24 03 2011

Aydın Şimşek'le 'Bebek Patikleri'ni ve kısa öyküyü k

Aydın Şimşek'le 'Bebek Patikleri'ni ve kısa öyküyü konuştuk

'Yazar, kısa öyküde süren bir eylem içindedir'

Aydın Şimşek'in yeni kitabı Bebek Patikleri yayımlandı. Şimşek kitapta 'kısa öykü yapıcı değil aksine yıkıcı bir türdür, ilk saldırdığı yer sıradan, gündelik dil ve anlamlardır, bu nedenle de kısa anlatı türü yaygın dile, yaygın yazmaya ya da yayarak yazmaya olanak vermez. Diğer yandan kısa öykü nedenselliği (yani içeriksel gerçekliği) önce anlamaya, sonra da onu terk etmeye yönelmesi için her defasında okura kapalı bir zarf uzatır' diyor. Şimşek'le kitabı ve kısa öykünün neliği üzerine söyleştik.

Zeynep SÖNMEZ

-Yeni kitabınız, Bebek Patikleri'nin ismi çok manidar ama yine de bize bu ismin ne anlama geldiğini açıklar mısınız? 'Bebek Patikleri'yle ile kısa öykü nasıl bağdaşıyor?

- Bebek Patikleri bir alt başlık olarak kullanılıyor kitabın adında. Kısa öykü, yapısı gereği çokcul anlamlara sahip. Bu durum, kısa öykü metinlerinin kavranışını, kimi yan-üst odaklanmalara ve okumalara açık hale getiriyor. Boşlukların bırakıldığı yerlerde tembel ve düz okuru reddeden metinlerdir kısa öykü metinleri. Bu nedenle çözümleyici, analize dayalı bir arka plana yaslanmak kaçınılmaz gibi gözüküyor. Bir de buna kısa öykü yazarının dayandığı tarih bilinci ve şifreleme tekniği de eklendiğinde, okuru nasıl da kaotik bir ortamın beklediğini düşünün. İşte Bebek Patikleri, bu çoğulcu işbirliği ve işleyişe ustalıkla yaklaşmayı, yani kısa öykünün de çok ciddi bir tarihsel serüvene yaslandığını bilmeyi; eline kalemi her alanın, 'ben de kısa öykü yazdım' dediği şu günlerde, ustalara bir bakılması gerektiğini duyumsatma olarak yorumlanmalı. Hemingway'in, 'Yazdığım en güzel, en önemli öykü' dediği 'Bebek Patikleri' adlı öyküsü de, benim kitabımda bir uyarı imi olarak kullanılıyor.

'KISA ÖYKÜ, HIZI KUŞATMAYI AMAÇLIYOR'

- Yazınımızda bu türün tanınmasında ve yerleşmesinde çok emeğiniz var. Daha adı bile anılmazken, sizin 2000'lerin başında kısa öykü üzerine değinilerinizin ve çalışmalarınızın olduğunu biliyoruz. Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme adlı kitabınızda da önemli yer tutan bu çabalarınızın son halkası olarak karşımızda duruyor Bebek Patikleri. En başından beri kısa öyküye dikkat çekmeye çalıştınız. Bunun nedenlerine değinir misiniz?

- 2000'lerde kısa öykü üzerine ilk yazılarımı yazmış ve bu konuda hem kendi atölyemde hem de birçok konuşmamda, kısa öykünün geleceğin öykü dili içerisinde önemli bir yer tutacağına işaret etmiştim. Bunun elbette önemli bir nedeni de küreselleşme ve onun üretim biçimi olan hıza dayalı bir ekonomik-kültürel örgütlemeyi, başat ve neredeyse biricik seçenek hale getirmesiydi. Böyle olunca bu yeni ve biraz da baskılamaya yönelik kültürün kuşatma alanlarına başka bir yerden karşıtlık üretmek de kaçınılmazdı. Öykü dili bir yanıyla geleneğine dayalı deneysellikleri üretse de ileri uzağa yönelik bir dil de zorunlu oldu. İşte kısa öykü, hızı klasik yöntemlerle yavaşlatmak yerine, hızdan daha hızlı hareket ederek hızı kuşatmayı önüne koyuyor. Bu özelliğiyle de yazım disiplinleri içinde şiir kadar özgür bir üst dil ve politik bir yapı üstleniyor. Politik bilinci olmayanın kısa öykü yazma şansı da neredeyse yoktur denilebilir. Dünyadaki kısa öykü serüvenine bakıldığında bu politik dil, estetik yapının içinde çok net olarak görülecektir. Daha ilk adımda bilinmesi gereken, kısa öykünün modern ve postmodern bir döneme ait olduğu. O nedenle kısa öykünün kaynaklarına ve tarihsel süreçlerine ilişkin vurgular yaparken onu masallardan, mesellerden, kıssalardan, aforizmalardan, tablet yazılarından ve duvar yazılarından ayıracak bilince sahip olmak gerekiyor. Kendine kısa öykü yazarı adını takan birçok kişi hâlâ kısa öykü denildiğinde, folklorik olana, mitos anlatılara bakıyor. Bu durum 'okumaz yazar'lığın bir göstergesidir sadece. Kaldı ki 'kısa öykü' belli bir tanım içerisinde tutulamıyor. Sürekli deviniyor; kısa öykü ile anlattığımız ya da amaç edindiğimizle, nano öykü, durum öyküsü, fanzin öykü, birçok nedensellik üreterek birbirinden farklılaşıyor. Diğer yandan metinlerarasılık kavramının getirdiği olanaklarla birlikte metin türlerinin birbirine yakınlaşması, hatta iç içe girmesi, öykü-kısa öykü-durum öyküsü gibi türlerin çeşitlenmesini de güçlendirmiş gözüküyor. Bir de bunun yanına göstergelerarasılık kavramının gelmesiyle yazınsal sanatlarla görsel sanatların yakınlaşması, yer yer iç içe girmesi, klasik yazım anlayışlarının disiplinlerini aşındırmaya başlamış gözüküyor. Kısa öyküyü, hem metinlerarasılık anlamında hem de göstergelerarasılık anlamında bize sunduğu olanaklarla -özellikle de biçime getirdiği radikal kopuşlarla- artık geleneksel anlatıların bilgisiyle kavramamız olanaksız. Kısa öykü yazarı, daha yolun başında çok güçlü modern ve postmodern eğilimlerin baskısı altında olduğunu bilmek zorunda. Yoksa yazdıkları komik şeylerden, aforizmalardan öteye gidemez.

- Kitapta klasik anlatının unsurlarına öncelikle yer veriyor ve 'gerek klasik yaklaşımların, gerekse durumların tür olarak edebiyat hayatımızın zenginliği olduğunu, her iki anlayışla da ortaya konulacak ürünlerde aslolanın dil olduğunu' vurguluyor. Daha baştan klasik anlatıya hakkını teslim ediyorsunuz. Bu bağlamda, yazar ve okur açısından, durum öyküleri ya da kısa öykülere giden yolun klasik anlatının iyi bilinip kavranmış olmasından geçtiği mi düşünülmeli? Klasik anlatı süreçlerine yabancı kalmış bir kısa öykü yazarının ya da okurunun işi zor mu sizce?

- Elbette böyle düşünüyorum. Bir öykü yazarının daha yola çıkarken kendisini ne büyük bir birikimin beklediğini bilmesi gerekiyor. Özellikle de modern-kentleşme sürecinde romanla birlikte, öykünün de çok büyük değişimler, dönüşümler geçirdiğini anımsarsak, bütün bu süreçlerde neler denemiş öykücüler, öykünün yapısal özelliklerinde ne gibi değişimler oluşmuş, tüm bunları bilmek gerek. Yoksa 'kısa öykü yazarı' her gün kendisine bir şeyler ekleyen, kendi içerisinde giderek bölümlenerek, küçülerek, dil bağlamında da yeni sorunları önümüze koyan bir türü nasıl kavrayacak ve yazdıkları gerçek anlamda nasıl bir 'kısa öykü' olacak? Öyleyse bu değişimin bir maddi temele gereksinim duyması da kaçınılmaz. Kavram kuşatıcı, sınırlayıcı değilse oradan bir anlam üretmemiz neredeyse olanaksız gözüküyor. İşte kuşatıcı, sınırlayıcı bir maddi temel arıyorsak, bunu klasik öykünün dinamiklerinden bulup çıkaracağız, çünkü klasik öyküde de boşluk bırakmalar, şifrelemeler, zaman atlamaları yapmalar, açıklama katmadan anlatma teknikleri var ve uygulanıyor. Bu tekniklerin kısa öyküde de olması, dikkat edilmesi ve gözden kaçırılmaması gereken bir durum. Salt bu bağlamda bile bir kısa öykü yazarının, klasik metin kurgusunun içinde yeterince olgunlaşması gerekir.


'SÜREKLİ DENEYSELLİK, KISA ÖYKÜYÜ DEVRİMCİ KILAR'

- Kısa öykünün dayandığı temeller ve tarihçesi, dünyadaki ideolojik, politik, toplumsal ve kültürel olaylar ve sonuçlar bağlamında geniş olarak ele alınıyor kitapta. Modernizm ile birlikte ortaya çıkan bir tür olarak kısa öykünün, modernizme dahi karşı çıkan ve itiraz eden duruşunun, onun 'yıkıcı' bir tür olarak tanımlanmasında rol oynadığını biliyoruz. Bir kısa öykünün bu devrimci, yıkarak yapan tutumunu, düzyazının uzlaştırıcı bağlamı ve günümüzün çekinik toplumsal tepkilerini göz önüne alarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Kısa öykü söz konusu olunca karşımıza protest bir dil çıkar. Bu dilin birçok katmandan oluşması da kaçınılmaz. Böyle olunca da estetik tutum kadar, etik-politik bir tutum metnin içinde sezgisel olarak aranmalı. İşte bu nedenle açık işaretleme yerine örtük şifrelemenin dili daha belirgin. Bu etik örgülenme, metnin hedef aldığını içinde barındırır. Bir klasik anlatı ya da öykü, sömürünün kötülüğünden, sermayenin yarattığı haksızlıklardan ve yabancılaşmadan, bunların nedenlerinden kurgunun mekan-izlek çatısında ayrıntılarıyla bahsederken, kısa öykü köşedeki benzin istasyonunu hiçbir açıklama katmadan havaya uçurmayı önerir. Bunu yaparken de nedenselliği bir şeye indirgeyerek duyumsatır. Yani, okura zihinsel-imgesel bir tasarım sunar; bu tasarımı tamamlayacak olan ise okurdur. Kısa öykü yazarı, klasik öykü yazarından bu nedenle de ayrılır; okur için tek bir bakış açısı yerine, çoklu yapı ve eksiltili bir proje sunar. Bu durumda yazar süren bir eylem içindedir, metin süren bir eylemdedir ve okur tamamlanmamış bu eylemin bir parçasıdır artık. Eylemsellik ve süreğenlik iç içeyse, söz konusu olan teorize edilmiş bilgi değil, sürekli deneysellik çalışmasıdır. İşte budur kısa öyküyü devrimci kılan.

- Neden ele avuca sığmıyor?

- Çünkü sadece günceli değil, geleceği de kendine dahil ediyor. Düşlerimizin önünde gidiyor, bilgimizin sınırlarını aşıp kendi kafasına göre takılıyor. Her yere kulağını ve burnunu dayıyor. Durmuyor, gezgin. Serüvenci hatta. Fantastik. Hem çıplak, hem özgür, hem de salt kendisi. Diğer yandan metinlerarasılığa çok gönderme yapıyor; yer yer de hem metinlerarasılık, hem de göstergelerarasılığı kısa bir zaman içinde ve fakat psikolojik bir içerikle önümüze getiriveriyor. Sanatın diğer disiplinlerine kendisini dayatıyor. Mimaride, müzikte, resimde, tiyatroda kısalığı zorluyor, minimalizmi başat ilan ediyor. Zamanı yok saymıyor; zamanın ruhunu yine insancıl içerikli görüyor, hatta bunda ısrar ediyor. Yabancılaşmayı, yabancılaşmanın argümanlarıyla teşhir ediyor, sıradanlığa kapılarını kapatıyor. Daha birçok şey yapıyor ama dili şeyleştirmiyor.

Bebek Patikleri/ Aydın Şimşek/ Kanguru Yayınları/ 112 s.

Cumhuriyet Kitap 2011-03-24

Bir Orhan Kemal incelemesi

Orhan Kemal romanlarının sosyolojik analizi

Sosyolog M. Nuri Gültekin'in yazdığı, Orhan Kemal'in Romanlarında Modernleşme, Birey ve Gündelik Hayat, Kemal'in kitaplarına yansıyan Çukurova gerçekliğinin sosyolojik bir analizine yöneliyor. Kitap, Kemal'in eserlerini sosyolojik bir analizine girişen ilk çalışma olma özelliği de taşıyor.

Ali ARİF

Jonh Steinbeck'in Gazap Üzümleri romanı, ABD tarımındaki kapitalistleşmenin, genel anlamda Batı Avrupa'daki kapitalistleşme deneyimlerini takip ettiğini; bu deneyimin genel anlamda geleneksel üretim ilişkilerinin ve toplumsal yapıların yıkılmasına dayandığı söylenebilir. Oysaki Türkiye -özellikle Çukurova- tarım ve sanayisindeki kapitalistleşme ABD ve Batı Avrupa deneyimlerinden farklı özellikler gösterir. Bu farklılığın izlerinin en iyi takip edilebileceği yerlerden biri de Orhan Kemal'in Çukurova üzerine yazdığı eserleri.

Orhan Kemal'in Çukurova üzerine kaleme aldığı eserlerinde, Türkiye kapitalistleşmesinin belli bir sürecinde beliren, bölgesel olmasına rağmen, Türkiye'nin hemen hemen her yerinden insanları çalışmak ve yatırım yapmak için sermayeyi çeken bu bölgedeki kapitalistleşmenin ülkenin her yerindeki toplumsal ve ekonomik yapıları az veya çok dönüştürdüğü, bu bölgenin aynı zamanda, Türkiye'nin bir aynası haline geldiği görülür.

'ZİNCİRLERİNDEN BAŞKAKAYBEDECEĞİ ŞEYİ OLANLAR'

Kemal'in Çukurova üzerine olan romanlarında çeşitli Balkan bölgelerinden gelen göçmen de Ermeni, Doğulu Kürt, İzmirli veya Sivaslı işçi ya da Adana'nın kent dokusunun bir parçası olan Araplar da vardır. Bu bölgesel kapitalistleşme, bir yönüyle Türkiye'nin aynasıyken öte yandan, kendine özgü dinamikler de barındırır. Bu kapitalistleşmede yer bulan hem ulusal hem de yerel dinamiklerin birbirleri arasındaki çelişkileri, çatışmaları ve ilişkilerinin yarattığı cümbüş, Kemal'in romanlarında kendini hissettirir. Yani Türkiye tarım ve sanayisindeki kapitalistleşme, bu kapitalistleşmenin bir laboratuvarı haline gelen Çukurova deneyiminin içsel ve dışsal özelliklerin en iyi anlaşılacağı kaynak, belki de Orhan Kemal romanlarıdır. Bu nedenle yalnızca okuyucuyu ya da edebiyat eleştirmenlerini değil, sosyologları ve iktisatçıları da ilgilendirir. Dolayısıyla, Orhan Kemal'in romanlarını okumadan Türkiye'deki kapitalistleşmeyi ve bu kapitalistleşmenin toplumsal hayatta yarattığı dönüşümü anlamak zordur, hatta mümkün değil.

Kemal'in eserlerinden ve M. Nuri Gültekin'in Orhan Kemal'in Romanlarında Modernleşme, Birey ve Gündelik Hayat adlı kitabından da anlaşıldığı gibi Çukurova'daki kapitalistleşme, geleneksel sınıfsal ilişkilerin tümden yok olması üzerinden gerçekleşmemiş bilakis, geleneksel sınıfsal ilişkiler, egemenlik mekanizması ve cemaat yapılarının (burada dinsel cemaatleri değil, Durkheim'in ifadesiyle modern öncesi cemaat toplum türünü kastediyorum) aktörlerinden bazıları konumlarını kaybederken bazı cemaat yapıları ve onun aktörleri dönüşerek kapitalist sisteme entegre olmuştur.

Bu işçileşememenin bazı sebepleri var. İlki, bu işçiler çok kötü koşullarda çalışmalarına rağmen 'zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri vardır.' Çünkü çevre bölgelerden ve Türkiye'nin değişik yerlerinden buraya çalışmaya gelen işçiler, genellikle geçici olarak çalışmaya geliyor ve bu yüzden geleneksel yaşam alanlarından kopuyordu. Yani Batı Avrupa ve ABD'de görüldüğü gibi geleneksel sınıf ilişkileri ve yaşam alanlarının tümden altüst edilmesi üzerinden oluşan bir işçileşme söz konusu değil. Örneğin Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde isimli romanının kahramanları olan üç işçi, Sivas'ın bir köyünden ailelerini geride bırakıp çalışmak için Çukurova'ya gelir ve amaçları da para biriktirip geri dönmektir. Bu nedenle, fabrikanın bulunduğu mekâna ailesiyle birlikte bağlı olmayan, bütün hayatını fabrikadan aldığı ücretle idame ettirmeyen ve 'zincirlerinden başka kaybedeceği şeyi olan' bu insanların işçi sınıfı bilincine sahip olamayacağı kesin. Zaten hem Kemal'in romanlarından hem Gültekin'in analizlerinden bu insanların işçi sınıfı bilincine sahip olmadığı görülür.

İşçi sınıfı bilincinin oluşmasının önündeki bir diğer engel, geleneksel hemşerilik bağları. Bereketli Topraklar Üzerinde'de Sivas'tan göçen üç işçi, Sivaslı bir fabrika sahibinin yanında iş bulur ve özellikle Yusuf adındaki karakter, Sivaslı patron hemşerisine manevi bağlıdır. İşçi sınıfı bilincine sahip kişiler, sayıları az ve genel işçi kitlesi üzerindeki etkileri sınırlı olsa da teknik bilgiye sahip olan uzman işçilerdir. 'Yazarın pek çok romanında gördüğümüz, bilinç sahibi, genelde teknik işlerden anlayan işçi tiplerine burada da (Hanımın Çiftliği) rastlarız. Bunlar her açıdan çevrelerindeki işleyişten ayrılan bireylerdir. Dünyadan haberdar, kitap okuyan, ağırbaşlı olgun kimseler olarak betimlenirler. 'Aydın' diyebileceğimiz, yol gösteren, gerçek çıkarının bilincinde bireylerdir.' (Gültekin, s. 137)

'ELCİ' AĞALAR

Çukurova'daki kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı tüm katmanlar, bu katmanlardaki aktörlerin geldikleri kökenler ve aktörler arasındaki ilişikiler tüm canlılığıyla Kemal'in romanlarına yansır. Sosyalist bir dünya görüşüne sahip olan Kemal, romanlarında zorla sınıf bilincine sahip olan bir işçi sınıfı ya da saf karakterize olmuş bir burjuva sınıfı ya da bu iki sınıf arasındaki çatışma oluşturma çabası içine girmez. Olanı olduğu gibi verir ve bu yönüyle toplumsal hayatın içindeki cümbüş, doğrudan onun eserlerine taşınır.

Örneğin Eskici ve Oğulları'nın ihtiyar karakteri, kapitalistleşmeye entegre olamamış eski bir toprak ağasının çocuğudur ve aile en nihayetinde işçileşir. Romanda ayrıca, bu konum kaybetme ve işçileşmenin aile fertleri, özellikle ana karakter olan eskici üzerindeki travmatik etkileri de irdelenir. Ancak eskici, burada kendi çöküşünün gerçek müsebbibi olan kapitalist sistemi sorumlu tutacak bir bilince sahip değildir. Ona göre ayakkabı tamirciliği yaptığı işlerini kaybetmesinin nedeni, Balkan göçmenleri ve hemen karşısında onunla aynı işi yapmak için dükkân açan Balkan göçmenidir. (Gültekin, s. 65-88)

Ancak geçmişin egemen sınıfı olan toprak ağaları, kapitalistleşmeyle konumlarını kaybetmez. Çoğu ya yeni süreçte toprak ağalığından kapitalistliğe evrilmiş ya da fabrika ve tarlada işçi ile patron arasında ara bir konum olan 'elci' olmuştur. Bu elci -Antakya'da bunlara çavuş derler- kavramı Çukurova -belki de Türkiye- kapitalistleşmesinin kilit kavramlarından biri. Bu kavram, bir yandan geçmiş egemenlerin yeni kapitalist sisteme entegrasyonuna, öte yandan bir işletmede çalışan işçilerin toplu hareket edip bir sınıf bilincine ulaşamamasının önündeki önemli bir engele denk düşer. Kemal'in romanlarında 'elci' tiplere sık sık rastlanır. 'Makineleşmenin hız kazanmadığı dönemlerde büyük toprak sahipleri, aracılarla 'elcilerle' ırgat toplamaktaydılar.

Romanda (Hanımın Çiftliği), bu büyük toprak sahiplerini Muzaffer Bey ile yansıtır. Kır kent ayrımından söz etmek yerine daha karmaşık bir ilişkiden söz edebiliriz. Her zaman köylerindeki yetersiz topraklarda çalışamayanlar, özellikle kentteki fabrikalarda iş bulamayan insanlar, işsizler, mevsimine göre tarım alanlarına taşınır. Bu durum Cemşir, Berber Reşit, Hamza ya da Muzaffer Bey'in yeğeni Ramazan gibi sömürücü karakterler de yaratır. Neredeyse kölelik koşullarında çalışan insanların emeği, piramidin en üst tabakasından alta doğru uzanan bir silsileyle sömürülür. Yazar, bunun tarım ve sanayinin çok güçlü bir olgusu olduğunu yansıtır.' (Gültekin, s. 140)

Elciler, en genel anlatımla geçmiş zamanların egemen sınıflarının konumunu kaybeden ama yerel halk üzerindeki simgesel nüfuzunu devam ettiren bireylerden oluşur ve geçmişten getirilen bu bireysel nüfuz, kapitalist işletmelere işçi toplamak için kullanılır. Bu sistemde işçi patrona değil, elciye bağlıdır ve işçilerin ücretleri doğrudan işçilere değil, bu elcilere verilir. Elciler, bu ücretlerden kendilerine pay ayırdıktan sonra işçilere dağıtır. Burada işçiler, patronun yanında elci tarafından da sömürülür ve patron ile işçi arasında 'geleneksel' bir dolaşım oluşturur. Yani modern işletmede olduğu gibi işçi kendi emeğini özgürce satmaz, işçi -veya işçi örgütü olan sendika- ile patron arasında doğrudan bir ilişki ve pazarlık yoktur. İşçiler patrona değil elciye bağlı oldukları için işletmede çalışan işçiler arasında bir birlik kurulması zordur; aynı zamanda elci, getirmiş olduğu işçiler üzerinde geçmişten getirdiği simgesel nüfuza dayalı etkisini kullanarak işletmede işçiler arasında birlik oluşmasını daha da zorlaştırır. Elcilere dayalı bu işletme mantığı hâlâ Antakya civarında bulunan uluslararası arenada iş gören yaş meyve-sebze ambarlarında devam eder.

YENİ YAPIYA UYUM

Eski geleneksel yapı egemenlerinden bazıları, yeni yapıya uyum sağlayıp kapitalist işletme sahibi olmuştur. Kemal'in Cemile romanındaki Numan Şerif Bey karakteri, öyle bir tiptir. Aristokrat aile kökeninden gelen Numan Şerif Bey, fabrikada Kadir Ağa'nın ortağıdır. Hanımın Çiftliği'ndeki Muzaffer Bey de öyle. Ancak bu sınıf üyelerinin kapitalist davranış kalıplarını içselleştirmesi zordur ve fabrika sahibi olmalarına rağmen parasal işlere mesafelidir: 'Muzaffer Bey, o kadar geniş arazi ve gelire rağmen, yatırım yapmayı ve sanayiye doğru genişlemeyi düşünmez; onun düşündüğü, topraktan onun adına kazanılan paranın Avrupa'da harcanmasıdır. Onun serveti kazanılmış değil, verilmiştir. Bütün ahlaki ve dini değerleriyle, içinde yaşadığı toplumdan farklılaşmıştır. Bunlar, toprak mülkiyetinden gelen gücün kullanımıdır.' (Gültekin, s. 145)

Kemal'in romanlarının diğer bir güzelliği, romanda yer verdiği karakterlerin konuşmalarını geldiği bölgenin şivesiyle vermesi. Yani o zamanın Çukurovası'nda var olan etnik ve kültürel çeşitliliğin dilsel görünümleri romanlarına olduğu gibi yansır.

Gültekin'in eseri, Kemal'in romanları ile ilgili burada değindiğimiz veya değinemediğimiz birçok konuya sosyolojik bir perspektifle yaklaşırken bu romanların işlediği konuların, Türkiye'nin toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğunu bize anlatıyor.

Orhan Kemal'in Romanlarında Modernleşme, Birey ve Gündelik Hayat/ Mehmet Nuri Gültekin/ Everest Yayınları/ 274 s.

Cumhuriyet Kitap 2011-03-24

Pelin Buzluk'tan taze öyküler

Deli Bal

Pelin Buzluk, 2010 Yaşar Nabi Gençlik Ödülleri, Öykü Ödülü'nü Deli Bal ile kazandı. Kitapta, gerçeği, gerçeküstünün olanaklarıyla yeniden üreten alegorik öyküler, 'var olmak için görülmek' ile 'hayatta kalmak için görülmemek ve varoluş hakkından vazgeçmek' temaları arasında gidip gelen bir sarkaç üzerinde.

Pınar ŞENEL

Deli Bal'da, rotasına dizilmiş on öykü, yabancılaşma, ötekileşme, yüzleşme, seçim ve kendini yeniden kurma izleklerini taşıyor. Bu tanıdık izleklerde Pelin Buzluk'un ayırt edici özelliği, çok çarpıcı imgeler yaratmasında ve bir ilk kitaptan beklenmeyecek ölçüde usta yazarlığında.

İlk öykü 'Sürek' ve ardından gelen '62 Tavşanı', özne-nesne olma durumu açısından tersinlemeli katlanan iki sürek avı öyküsü olarak, kitabın 'hayatta kalmak için varoluş hakkından ödün verme' temasını başlatırken; özne-nesne ilişkisini sorgulayan 'Seyirciler Yokuşu' da, 'var olmak için görünür olma' temasını başlatıyor ve bunlar, sürgün edilmişler üzerinden anlatılıyor.

Kafka'dan 'kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı' epigrafı ile başlayan 'Kafes', başkası olarak yeniden doğmaya karar veren birinin öyküsünü anlatırken, 'ben' demek istediğimiz şeyin aslında karşılaşma fırsatı bulamadığımız birisi olduğu önermesini işliyor.

'Göz Hareketleri', bir grup profesyonel yas tutucunun hikâyesi. Onlar için ölüm meslek gereği döktüğü taklit gözyaşlarıyken, içlerinden birini kaybettiklerinde, ölümü bildikleri anlamının dışında algılayamayışları, susmak zorunda kalışları anlatan esaslı bir yabancılaşma öyküsü.

'Gecenin El Yazısı', 'Yaşama uğraşımızda tek bir seyirciye (kendimize) oynayan kör bir oyuncu olabilir miyiz acaba?' sorusunu soruyor. Peki, yansımasını kendi aynamızdan bile sakladığımız bir çirkinlikse varlığımız? Görülmeme itkisi, nasıl uzlaşır, içimizde uluyan görülme arzusuyla? '2.9 Saniye', bu paradoksta kendini kahredercesine aşağılayan, bu aşağılamayla katharsis'e ulaşan öykü kişisinin psikolojik çözümüyle dikkat çeken bir öykü.

Göstergelerinin birbiriyle tam örtüşmeyen yan anlamlara açılması nedeniyle bildirisi biraz karışık da olsa 'Refüj', diğerleri kadar etkileyici bir öykü. Harikalar diyarında ötekileşene yer yoktur, hayatta kalmanın yolu, yabancılaşmadır. Halk denen akıntılı denizi yarıp 'karşıya geçmek' çok zordur: 'Renk renk otomobillerdeki koltuklarda oturan yüzleri bir çakımlık görüp yitirmek baş döndürücü bir hal almıştı (') Birden, bütün araçların sürücülerinin de, yan ve arka koltuklarda oturanların da aynı yüze sahip olduklarını fark etti. Hemen arkasına dönüp yolun diğer yönündeki araçların yolcularını da görmek istedi. Ancak görüntüler buğuluydu, aradan yıllar geçmişti.'

Kitabın son öyküsü 'Puslu Bahçe', yırtıcı hayvanlarla dolu bir ormanın kıyısında, ormandan kopartılmış gibi görünen bir ağacın gölgesinde geçer. Büyüklerin dünyasındaki nefret, küçük Esme'nin dünyasında bir hasrete karşılık gelir: 'Esme, ardından koşarken kamyonetin arkasına yapıştırılmış süs aynalarında kendini görmüştü. Kendini geride bırakan kendini ve bir yanını da o aynalarda babasıyla göndermişti, peşinden koşan Esme olarak.' Gerçek ile taklidi izleğini, gerçek ile sureti izleğine taşıyan öyküde, bir suret bir gerçeğin yerini alacak, aradığını bulduğu an kaybeden Esme, kendisini büyüten bir edimle seçme hakkını kullanacaktır.

Benim için kitabın en kışkırtıcı öyküsü '62 Tavşanı.' Bir öykünün, devamını ya da çeşitlemesini okuma ve yazma isteği uyandırması, okuyucunun zihnini, yaratıcı düş gücünü adeta bir zemberek gibi uyarması heyecan verici bir sanat olayı. Öykülerin birini diğerinden ayırmak zor ama yine benim için, kitabın en güzel öyküsü Sadık Hidayet'in anısına yazılmış 'Aynanın Sonu.' Öykülerin yaratacağı heyecandan çalmamak ve ne kadar çarpıcı alegorilerle örülü olduğunu okuyucuların keşif serüvenine bırakmak için öykü özetleri vermekten özellikle kaçındığımdan 'Aynanın Sonu' için, sürrealist öykü evreninde, tahmin ötesi sıra dışılıkta bir öykü kişisi ve unutulmaz imgeler olduğunu söylemekle yetineceğim. Her bir cümlesi tek okumayla bitmeyecek kadar derin ve üzerine düşünmek isteyeceğimiz çıkarımlarla yüklü öykü, Pelin Buzluk'un şimdiden ne kadar usta bir yazar olduğunu gösteriyor.

Deli Bal/ Pelin Buzluk/ Varlık Yayınları/ 64 s.

Cumhuriyet Kitap 2011-03-24

Fatma Gürel'le 'İki Demli Çay'

'Deneye yanıla bugüne geldik'

Fatma Gürel'in ikinci romanı İki Demli Çay, bir yol hikâyesi. İnsanlığın çağlardır değişmeyen bu soruları, romanın kahramını genç kız için de geçerli. 2001'deki kriz günlerinde, İstanbul'dan Anadolu'ya hiç beklenmedik bir yolculuk yapmak zorunda kalan genç kız için bu aynı zamanda kendi iç dünyasına da bir yolculuk anlamına da geliyor. İyi yetişmiş bir gencin; insani değerlerini yitirmiş kentlilerle, eğitimsiz köylüler arasında yaşadığı sancılı yalnızlık, Anadolu'nun eşsiz atmosferinde karşılaştığı şaşırtıcı olaylar ve beklenmedik biçimde karşısına çıkan aşkın heyecanı bu yolculukta ona eşlik ediyor. Gürel'le romanını konuştuk.

Tansu BELE

-Fatma Gürel'i bir öykü yazarı olarak tanıdık. 1970'li yıllardan bu yana yayımlanan öykülerin var. Bu alanda birkaç önemli ödülün sahibi de oldun. Son yıllardaysa romana yöneldin. İlk romanın 36 Baharı'nın tarihine bakıyorum 2000. Sonra ikinci romanın yayımlandı. Peki, neden romana yöneldin?

- Aslında bu yönelme içimde hep olan bir şeydi. Ama ben öyküye öncelik vererek bu isteğimi erteledim durdum. Edebiyatla ilişkim çok genç yaşlarımda başladı ve gözüm hep romandaydı. Öyküyü; yazılması daha kolay bir tür zannediyor ve onunla başlamanın doğru olacağını düşünüyordum en başlarda. İnsan işin içine girince hiç de kolay olmadığını, pek çok incelikli, güç bir alanın varlığını anlıyor. Yeni bir öykü, yeni bir deneme derken zaman geçiyor. Sonunda galiba roman yazma vaktimin geldiğine karar verdim ve ilk kitabımı yayımladım. Şimdi de ikinci romanımı. Edebiyat deyince birçok türü akla geliyor ama roman ve şiir bence ilk sırada olmalı. Çünkü en az iki yüz sayfalık bir metin pek çok şeyi ortaya dökmeye elverişli. Hayal gücü, akıl, sezgi, bilgi, dünya görüşü ve yetenek. Roman hepsinin bileşkesi. Okuyucu için de bu nedenle daha doyurucu, daha derinlikli, daha çok güzellik sunabilen bir tür. Romanı seviyorum.

'İNSANIMIZI VE YURDUMUZU SEVMEK İÇİN YÜZLERCE NEDENİM VAR'

- Roman yazmak seni nasıl etkiledi? Öyküyü bıraktın mı?

- Hem zorlandım hem de çok hoşuma gitti. Yazar olduğumu duyumsadım. Şimdi yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Öyküyü elbette bırakmadım. Bazen gelip, önümde durup beni yaz diyen öyküler oluyor. Kimisi dergilerde yayımlanıyor. Yeni bir öykü dosyası oluştu bile. Ama asıl amacım roman yazmak. Söylemek istediklerimi iyi ileten, kitapla baş başayken, okurun dünya ile ilişkisini kesecek edebi tatlar veren romanlar yazmak isterim.

- Seni öykü yazarı olarak, ülkesini ve insanını sıcak bir sevgiyle seven Anadolu'nun Ege kıyılarını, Anadolu insanını büyük bir duyarlılıkla anlatan yazar kimliğinle tanımıştık. İki romanında da aynı duyarlılığı sürdürdüğünü gördüm. 36 Baharı'nda Atatürk dönemi Cumhuriyet Türkiyesi'nin aydınlık insanlarını büyük bir sevecenlikle konu edinirken ikinci romanın İki Demli Çay'da günümüz genç kuşaklarını ele alıyorsun. Güncel nedenlerle ülkesinden kopan, başka ülkelerde eğitim alan ve yaşayan gençlerin Anadolu'yu yüreklerinde yeniden bulgulamasının romanı sanki bu. Bana çağdaş bir 'Çalıkuşu' gibi geldi. Elbette ondan apayrı bir yapıt ama genç kuşakların Anadolu'ya açılımı bende bu çağrışımı yaptı. Bütünüyle 'yerli' bir roman bu. Yapıtlarındaki bu duyarlılık konusunda neler söyleyeceksin?

- İnsanımızı ve yurdumuzu sevmem için yüzlerce nedenim var. O duygularla büyüdüm. Bu elbette yapıtlarıma da yansıyor. İlk romanım 36 Baharı, Halkevinde yaşanan bir aşk ekseninde, Ege'de benim doğum yerim olan Edremit'te geçer. Aydınlanma'nın romanıdır. Çok önemli ve etkin bir kurum olan Halkevleri Türk edebiyatında hiç yer almamış. Belki var da ben bilmiyorum. Bu kitap o bakımdan bir ilk. Ayrıca bazı yazınsal yenilikler denediğim, sevdiğim bir romanımdır. Edebiyat çevrelerinden çok iyi yansımaları oldu. İki Demli Çay ise yakın zamanda (2001'de) geçen bir yol hikâyesi. İlkinin tersi bir görüntü içinde geçiyor. Hep birlikte, aynı gelişmeyi gösterememiş, Aydınlanmayı tamamlayamamış toplumlardaki bireylerin yaşadıkları yalnızlıklar ve acılar. 'Çağdaş Çalıkuşu' tanımını çok sevdim. Teşekkür ederim. Sonuçta ben bu toprakların insanıyım. Yazdıklarıma da bendeki birikim yansıyor. Yabancı edebiyatı elimden geldiğince iyi izlemeye çalışıyorum ama yazarken kendi içimden geleni kullanıyorum. Çünkü bence içtenlik çok önemli.

- İki Demli Çay, teknik açıdan da değişik; çağdaş roman anlayışında. Ayrıca ilk romanını da gerek kurgu gerekse anlatı yönlerinden aşmış görünüyor. Bu konuda neler söylemek istersin?

- Aşmış sözcüğü beni çok sevindirir. Dilerim bu nesnel bir değerlendirmedir. Çünkü ben ne zaman yeni bir öyküyü ya da romanı yazmaya başlasam hep; nasıl yapsam nasıl etsem de bir önceki yazdığımdan daha iyi olsa diye düşünürüm. Kafa patlatırım. Sayfalarca yazıp yazıp atarım. Kendimi yinelemekten çok korkarım. Bu benim en çekindiğim şey. Birbirinin kopyası yazılar, öyküler ve romanlar. Çeşitlilik ve yenilik sanatın vazgeçilmez ilkeleri.

- Romanında eleştireceğim tek yön, Fransız tiplemenin fazla iç dünyasına girilmemesi. Bana biraz yüzeysel kalmış gibi geldi, çünkü onu (yani iç dünyasını, özel düşüncelerini) okura fazla açmıyorsun. Çok iyi işlenen Türk genç kızla (Zeynep) birlikte Anadolu yollarına çıkan Marcus'u biraz daha yakından tanımak isterdim. Oysa Marcus romana eklenmiş bir dekor olarak kalmış sanki. Ne dersin?

- Marcus romana katılmış bir yan karakter. O nedenle onun iç dünyasını, düşüncelerini biraz sınırlı tuttum ama yine de yeterince açtığımı düşünmüştüm. Kitabın basım aşamasında belki yüz sayfa kadar attım. Hep şu kaygıyı taşıyorum: Gereksiz, fazladan bir şey ya da daha önce bir yerlerde anlatılmış da yinelenen bir şey olmasın. Bu bana saygısızlık gibi geliyor. Hikâyeye yeni bir şey katacak mı anlattığım bu bölüm, hikayeyi ileri taşıyacak mı? Böyle düşünerek çok ayıklıyorum. Bazen belki fazla kaçırdığım da oluyor. Sanırım bu seçimimde aldığım teknik eğitimin de etkisi var.

'HER TÜRDE YAPIT HER DEVİRDE ORTAYA KONULABİLMELİ'

- Köklü bir geleneği ve yapılanması olan romanımızın geleceğine nasıl bakıyorsun? Özellikle toplumcu gerçekçi bakış açısının romanımızdan dışlandığı, Anadolu insanının artık konu edilmediği, dahası roman yazma işinin bile Amerikalarda öğrenildiği şu günlerde, roman sanatımızın geleceği ne olabilir sence?

- Romanımızın yapılanması ve geleceği adına umutsuz değilim. Çok sayıda yapıt ortaya çıkıyor. Çok yazan var. Elene elene zaman içinde üstte en büyükler kalacak. Böyle acılar çeken bir toplumda, yazarlar sırtını topluma nasıl dönebilir? Toplumcu gerçekçi romanlar dışlanıyor ama yerine konulanlar o boşluğu doldurabiliyor mu? Buna bakmalı. Bence her türde yapıt her devirde ortaya konulabilmeli. Ancak elbette yenilikler içermeli. Çok kullanılmış, çok eskimiş kalıplardan kaçmalı. Yazma işinin Amerika'da öğrenilmesine gelince: Orada ve öteki ileri ülkelerde her şey bilimsel yapılıyor, her işin okulu var. Şimdi bizde de başladı yazma kursları. Bu, özünde, yazma meraklısı gence bir kolaylık sağlıyor. Amerika'yı yeniden keşfetmek zorunda kalmıyor. Ancak sanat çok kişisel bir uğraş. Van Gogh akademiye mi gitti? Dostoyevski yazma kursuna mı katıldı? Eğitim, başlangıç noktasını biraz öne alabilir, kişiye zaman kazandırabilir ama ortaya konan yapıta çok katkı sağlayamaz gibi geliyor bana. Bizler kendi sezgilerimizle yola çıktık. Okuya okuya, deneye yanıla bugüne geldik.

- Yazının senin yaşamındaki yerini sorayım son olarak.

- Ben yazmayı hiçbir zaman bir hobi, bir vakit geçirme biçimi, bir rahatlama yolu olarak görmedim. Bazen şöyle düşünürüm. Alaaddin'nin Sihirli Lâmbası'ndaki Cin karşıma çıksa ve bana şöyle dese: 'Al sana masalsı, yeni bir hayat, düşünemeyeceğin kadar geniş olanaklar, nerede nasıl istersen.' O zaman ona sorardım 'Peki, orada yazmak da olacak mı?' Eğer cevabı 'Hayır bir tek o yok, zaten onca varsıllığın içinde ne diye yazmaya uğraşacaksın' derse, 'o zaman lâmbana geri dön' derdim. Yazının olmadığı bir yaşamı düşünemiyorum çünkü.

Oysa sen de çok iyi biliyorsun nasıl zor olduğunu. Yazmak kapanmaktır. Boş kâğıdın karşısında sancılar çekmektir. Göz nuru dökmektir. Üstelik getirisi de yok denecek kadar az. Ama ben hoşuma giden bir tümce ya da bir paragraf yazdığım gün uça uça dolaşıyorum. Yazdığım bir metin, bir okur tarafından tam istediğim gibi algılanmış, istediğim gibi tat vermişse, bunu duyduğum günü, farklı yaşıyorum. Bunlar hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak güzellikler. Edebiyatı çok önemsiyorum ve güzel yapıtlar ortaya koyan tüm yazarlara saygı duyuyorum.

İki Demli Çay/ Fatma Gürel/ Destek Yayınları/ 262 s.

Cumhuriyet Kitap 2011-03-24

305
0
0
Yorum Yaz