Kemalizm 3 / Ahmet Taner Kışlalı

10/11/2008 · Kategori: Kitap

    Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım din adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü "eski düzen"le çıkarları bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi, köklü değişimlere hep karşı çıkmış, dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi de "dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.
    Fransa'daki Müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas, Türk toplumunun dışından bir gözlemci olarak, bu konuda şöyle diyor: "Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için devrimine önce onlardan başladı. O, din adamlarının cehaletinden korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. Onun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası, dünyaya hakim bir Osmanlı İmparatorluğumu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğun çöküşüne de İslam'ın yanlış tanınması, yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam'a karşı değil..."
    Bir konuşmasında "Biz milliyetçiyiz ve dinimize saygılıyız" diyen Atatürk din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya koymuştu: "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki. din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir, işte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olamazdı."

    Mustafa Kemal, İslam dininin zamanla özünden uzaklaştığını, birçok yabancı öğenin -yorumlar ve boş inançlar olarak- işin içine girdiğini düşünüyordu. Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı kanısındaydı, ama bilerek, mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu: "Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. Türk Kuran'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın."

    "Laiklik" ile ilgili bölümde anlattığımız gibi, Müslüman Türk halkı, Kuran'ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına ancak laik cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe Ezan gene aynı ortamda gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra, tutucu, Kemalizme karşı güçlere verilen bir ödün olarak ortadan kalktı.

    Kemalizm, sırasıyla siyasal sistemi, hukuk sistemini, eğitim sistemini ve kültürü laikleştirdi. Bir İslam ülkesindeki ilk laik devlet böylece doğdu. Çok sayıdaki Müslüman ülke içinde tek çağdaş demokratik bir hukuk devletine sahip ülke Türkiye ise, bunun laiklikle bağlantısı olmadığını öne sürmek elbette ki olanaksızdır. Petrol gibi büyük ve kolay gelir kaynaklarına sahip olmadığı halde, Türkiye'nin Müslüman ülkeler içinde en sanayileşmişi, en ileri teknolojiye ve çağdaş ekonomiye sahip bulunanı oluşu da ayrıca düşündürücüdür!

    Geri kalmış ülkelerin genellikle kıt olan kaynakları içinde en bol malzeme insandır. Üstelik diğer kaynakları harekete geçirebilecek güç de gene o insan öğesidir. Bu nedenle, geri kalmış ülke devrimleri, her şeyden önce insanı değiştirmeye, daha etkili daha bilinçli bir "yeni insan" yaratmaya yönelik, insanın düşünüş ve davranış biçimlerini değiştirmeye yönelik bir "kültür devrimi" olmak zorundadır. Geri kalmış ülke devrimcileri, bu yeni insanı yaratabildikleri ölçüde başarıya ulaşırlar.

    Hiç kuşku yok ki, Mustafa Kemal, tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır. Dilde, dinde, hukukta, yazıda, giyside, eğitimde, tarihte yaptığı reformlar; bazıları bugün biçimsel görünse bile, inanılmaz boyuttaki bir kültür devriminin, bir bütün içinde çok anlamlı olan parçalarıdır. Osmanlı imparatorluğu içinde dili ve tarihi unutturulmuş, kendine güvenini yitirmiş bir halktan, çağdaş, başı dik, kendisiyle gurur duyan bir ulus yaratabilmiş olmanın ne büyük ve zor bir sonuç olduğunu bugün takdir edebilmek zordur.
    Napolyon, "Süngülerle her şey yapılabilir, ama üzerine oturulamaz." diyor. Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplumsal hareket, dayandığı toplum kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder, ne kadar büyük olursa olsun belirli bir toplusal tabana dayanmak zorundadır ve dayandığı, dayanmak zorunda kaldığı o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete geçirebilirse, o ölçüde başarılı sayılır
    Mustafa Kemal'in, birinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi: Asker-sivil bürokratlar, ulusal nitelikli, ama oldukça zayıf hu kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri. Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu, Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı. Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebildi. Ama örneğin sıra "toprak reformu"na geldiğinde, başaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı, hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de "toprak ağaları" idi. Kemalizmin başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920'lerin Türkiyesinin toplumsal-ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini göz önüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.
    Fransız araştırmacı François Georgeon şunları yazıyor: "Kemalizm, Avrupa dışında güçlü yankılar uyandırdı. Bugün Üçüncü Dünya adını verdiğimiz, Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya kadar uzanan alanda, Türkiye'nin 1919'dan sonraki atılımı ve uygulanan reformlar çoğunlukla tutku dolu hir dikkatle izlendi. Bağımsızlığı kazanmak, ekonomik-sosyal kalkınmayı sağlamak için uygulanacak reçetelerle ilgili olarak Kemalizmden alınacak dersler araştırıldı."
    İranlı muhaliflerden, Halkın Mücahitleri örgütünün önderi Mesut Racavi ise bir Türk gazetecisine şöyle diyor. "Ben istemez miyim İran da Türkiye gibi laik bir Müslümanlar ülkesi olsun? Ama benim ülkem sizinkinden yüzyıllarca geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı, Şah geldi. Siz çok şanslı bir ülkenin çocuğusunuz..."

***


    Kemalizmin bir ideoloji olarak çerçevesini çizdik" ve Kemalist Devrim'in temel özelliklerine değindikten sonra, bazı soruları teker teker yanıtlamakta yarar var.
    İlk soru, kavram ve o kavramların anlatılmasında kullanılan sözcüklerle ilgili: "Atatürkçülük" demek mi daha doğru, yoksa "Kemalizm" demek mi?
    İdeolojiler, toplumsal gereksinmeleri karşılayan, o gereksinmeleri duyan kesimlerce benimsenmiş, kendi içlerinde tutarlı inanç sistemleridir. Sağcı ideolojiler daha çok duygulara, solcu ideolojiler ise akla seslenirler. Kemalizm de, akla ve insancıl değerlere dayalı, "çağdaş" bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istencini yansıtan bir ideolojidir.
    Oysa, Atatürkçülük dendiğinde -böyle bir ideolojik kavramdan çok- bir kişiye yönelik hayranlık çağrışımı öne çıkıyor. Adeta bir "putlaştırma" eğilimi yansıyor. Hele "Atatürkçülük" adına, Atatürk'ün isminin arkasına saklanılarak yapılanlar düşünülünce, "yıpratılmış" olan bu sözcükten vazgeçmek daha doğru gözüküyor.
    Atatürkçülüğü, Atatürk'ün sağlığında -o günün koşularının gereği olarak- yaptıklarının "bekçiliği" biçiminde anlayanlar var. Bu Kemalizmin "tutucu" yorumudur ve "sürekli devrimci" özüne aykırıdır... Bir de -özellikle çok partili döneme geçtikten sonra- ülke yönetimine gelen ve Atatürk'e saygı duydukları halde Kemalizme "kısmen" karşı olanlar söz konusudur, işte "Atatürkçülük" sözcüğünün, bu iki kesimle ilgili olarak kullanılmasının daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.
    Kemalizm ise "ilerici" bir ideolojidir. Ne geçmişin bekçiliği ne de kalıplaşmış bir inanç sistemidir. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir.

    Yanıtlanması gereken ikinci soru da şu: Kemalizm için amaç "insan" mıdır, yoksa "devlet" mi? Kemalist devlet anlayışı "sivil toplum" özlemi ile çatışır mı, çatışmaz mı?
    Faşizmin ve hatta komünizmin tersine, Kemalizm için "devlet" sadece bir "araç"tı. Kemalist devletçilik, bir ideolojik tercihin değil, toplumsal bir zorunluluğun ürünü idi. Ne burjuva sınıfı ne de sömürgeleri olan bir toplumda, altyapıyı da temel sanayii de devlet kurdu. Bunu yaparken de, birkaç kuşağın emekçilerini, -Batı'daki gibi- ezmedi. Tersine, Batı'da "kan"la elde edilen hakları, kitlelere "ciddi bir istem" bile olmadan verdi.
    Anadolu Ajansı bir "devlet dairesi" olarak değil de bir anonim ortaklık olarak kurulduğunda, yıl 1925'ti. Anaparanın tümünü devlet koyduğu halde, payların yarısı çalışanlara verilmişti. Daha sonra Türkiye'de ilk radyoyu da kuracak olan Telgraf Telefon Anonim Şirketi 1927 yılında oluşturulduğunda, tüm payları özel kişilerindi, İş Bankası bir "özel girişim" örneği olarak kuruldu ve Atatürk de paydaşları arasında yer aldı.
    Mustafa Kemal, çok önem verdiği Türk Dil ve Tarih Kurumları için önerilen devletçi modelleri geri çevirmişti. Hatta Fransız Akademisi modelini bile uygun bulmamıştı. Birer dernek olarak yapılanmalarını sağlamakla yetinmedi; parasal açıdan da, devletten ve geleceğin siyasal iktidarlarından bağımsız kılmak için, onları kendi "mirasçıları" olarak belirledi.

    Bütün dünyada katılımcı demokrasinin, özerk kurumların moda olduğu bir dönemde mi yapıldı bunlar?
    Tam tersine... Her şeyin devletin içinde olduğu, aile dahil hiçbir kurumun devlet denetimi dışında kalamadığı, faşizmin ve komünizmin yükselme döneminde ve bu yöndeki telkinlere karşın yapıldı! Atatürk'ten 27 Mayıs Anayasasına, Türkiye'ye bağımsız ve demokratik kurum anlayışını Kemalistler getirdiler. Daha dünyada "sivil toplum" anlayışının bulunmadığı bir dönemde, son derece yoksul ve eğitimsiz bir toplumda, baskıcı geleneklere karşın, geleceğin "sivil toplum"unun tohumları birer birer atıldı.
    Oysa aynı dönemde, Max Weber bile demokrasiyi şöyle tanımlıyordu: "Demokraside, halk güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder 'Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin' der. Artık halk ve parti onun işine karışamazlar."
    Tüm yurdu bir ağ gibi saran halkevleri ve halkodaları, oldukça bağımsız ve demokratik bir yapıya sahiptiler. Köy Enstitüleri, bugünün yükseköğretim kurumlarında bile olmayan "katılımcı" ve demokratik bir ortam yaratmıştı. TRT'den üniversiteye kadar özerkliğin savunuculuğunu, hep Kemalizm geleneğini sürdürenler yaptılar. Eli sopalı devlet özlemi ile askersel yönetim dönemlerini değerlendirmeye çalışanlar ise hep Kemalizm karşıtlarıydı.

    Bir başka önemli soru da, Kemalizm ve demokrasi ile ilgili: Bazılarının öne sürdüğü gibi, gerçekten de Kemalizmin içinde "demokrasi" yok mu? Atatürk gerçek bir diktatör müydü?
    Ünlü siyaset bilimci Maurice Duverger'nin Kemalist "tek parti" yönetimini özenle incelediğini biliyoruz. Duverger, bu yönetim biçiminin, mutlak baskı rejiminden ulus egemenliğine geçişi sağlamak, demokratik rejimin gerektirdiği ortam ve koşulları hazırlamak ve sonunda tam bir demokrasiyi gerçekleştirmek amacına yöneldiği görüşündedir. Kemalizmin, demokrasi geleneği bulunmayan gelişmekte olan ülkeler için, demokrasiye hazırlanma ve geçiş yolunda "en uygun ideoloji" olduğunu savunmaktadır.

Mustafa Kemal ATATÜRK/ Bütün Eserleri 1- 15

22/12/2005 · Kategori: Kitap

Mustafa Kemal ATATÜRK/ Bütün Eserleri 1- 15 (Kaynak Yayınları, 1998- 2005)

 

Atatürk'ün Bütün Eserleri

Mustafa Kemal Atatürk'ün yazdığı, söylediği ve imzaladığı bütün belgeler biraraya getiriliyor. Böylece Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi süreci, bilim adamlarına, araştırmacılara, aydınlara, bütün yurttaşlara ve dünya kamuoyuna, özgün kaynaklardan, yanlışsız, eksiksiz ve yorumsuz olarak sunuluyor.

 

Projenin Kapsamı

Türkiye Devrimi'nin büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk'ün yazdığı, söylediği ve imzaladığı bütün belgeler biraraya getiriliyor. Böylece Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi süreci, bilim adamlarına, araştırmacılara, aydınlara, bütün yurttaşlara ve dünya kamuoyuna, özgün kaynaklardan, yanlışsız, eksiksiz ve yorumsuz olarak sunuluyor.

Neden "Atatürk'ün Bütün Eserleri"

Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı, 1908 Devrimi öncesinden 1938'de hayata göz yummasına kadar toplumumuzun devrim süreçleriyle iç içedir. Başında bulunduğu eylem, yalnız ulusal tarihimize damgasını vurmakla kalmamış, insanlık tarihinin yaratılmasına da önemli katkıda bulunmuştur. Atatürk'ün ağzından ve kaleminden çıkan sözcükler, önderliğini ettiği Cumhuriyet Devrimi'nin en önemli göstergeleridir. Atatürk'ün düşünce ve görüşleri tarihsel akış ve bütünlük içinde anlamlıdır.

Türkiye'de ilk kez

Atatürk'e ait bütün yazı ve konuşmaların tarih sırasıyla bir araya getiren bir çalışma ölümünden 60 yıl sonra ilk kez gerçekleştiriliyor.

Tarihin boşlukları doluyor

"Atatürk'ün Bütün Eserleri" yalnız bir derleme ve özgün metinlere göre düzeltme çalışması değildir. Bir araştırma ve keşif faaliyetidir.
Yurtiçinde ve yurtdışında, Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nden Sovyet Devlet Arşivi ve ABD Senatosu Kütüphanesine kadar, özel ve devlet arşivlerinde gizlenen ya da kıyıda köşede kalmış belgelere ulaşmak için özel bir çalışma yürütüldü. Yüzlerce belge, yazı, mektup, demeç, tutanak, görüşme ve konuşma biraraya getirildi. İlk kez yayımlanacak Atatürk'e ait bu belgeler, devrim tarihimizin yeniden yazılmasını gerektirecek ve tartışma yaratacak önemdedir.

Birikimli ve geniş uzman kadrosu

Bilimadamları ve araştırmacılardan oluşan 28 kişilik Danışma Kurulu'nun yanısıra, çok sayıda uzman araştırmacı, arşivci, çevirmen ve redaktör de eserin çalışmalarında görev almaktadır. Çalışmalar, Ankara ve İstanbul merkezli olmak üzere iki ana birimden yürütülmektedir.

Aracısız… Yorumsuz… Yanlışsız…

Geçmişte yayımlanmış çeşitli eserlerde bulunan hata, tahrifat ve eksikler düzeltildi.
Geniş bir arşiv taramasıyla belgelerin asıllarına ya da ilk kaynaklarına ulaşıldı.
Eski yazı metinlerin çevrimyazısı gerçekleştirildi
Özgün belgesi İngilizce, Almanca, Rusça, Fransızca ve diğer dillerden metinler dilimize yeniden çevrilerek karşılaştırıldı.
Özgün metin, 40 yaş aydın kuşağının Türkçesi temel alınarak, tarihi dokusu bozulmadan sadeleştirildi.
Yalnızca Atatürk'e ait olduğu kanıtlanmış metinlere yer verildi. Anılardaki aktarmalardan belgenin aslına ulaşmak için yararlanıldı.

Gelecek açısından güvence

Çekmecelerde, sandık odalarında, sahaflarda kaybolup gidecek çok özel ve değerli belgeler, fotoğraf ve kitaplar, Atatürk'ün bütün Eserleri çalışmasıyla toplanmakta ve korunmaktadır.
Bütün Cumhuriyet kuşaklarına, araştırmacılara, arşivcilere, Kemalist Devrim'in önder kadrolarının çocuklarına, torunlarına çağrıda bulunuyoruz. Olabildiğince eksiksiz bir eser yaratmak için ellerinde bulunan Atatürk'e ait belgelerin bir örneğini bize ulaştırmalarını diliyoruz. Katkıda bulunan herkesin adı eserin ilk sayfalarında yer alıyor.

2003 yılında tamamlanacak

Cumhuriyet tarihimizde böyle geniş çaplı bir derlemenin bugüne dek gerçekleştirilmemiş olması ve içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal sürecin dayatması, bizi bu çalışmanın biran önce bitirilmesi göreviyle karşı karşıya bırakmaktadır.
15 ciltlik eserin 2003 yılında tamamlanması hedeflenmektedir.

Devrimci gelenekle devrimci geleceği yaratmak

Devrimci gelecek, ancak devrimci geleneğin birikimiyle yaratılabilir.
Atatürk'ü bilmek ve anlamak, bir yönüyle 20. yüzyıl Türkiye'sini ve dünyasını inceleme ve açıklama çabasının bir gereğidir; diğer yönüyle 21. yüzyıl Türkiye'sini kurma mücadelesinin gereğidir.
20. yüzyılın devrimci yükselişinde, ezilen dünyanın ayağa kalkışını ateşleyen ve 21. yüzyılın büyük devrimci atılımlarına olağanüstü katkılarda bulunacak olan Türkiye halkına ve aydınlarına Atatürk'ün Bütün Eserleri'ni derin saygı ve bağlılıkla sunuyoruz.


Atatürk'ün Bütün Eserleri Danışma Kurulu

(Alfabetik soyadı sırasına göre)

M. Türker Acaroğlu
Prof. Dr. Feroz Ahmad
Prof. Dr. Sina Akşin
Talip Apaydın
Prof. Dr. Zeki Arıkan
Prof. Dr. İlhan Arsel
Ercüment Hüsnü Baki*
Nejat Birdoğan**
Muazzez İlmiye Çığ
Ali Dündar
Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü
Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı
Suphi Karaman
Prof. Dr. Nejat Kaymaz
Necdet Kurdakul
Em. Tümg. Turhan Olcaytu
Emin Özdemir
Sadık Perinçek**
Dr. Doğu Perinçek
Prof. Dr. Tülin Sağlamtunç
Zeki Sarıhan
Prof. Dr. Taner Timur
Prof. Dr. Şerafettin Turan
Gürbüz Tüfekçi
Memet Türkkan

* Atatürk'ün Bütün Eserleri'nin yayımına, binlerce sayfa eski yazı belgeyi
okuyarak büyük katkılarda bulunan Ercüment Hüsnü Baki'yi 23 Aralık 2001
tarihinde kaybettik. Sayın Hüsnü Baki, tüm kitaplığını Atatürk'ün Bütün
Eserleri'ne bağışlamıştı. Saygıyla anıyoruz.
** Sadık Perinçek'i 13 Eylül 2000, Nejat Birdoğan'ı 4 Mayıs 2001 tarihinde
kaybettik.

 

TÜRKİYE'NİN MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM SÜRECİ-1/ Kaynak Yayınları