un üzerinde sivil toplum örgütünün desteğiyle düzenlenen Cumhuriyet Mitingi için dün sabah erken saatlerde katılımcılar Hipodromda toplanmaya başladı. Hipodroma sığmayan yurttaşlar saat 09.30dan itibaren mitingin gerçekleştirileceği Tandoğan Meydanına doğru yürümeye başladı. Ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleri, yakalarında Atatürk çıkartmaları ve alınlarında Atam izindeyizyazılı bantlar taşıyan katılımcılar sloganlar ve pankartlarla saat 10.30dan itibaren miting alanına girmeye başladı.

Atatürk tişörtleri giyen katılımcılar Atam izindeyizve Cumhuriyetin bekçisiyiz yazılı şapkalar taktı. Mitinge katılanların çoğunluğunu kadınlar ve gençler oluştururken, çocuklarıyla birlikte mitinge gelen ailelerin sayısının da fazla olduğu gözlendi. Miting alanı, bazı televizyon kanalları ve gazetelerin mitinge katılımı düşürmek için yaptığı propagandalara karşın kısa sürede doldu.

Miting alanına kurulan dev ekranda alandan görüntüler gösterilirken, Cumhuriyet mitingleri devam ediyor... yazısı da yer aldı.

‘Bu işte bir Fetokulli var’

Mitinge destek veren sendika, sivil toplum örgütlerinin şubelerinin pankart ve bayraklarının yanı sıra alandakiler Güneş Samsundan bir kez daha doğuyor, Tehlikenin farkındayız, onun için buradayız, Kemalistler Tandoğanda, Anti-Kemalistler Erdoğanda, Yurtkuranlar hapiste, Yurt satanlar nerede?, Türbanı savunmak kadının 2. sınıf bir varlık olduğunu kabul etmektir, Bu işte bir Fetokulli var, Hak verilmez alınır, bu vatan uğruna gerekirse hapis yatılır, Cumhuriyet değil, AKP yıkılacakve Zübeyde Hanımın fotoğrafının üzerinde Anamı da aldım geldimyazılı dövizler taşıdı.

Miting öncesinde mitinge katılanlar hakkında soruşturma başlatılacağı yönünde propaganda yapan bazı gazete ve televizyonlara da tepki gösterildi. Bazı katılımcılar ise ellerindeki Miting Samanyolu TVden izlenir”, Resmimi çek, Atatürkçüyümyazılı dövizlerle yapılan yalan haberleri protesto etti. Pek çok televizyon kanalının canlı yayımladığı mitingi Başkent TVnin canlı yayımlamaması dikkat çekti.

Balbay’a pankartlı destek

 

ADD Burdur Yeşilova Şubesi katılımcıları Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklunan gazetemiz Ankara Temsilcisi Mustafa Balbaya, Onurumuz, Gururumuz, Hemşerimiz Mustafa Balbay yazılı pankartla destek verdi. Mitinge katılan bir yurttaşın hazırladığı pankart da ilgi çekti. Domuz gribinden korunma yolları başlıklı pankartta Vakitinizi boşa harcamayın, Zamanınızı ayırmayın, yanlış Taraf olmayın, hatalı Tercümanlardan uzak durun, Tanyeri ağarmadan Sabah oldu sanmayın, Yeni Şafaklara gerek yok Şafak Sezerle idare edin ifadeleri yer aldı.

‘Kurtuluş Savaşı’nı unutturmak hainliktir’

Sinema ve tiyatro sanatçısı Gülsen Tuncer elinde Türk bayrağıyla çıktığı platformda katılımcıları Biz büyük ve güzel bir aileyiz. Toplumun her kesimi olarak buradayız. Hoş geldiniz sevgili kardeşlerim diyerek selamladı. Konuşması sırasında elindeki Türk bayrağını sallayan ve Onuncu Yıl Marşına da eşlik eden Tuncer, kadın-erkek eşitliği ve hukukun üstünlüğü ilkesine uyulmasını istediklerini kaydetti. 19 Mayıs 1919da başlayan Kurtuluş Savaşını unutmadıklarını, Kurtuluş Savaşını unutturmaya çalışmanın hainlik olduğunu ifade eden Tuncer, Kuvayı Milliye şehitleri, mezardan çıkma vaktidir. Kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklerimizin savunucusuyuz. Ben bir sanatçıyım ama ondan önce bir yurttaş olmanın onurunu yaşıyoruzdiye konuştu.

 

‘BU BİR DEMOKRASİ RESMİDİR’

Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı Başkanı (TOBAV) Tamer Levent, katılımcılara neden alanda olduklarını sordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu için Tandoğanda olduklarını belirten Levent, Cumhuriyet Mitinginin bir demokrasi resmi olduğunu kaydetti.

Cumhuriyet Mitingine karşı çıkanların olduğunu söyleyen Levent, Hafta boyunca buraya gelmeyin dediler. Ama demokrasi mitingle oluşur. Toplumun görüşlerini iletmesiyle olur. İşte demokrasi budurdedi. Ergenekon soruşturmasını eleştiren Levent, Bir futbol maçını düşünün: Bir taraf sürekli tekme yumruk atıyor. Hakem bunu görmezden geliyor. Tekme yumruk yiyen taraf, hakeme bu durumu şikâyet edince hakem onu dışarıya atıyor ya da içeriye atıyor diye konuştu.

‘AKP yurtseverlerin oyuyla yıkılacak’

Gazetemiz yazarı Ataol Behramoğlu Ankaranın onursuzluğun, omurgasızlığın, polis devletinin, faşizmin başkenti yapılmasına izin vermeyeceklerini kaydetti. AKP iktidarının son seçimlerde havasının alındığını, fiyakasının bozulduğunu kaydeden Behramoğlu, Önümüzdeki seçimlerde halkın ve yurtseverlerin oylarıyla yıkılacaklar dedi.

Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan uygulamaların Türkiyenin en yetkin hukukçularının eleştirilerine neden olduğunu belirten Behramoğlu, Usul hataları, insan hakkı ihlalleri var. Bu işte bir sakatlık var. Bu adaletsizlik ve hukuksuzluk sonuna kadar devam edemez diye konuştu.

ABnin sınırları bir yerde bitmektedir diyen AB yöneticilerine seslenen Behramoğlu, Avrupanın sınırları sığ, derinliksiz, yoz düşüncelerle çizilemez. Avrupanın sınırları 1920’lerde Atatürk devrimleriyle çizilmiştirdedi.

 

TÜRKİYE ÜZGÜN

 

Gericiliğin en aşağılığını yapan omurgasızlara ve yandaş medyanın yazarlarına seslendiğini ifade eden Behramoğlu, Sizlerin çocuklarınıza bırakacağınız miras, utanç ve yüzkarası olacaktır dedi. Konuşmasında çeşitli şiirlerinden alıntılar yapan Behramoğlu Türkiye Üzgün Yurdum Güzel Yurdumadlı şiirini okudu. Turk Hukuk Kurumu Başkanı Tuncay Alemdaroğlu da Ergenekon soruşturmasıyla Atatürk Cumhuriyetine ve laikliğe inanan aydınların sindirilmek istendiğini belirterek Geçmişte 12 Eylül sillesini biz yedik. Darbe hukukunun ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Asıl bugün yapılanlar darbe hukukudur, sivil bir darbedir dedi.

MİLLETVEKİLLERİNDEN DE DESTEK

Her kesimden yoğun katılım

Türkiyenin dört bir yanından gelen Cumhuriyet Okurları (CUMOK) da ellerinde Cumhuriyet gazeteleriyle mitinge katıldı. Mitingin sonunda katılımcılar hep birlikte, Bizler; Ulusalcıyız, Halkçıyız, Devletçiyiz, Cumhuriyetçiyiz, Devrimciyiz, bizler Atatürkçüyüz. Tüm dünya bilsin ki, Türk ulusunun karakteri özgürlük ve bağımsızlıktır. Önderi Mustafa Kemal Atatürktür dediler. Sanatçı Edip Akbayram da kalabalığa seslenerek, küçük bir konser verdi.

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan ve yaşamını yitiren Kuddusi Okkır için anons yapıldı ve bir şiiri okundu. Tutuklanan gazetemiz Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay, evinde arama yapılan Türkan Saylan, gazetemiz yazarı Erol Manisalı, Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Haberal, tutuklu rektörler, Tuncay Özkan ve bazı tutuklulara da selam gönderildi.

CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay, CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek ile bazı CHPli milletvekilleri, bağımsız Tunceli Milletvekili Kamer Genç, eski bakanlardan Yaşar Okuyan, YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, ADDnin Azerbaycan Şube Başkanı İslam Aliyev, sanatçı Bedri Baykam, eski Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan ile eşi gazeteci Emin Çölaşan, gazetemiz yazarı Ümit Zileli, Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar da mitinge katıldı.

Necmi Erdoğan’ın 2008 yılında kaleme aldığı ve Birgün gazetesinde yayınlanan yazısını Odatv okuyucuları için yayınlıyoruz:

Öncelikle, sözünü edeceğimiz “kişilik tipi” ile dünya-tarihsel bir olgu olarak liberalizmi eş tutmamak gerektiği kaydını düşelim... T. Bora, sığ bir anti-liberalizme düşmememiz için, “faşizmin sosyalizmle liberalizmi aynı soydan düşündüğünü” hatırlatıyor. Bizim ele alacağımız “liberal kişilik tipi”nin çözümlenmesi tam da bu noktada önem kazanıyor. Şöyle ki, bu liberal kişiliğin tayin edici bir özelliği, faşizmin kurduğu eşdeğerliğin tersini kurarak, “sosyalizm ile faşizmin aynı soydan olduğunu” tartışılmaz bir gerçek gibi sunması ve etrafta (Türkiye sol/devrimci hareketinin tarihinde) “faşist avı”na çıkmasıdır.

Bu liberal kişilik, Türk muhafazakârlığı ve yeni sağı ile kurduğu ittifaklardan da aldığı güçle, müttefiklerinin taşıya geldiği (F. Açıkel’in nitelemesiyle) “kutsal mazlumluk psikopatolojisi” ile kendisinde vehmettiği “muhalif” veya “putkırıcı” dinamiği karşılıklı olarak etkileşime sokarak, Türkiye toplumunun “siyasal ufkunu” tayin eden bir hegemonik dil oluşturuyor. G. Yalman’ın kullandığı bir ifadeyle “muhalif görünen, ama hegemonik olan” bu dil, Türkiye toplumuna devlet merkezli bir perspektifle bakan ve bugün artık kendi devlet nosyonunu da ordu ve yüksek yargının kimi kısımları ile sınırlamış (müttefiklerinin hakim olduğu aşikar olan emniyet aygıtından milli eğitim aygıtına kadar diğer devlet aygıtlarını pek de dert etmeyen) bir dildir. Her global kapitalizm ve global sermayenin hükmü bahsinde “ulusalcılık illeti” teşhis eder. “Sınıfsallık sorunu”nu arkaik bir sol motif sayar ve “kültürel kimlikler” veya “farklılıklar” ile meşgul görünürken de, eğitim hakkından yoksun kalan ve “kot taşlama”ya mahkum edilen yoksulların, Ege denizine “dökülen” kaçak göçmenlerin, Tuzla tersanelerindeki Kürt ve Alevi işçilerin veya Ermenistan’dan gelen kaçak işçilerin hayatlarında sınıf ve kimlik sorunlarının iç içe geçmişliğini umursamaz.

Liberal kişilik, hasmını susturmak, yok etmek veya kamplarda toplamak istemez

Bu liberal kişilik, her şeyden önce bir “güzel ruh” barındırır. Ama bununla onda bir takım yüce erdemler bulduğumuzu söylemek istemiyoruz. Hegel’e göre, “güzel ruh” kendine bir ahlaki saflık atfeder; kalbinin safiyetini ve iç güzelliğinin ihtişamını bozmamak için de “eylemekten” ve “dünyadaki yerini almaktan” kaçınır. Bu durumun yarattığı çelişki nedeniyle de ona “mutsuz bir bilinç” eşlik eder. “Güzel ruh”, tam da bu arayışında buharlaşıp uçan, içi boşalmış, “kayıp bir ruh”tur. Mağrur ve fakat huzursuzdur. Dahası, Deleuze’ün deyişiyle “savaş meydanına fırlatılmış barışın adaleti” gibi davranır: “Güzel ruh, tarih kanlı çelişkilerle yapılmaya devam ederken, her yerde farklılıklar gören ve bunlardan yalnızca saygın, uzlaştırılabilir veya federatif farklılıklar olarak söz eden ruhtur aslında.”

Liberal kişiliğimiz de böyle bir “güzel ruh” sahibidir. Kendini o farklılıkların, “kimlikler”in dışında ve üstünde yer alan, ayrıcalıklı bir konuma yerleştirir. Bu ruhun güzelliği, “öteki güzellemesi” yapıyor görünürken aslında “beriki”ni, yani kendini güzelliyor olmasından da kaynaklanır (Aslına bakarsanız, her “ötekine” de güzel demez zaten.)... Kendisi kirlenmemiş, lekesiz ve her türlü “ideolojik önyargı”dan azadedir. Dikkat edilirse, liberal kişiliğimiz, kimi tezahürlerinde pervasızca, kimi tezahürlerinde de “çaktırmamaya” çalışarak, etrafına kibir, küçümseme ve alayla bakar. Zaten “ötekinden” söz edip durmasının asıl psişik saiki de kendi kendisiyle böbürlenmektir. Elbette ki, “pozitivist kafalı modernleşmeci”nin Jakoben tavrını sergilemez. Ama onun kendinde vehmettiği konum, T. Bora’nın vurguladığı üzere, kendini etrafını aydınlatmaktan sorumlu addeden otoriter pedagogun (liberal kişiliğimizin şeytanileştirdiği o meşum “Kemalist öğretmen”in) konumundan hiç de daha aşağı, daha mütevazı, daha ayrıcalıksız bir konum değildir.

Liberal kişilik, bütün liberal lafzına rağmen asabi ve tahammülsüzdür. Neredeyse yalnızca muhafazakârlara tahammül gösterir; “demokratiklik kontrol noktasından” her nedense yalnızca onlar geçebilirler. “Musul sorunu Türk-İslam birliği sorunudur” veya “Komünizm tehlikesi yok olmamıştır ve Kürt hareketi de komünisttir” yollu tam sayfalık ilanlar yayınlayan gazetelerde köşe yazarı olmakta beis görmez. Ve fakat solcu birinin “bu kadar kimlik siyaseti yapmasak” gibi bir fikir serdettiğini duyduğu anda bütün bir devrimci harekete faşist veya ırkçı yaftasını yapıştırmakta da tereddüt etmez.

“Ötekini içeriden anlamak” liberal kişiliğin şiarıdır. Ama bu şiar liberal kişiliğin kendi ötekileri için, solcular/devrimciler için (ve haliyle Kemalistler için) işe koşulmaz. “Ne yani biz Mamak’ta faşizme karşı direndiğimizi düşünürken, asıl faşist olanlar bizler miydik?” türü soruları duymak bile istemez; duysa da aldırmaz. Mevcut iki ortodoksinin dışında bir başka yolun, bir üçüncü yolun mümkün olduğu fikrini derhal utangaç bir karşı kamp savunusu veya en iyi ihtimalle “iki cami arasında beynamaz” kalma olarak addeder. Tuhaftır, liberal kişilik, ne kadar ideoloji-sonrası görünürse görünsün, soy ideolojilerin “ya/ya da”, biz/düşmanlarımız” gibi karşıtlıklarını sanki öyle yapmıyormuş gibi yaparak aynen yeniden üretir.

Liberal kişiliğin kendi ötekisi hakkında sahip olduğu imge de -kendisini aynasında seyrettiği otoriter geleneğin ölçüsünde olmasa bile- paranoid izler taşır. Bizim “liberal kişilik” adını verdiğimiz kişiliğin, Adorno’nun Amerikan toplumunu faşizm ölçeğine vurduğu “Otoriter Kişilik Üstüne” çalışmasında incelediği kişilik tipinin anti-semitik paranoyası ile ilgisi yoktur elbette; hatta Adorno’nun “gerçek liberal kişilik” adını verdiği kişiliğe uyduğunu da söyleyebiliriz. Lakin, bir Yahudi’nin Adorno’nun sözünü ettiği “otoriter kişiliğe” “Yahudi komplosu” hususunda derdini anlatmaya çalışması ne ölçüde beyhude ise, bir solcunun/devrimcinin bizim liberal kişiliğimize derdini anlatmaya çalışması da o ölçüde beyhudedir. Her iki durumda da “gerçeğin öyle olmadığını göstermek için çırpınan” bir öteki vardır.

Tabii bunu söylerken, liberal kişiliğe haksızlık etmemek gerekir. Zira liberal kişilik, faşist veya otoriter kişilikler gibi hasmını susturmak, yok etmek veya kamplarda toplamak istemez. Onun istediği şey, hasmın bile isteye husumetten vazgeçmesi, kendi işgal ede geldiği konumu kendi kendine gayrımeşru addetmesi, yani kendi kendini gönüllüce ortadan kaldırmasıdır...

Liberal kişilik, kibir ve kendini beğenmişlik özelliği taşır

Liberal kişilik kibirli ve zaman zaman da saldırgan bir narsizmle maluldür. Bu durumu resmeden tipik bir anını, televizyon ekranında “ötekilerle” tartışırken kendisine söylenen sözlere müstehzi bir gülümsemeyle karşılık vermesinde ve akabinde de bütün farklı argümanlara kerameti kendinden menkul bir edayla bıyık bükerek hasımlarını vuracak silahlarına tekrar sarılmasında bulabiliriz. Bu itibarla, liberal kişiliğin, özellikle de “genç sivil” olanının muarızları tarafından “yaramaz, haylaz çocuk tavrı” sergiler görülmesi boşa olmasa gerektir. Çünkü her iki durumda da “sevin beni, tapın bana” diyen ve bu gerçekleşmedikçe de dikkat çekmek için elinden geleni yapan ve etrafına küçük çaplı sembolik tacizlerde bulunan özneler söz konusudur.

Liberal kişiliğin kendi kendisinde hayran olduğu asli güzellik “putkırıcılık”tır. Bir “Batı demokrasisinde” müesses nizamın “vasat”ı sayılması gereken çoğulculuk, çokseslilik, farklılıkların tanınması vb. fikirlerin Türkiye’ye gelindiğinde “muhalif” veya “putkırıcı” gibi görünmesinin birtakım ciddi toplumsal-siyasal sebepleri elbette ki vardır. Yine de, şu “global köy”deki bir “kanaat önderi” olarak liberal kişilik Guardian veya Independent gibi bir gazetede İngilizlere hitap ediyor olsa, onlar için nasıl “putkırıcı” olan bir dünya tasavvuru sunacaktır acaba?.. Liberal kişilik, başka şeylerinin yanı sıra, bu durumunun da farkında olacak kadar bilgili bir kişiliktir. Yine de, kendi siluetine baktığında gözleri kamaşmaya devam eder. “Güzel ruh”unu huzmeleriyle yıkıyor görünen putkırıcılığının göz kamaştırıcılığı, kendisini “devletetaparlığın” aynasında seyredip durmasından kaynaklanır. Fazla kazınırsa, bu putkırıcılığın altında “otoriter baba”nınkinden daha “sahici” bir “otorite” inşa etme arayışı bulmak mümkündür... “Ceberut devlet”e karşı durduğunu düşünen liberal kişiliğin kamusal tartışmalarda “duruma vaziyet eden” ve durduğu “Arşimet noktası”ndan herkesi yerine yerleştiren bir “demokratlık polisi” rolüne soyunması da böyle bir otorite tesisi ile ilgili olsa gerektir.

Marx’ın hayaleti bile, liberal kişiliğin ruhunu etkiler

Solcunun-devrimcinin liberal kişiliği tedirgin etmesinin sebebi de, solun feri sönmüş haliyle bile onun bu narsist bütünlük halesini bozan bir “parazit” oluşturmasıdır. Yani “bir hayalet olarak” sol, liberal kişiliğin “semptom”udur; liberal putkırıcılığın nasıl sığ bir sivil toplum (ve sermaye) putlaştırmasını, nasıl sığ bir devlet eleştirisini, nasıl “baskıcı bir hoşgörüyü” içerdiğinin ve ayrıca “devletetaparlığın da, sivil topluma taparlığın da” dışında bir ihtimal daha olduğunun işaretini verir. Liberal kişiliğin solla olan derdi, “olmayan haliyle bile” solun onun hiç de “heterolojik” olmadığını göstermesinin semptomlarıyla baş etme arayışı olarak okunabilir. Hülasa, liberal kişiliğin anlatısallaştıramadığı “reel”i kendisinin de bir “ortodoksi” oluşturması ve “heterodoks” bir dünya ve toplum tasavvurunun ancak sol bir tasavvur olabilecek olmasıdır. Yani “Marx’ın hayaleti” liberal kişiliğin ruhuna musallat olmuştur...

…..

Psikoanalitik olarak, liberal kişiliğin solla olan derdi, müesses nizam ile “pek de mutlu olmayan beraberliğinin” huzursuzluklarını solculara “yansıtmak”, kendi vicdanının kirleniyor oluşunu “reaksiyon formasyonu” ile inkâr edip solda kirli çamaşır bulup çıkarmaktır belki de...

Kendisini hep “bir vakitler solcu” olarak tanıtır

Liberal kişilik, Sloterdijk’in “Sinik Aklın Eleştirisi”nde tartıştığı üzere, güya “ideoloji sonrası” olan bir öznenin sinizmiyle de maluldür. Bir yanda “demokrat” bir gazetedeki köşesinde “derin devlet”e savaş açtığını söylerken, öte yanda bir televizyon programında 1 Mayıs olaylarında polisin uyguladığı şiddetin ne kadar “orantılı” ve “elzem” olduğunu anlatıyor olabilir. Veya Ergenekon soruşturmasındaki tavrı yüzünden solculara-devrimcilere şiddetle saldırırken, kendi gazetesindeki bir köşe yazarının, oğlu yargısız infaza kurban gitmiş bir babayı “sizin oğlunuz da zaten saldırganmış; hem siz niçin Diyarbakır’dan göçtünüz?” yollu konuşmalarını kendine mesele etmeyebilir. Bu kişiliğin sinikliği, “Bu vatan için kurşun atan da bizim...” şiarının müellifi bizzat kendisi iken, bu durum hatırlatılınca oralı olmayıp da, solcuların-devrimcilerin kendi geçmişlerinin günahını çıkarmalarını isteyebilmesi ölçüsüne dahi varabilir. Hatta ve hatta Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerinde veya ölüm oruçlarında yaşananları bildiği halde, solcuların cezaevlerinde işlediklerini iddia ettiği cinayetlerle yüzleşmeleri gerektiğini Ermeni soykırımı, Kürt sorunu, Maraş olayları vb. bahislerinin hemen ardından söylemesi de mümkündür. Sinik özneyi sinik yapan da ne yaptığını bilmesidir zaten.

Bahsi geçen liberal kişilik kendisi de bir vakitler “solcu” olduğunu söylediğine göre, sol içinde işlenmiş olan veya işlenmiş olabilecek olan “suçların” Ermeni meselesi veya Maraş olayları ile ardı ardına sıralanacak bir “toplumsal fenomen” olamayacağını da elbette bilir. Devrimcileri “silah, şiddet kültürü” sahibi olmakla suçlayan aynı liberal kişilik, kendi akademik çalışmalarına konu ettiği cemaatin önderini “Komünizmle Mücadele Dernekleri”ndeki geçmişiyle yüzleşmeye çağırmayı aklının ucundan geçirmez. Hakeza, solcuları-devrimcileri otoriter zihniyetle eleştirirken, ele aldığı veya temas kurduğu cemaatin kendi içinde ne gibi bir “demokratik kültür” eseri barındırdığını anlatmak lütfunda de bulunmaz.

İdeolojilerinin maddiliği ve globalliği antimilitarizm ile Nike arasına sıkışmıştır

Ele aldığımız liberal kişiliğin kendisini “genç subaylara” karşı konumlandıran bir alt tiplemesi olan “genç sivil” kişiliğin sivilliği ve anti-militarizmi Çankaya köşkündeki davete icabet ederken ayağına giydiği Converse ayakkabıların sivilliği ve anti-militarizmi kadardır. Peki Converse ayakkabılar ne kadar sivil ve anti-militaristtir? İşte bu noktada, ideolojinin maddiliği ve globalliği ile karşı karşıyayız. Genç liberal kişiliğin asker postalına karşı ayağına taktığı Converse ayakkabıların memleketin özellikle yeni orta sınıf gençliğinin favori ayakkabıları olarak gerçekten de “sivil toplumu” gösterdiğini düşünebiliriz elbette. Lakin “globalleşen dünyamızda” metaların neyin göstergesi olduğu hususu o kadar basit değildir. Bu sivil spor ayakkabıların üreticisi olan Converse’in bünyesinde yer aldığı Nike adlı dev şirket, üçüncü dünya ülkelerinde ucuz çocuk emeği ve başka vahşi sömürü yöntemleri ile “taşeronlarına” üretim yaptıran ve buna karşı “liberal” Amerikan kampuslarında boykotlar düzenlenmesi karşısında da sorumluluğunu kabul etmeye yanaşmayan bir şirkettir. Liberal kişilik, bu cümleleri okuduğunda, “solcuların sınıf takıntılı malum kafası” diye düşünecektir muhtemelen. Biz işin liberal kişiliğin kendisini özdeşleştirdiği “demokratik” tarafı ile devam edelim: Nike, Endonezya’daki üretimini sağlama almak için cuntacı generallerle işbirliği yapmış, hatta onları teşvik etmiştir! (Bkz. Google!)

Liberal kişilik, bütün bu bahislerde “sinsi” bir “anti-emperyalist” zihniyet ve dahası -her “anti-emperyalizm”i milliyetçiliğin utangaç hali olarak düşündüğü için de- “ulusalcı” bir damar bulabilir; ki bu eşdeğerlik zincirinin bizi ırkçılığa, onun da faşizme götürmesi pek muhtemeldir. (Bir televizyon programında konuşurken “Çok uluslu şirketler, milli olan... milli değil de, o toprağa, o coğrafyaya ait her şeyden orayı arındırmaya çalışıyor; biz çok uluslu şirketlerin bir şeyler satmaya çalıştığı insanlarız” dediği için faşist ilan edilen aktörün başına gelen de budur.) Dolayısıyla, “ne kadar sivil ve anti-militarist” olduğunu sorduğunuz bir paragrafınız liberal kişiliğin söyleminde pekala örtük faşizan niyetlerinizin dillenmesi muamelesi görebilir!

Son olarak, “iyi ama benim Converse ayakkabı giymem niye Nike’ın militarist tezgâhlarına destek sayılsın?” gibi bir itirazla da karşılaşabiliriz. İşte bu noktada, ideolojinin maddiliği bahsine girmiş oluruz. Siz neye inanırsanız inanın, kendinizi ne kadar anti-militarist hissederseniz hissedin, “orada”, ayaklarınızın altında cisimleşmiş, ayaklarınızı saran bir ideoloji var. Althusser’in bize hatırlattığı üzere, ne demişti Pascal? “İnanman gerekmiyor, diz çök, dudaklarını kımıldat, dua ediyormuş gibi yap, yeter”. Elbette Nike’ın sivilliğine de inanmamız gerekmiyor; zaten o da bizden bunu beklemiyor; ürettiği ayakkabıyı giyelim yeter! Sivil ve liberal kafalarımızı çocuk işçilerin ellerinin üstüne basa basa gezdirmemizde ne gibi bir “barbarlık” olabilir ki, değil mi?..

Ama belki de, Marx’ın bize gösterdiği üzere, “sivil toplum”un “burjuva toplum” olduğunu ve içinde bir “canavarlık” barındırdığını hatırlayacak olursak, Converse ayakkabı sivilliğinin gerçekten de bir “sivillik” olduğunu teslim etmeliyiz.

Liberal kişiliğin çabası “solda kirli çamaşır” buluş çıkarmaktır

Liberal kişiliğin sözünün içeriğinin artık neredeyse herkesin malumu olan bir “formül”e dayandığını ve uzun uzadıya tartışmayı pek de hak etmeyen bir Türkiye toplumu analizi klişesini durmadan tekrarladığını söyleyebiliriz. Öyleyse, temel soru, liberal kişilik konuşuyor olmakla bize ne söylemektedir? Bu soruya çok çeşitli yönlerden cevap arayabiliriz. Ancak asıl cevabı psikoanalizden yardım alan bir ideoloji eleştirisi verebilir. Zira Ermeni soykırımı bahsinden solun “cezaevi suçlarına” zıplamak veya kendi desteklediği hükümetin bakanının “iyi ki kurtulduk Ermenilerden ve Rumlardan” demesinin kendi gazetesinde bile eleştirildiği bir zamanda hala solcuların ırkçılığından bahsetmek başka türlü zor analiz edilir. Biraz olsun vicdan veya biraz olsun izan veyahut da biraz olsun malumat sahibi olan bir insan, liberal kişiliğin sunduğu sol imgesinin Türkiye solunu-devrimci hareketini anlamak ve açıklamak için neredeyse hiçbir işe yaramayacağını teslim eder. Yeryüzünde ettiği son üç beş cümleden biri “yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” olan bir kişiyi ırkçılıkla suçlamak veya 1983-4’te Kürt hareketi ile beraber “Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi”ni kurmaya girişmiş bir harekette “faşist” damar keşfetmek veya gazete köşesindeki yazısına “12 Eylül’ün Solcu Generali” gibisinden bir başlık atıp “solcuları kollayan” generalden ve solcuların 12 Eylül’e destek vermesinden utanıp sıkılmadan dem vurmak gibi “semptomlar”, liberal kişiliğin sol analizinin kendisinin psikoanalize tabi tutulması gerektiğini gösteriyor. Bir “organik aydın” olan bu liberal kişilik bütün bunların farkındadır; ayrıca anti-semitizm, anti-sabetayizm vb. şeylerin soykütüğünün şimdi müttefiki olduğu muhafazakarlığın tarihinde nasıl kökleşmiş olduğunun da “bilgisi”ne sahiptir. Ama Cevat Rıfat Atilhan, Necip Fazıl veya Samiha Ayverdi okuyarak büyümüş şimdiki müttefiklerini değil de, Zap suyuna köprü yapmış devrimcileri “ırkçılıkları” ile yüzleşmeye, Mamak’ta “Saldırın aslanlarım!” diyen subayları değil de, o “aslanların” saldırdığı insanları gizli faşizanlıklarını-“Ergenekonculuklarını” itiraf etmeye çağırmakla meşguldür. Yukarıda da dediğimiz gibi, sinik bir kişilik olarak, “öyle olmadığını bilmekte ve fakat öyle olduğunu söylemeye devam etmektedir”. Liberal kişiliğin bu anlatısı, Türkiye toplumunun ve sol-devrimci hareketinin tarihine ilişkin bir “hatırlama biçimi”dir ve bizimki de dahil hiçbir hatırlama biçiminin olmadığı üzere, “masum” değildir. Bir “kolektif hafıza” yaratma edimi olduğu ölçüde, basitçe “çarpık” diyip geçilemez de. O yüzden de psikoanalize muhtaçtır.

Bunun bir psikoanaliz konusu değil, siyasal mücadele biçimi olduğunu da söyleyebiliriz elbette... Yine de, liberal kişiliğin, bugün itibarıyla siyasal güç ilişkilerinde esamesi okunmayan ve herhangi bir ciddi toplumsal veya siyasal nüfuz alanına sahip olduğunu söyleyemeyeceğimiz solu-devrimci hareketi dönüp dolaşıp kendine hedef seçmesini ve diline pelesenk etmesini basit bir siyasal rasyonel ile açıklayamayız... Psikoanalitik olarak, liberal kişiliğin solla olan derdi, müesses nizam ile “pek de mutlu olmayan beraberliğinin” huzursuzluklarını solculara “yansıtmak”, kendi ideolojik suç ortaklıklarını bastırmak için kefareti solcu keçilerin sırtına yüklemek, kendi vicdanının kirleniyor oluşunu “reaksiyon formasyonu” ile inkâr edip solda kirli çamaşır bulup çıkarmaktır belki de. Böylesi bir psişik mekanizma, Maraş’la yüzleşmekten bahseden liberal kişiliğin, bu bahsin hemen ardından orada katledilen insanların ve onları canları pahasına korumaya çalışan devrimcilerin de dahil olduğu bir siyasal geleneği cezaevlerindeki “vahşetiyle” yüzleşmeye çağırmasında kendini ele verir.

Kurt ile kuzu...

Liberal kişiliğin solla ilgili anlatısı akla La Fontaine’nin “Kurt ile Kuzu” masalını getiriyor. (Vaktiyle Neo-Kemalistler ile “ikinci cumhuriyetçiler” arasındaki ilişkiyi tartışırken de bu masala atıfta bulunmuştuk.) La Fontaine’nin bu masalını inceleyen M. Serres, masalda kurulan bu “oyun-mekanı”nın güçlü ile güçsüz, büyük ile küçük arasında bir hiyerarşi kurduğunu ve daha (en) güçlü, daha (en) büyük olanın daha (en) zayıf, daha (en) küçük olanı sanki kendisi zayıf veya mağdur olanmış gibi yaparak alt etmesine dayalı bir mantık içerdiğini ve bu mantığın doğa-insan ilişkilerinden siyasal güçler arasındaki ilişkilere kadar uzanan bir şekilde modernliğe içkin olduğunu söyler. Hasımları karşısındaki liberal kişilik de masaldaki kurt gibidir. Solcu-devrimci bütün bahanelerini boşa çıkarsa bile, onu yemek için bir bahane bulmakta kararlıdır. Dikkat çekici olan, tıpkı vaktiyle yazdığımız şekilde ikinci cumhuriyetçi karşısındaki neo-Kemalistin konumu gibi, liberal kişilik karşısındaki solcu-devrimci de savunmacı ve tepkisel bir konumdadır. Dolayısıyla, terimleri böyle konulan bir diyalogda veya zemini böyle kurulan bir ilişkide “kuzu” olarak solcuların-devrimcilerin kazanma şansı daha baştan yoktur.

Öyleyse asıl yapmamız gereken kurda dert anlatmaya çalışırken yem olmak değil, ormanın diğer “küçük”, “zayıf” hayvanlarıyla diyaloga girip “çoklukların”, “kitlelerin” gücüyle onu “tesirsiz” hale getirmektir. Kurdu kaçıracak olan onların çığlıklarının “ilahi şiddetidir”; kendisinden başka hiçbir şeyi göstermeyen, hiçbir şeyin aracı-temsili olmayan bir ses olarak ezilenlerin çığlığı... Ama kurdun yaptığını yapmayıp, “hakiki bir liberal” tavırla onun “yaşama hakkını” da teslim ederek.

Necmi Erdoğan

Odatv.com

21
0
0
Yorum Yaz