Kemalizm 1 / Ahmet Taner Kışlalı

10/11/2008 · Kategori: Inceleme

e) Kemalizm

Kemalizm, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama, liberalizm ve sosyalizmden farklı olarak, geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle de, Kemalizmi iyi değerlendirebilmek için, geri kalmış ülke devrimlerinin gelişmiş ülke devrimlerinden farkını anlamak gerekir.
    Fransız Devrimi, evrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal-ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular (burjuvazi) yeni bir toplumsal sınıf olarak doğmuş, güçlenmiş, ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş, ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada söz konusu olan, eski kurumları yeni koşullara, yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır; değişen koşullarla, koşulların yarattığı gereksinmeleri karşılaması gereken kurumlar arasındaki çelişkileri gidermektir.
    Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler ise, belirli tarihsel koşullardan yararlanarak, bu toplumların evrimini hızlandırmak, bazı evreleri atlamak amacını taşır. Birinci grup ülkelerdeki devrimciler, koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izlemekle yetinmek durumundadırlar. Toplumun henüz ulaşamadığı bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak, böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadırlar. Kendilerinden çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alabilmek olanağına sahiptirler. Ama o devrimin doğal taşıyıcısı, itici gücü olan toplumsal sınıfın bulunmaması ya da çok güçsüz olması nedeniyle de işleri çok daha zordur. Ancak, eski düzenin savunucusu güçlerin -tarihsel nedenlerle- zayıflamış oldukları bir andan yararlanarak iktidara gelebilirler. Temel devrimci gücün yokluğunu ya da zayıflığını ise, ideolojiye büyük ağırlık vererek ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş "bilinçli" bir çekirdek güç oluşturarak telafi etmeye çalışırlar.
    Toplumlardaki güçler dengesinin değişmemesine karşın, eski güçler dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre biçimlenmiş olan kurumların değişmemekte direnmesi, devrimin nesnel (objektif) koşullarını oluşturur. Var olan bu düzeni eleştiren ve yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise, devrimin öznel (sübjektif) koşulu sayılabilir. Devrimi, bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin kırıp-dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan "devrimci bilinç", yani "bilinç" öğesidir.
    Evrim sonucu doğan devrimlerde, ideoloji evrime koşut olarak doğar, devrimci eylem içinde gelişir. Böyle bir devrimde ideolojinin ağırlığı, nesnel koşulların çok gerisinde kalır. Oysa geri kalmış ülkelerde nesnel koşullar yeterince oluşmamış olduğu için, ideolojinin önemi artar. İdeoloji, devrimi olanaklı kılan ortamdaki, somut koşullardaki eksikliği giderme, boşluğu doldurma işlevini üstlenir. Burada ideoloji, gene devrimci eylem içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte, devrim öncesinde hazır olarak vardır ve çoğunlukla da, ana çizgileriyle gelişmiş ülkelerden aktarılmıştır. Amaç zaten o ülkelerin düzeyine daha hızlı bir biçimde ulaşmak olduğu için, bunu doğal karşılamak gerekir. Devrimci ideoloji, devrimin öncüsü güçlerin toplumsal özelliklerine göre bazı değişimler geçirmekle birlikte, ana doğrultuda aynı kalır.
    Her devrim belirli toplumsal güçlere dayanarak gercekleşir. O güçlerin yeterince gelişmediği ortamlarda ise, devrimci ideolojinin kendisi, yarattığı bilinç ve kitleler üzerindeki etkisiyle devrimci bir güç oluşturabilir. Bir ayaklanmanın, bir hükümet darbesinin, bir bağımsızlık savaşının, tarihi hızlandırmak amacındaki bir devrime dönüşmesinde, devrimci ideolojinin etkisi büyüktür. Ama ideolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde, dogmatikleşmesi olasılığı da artar. Çünkü söz konusu ideoloji, bir anlamda, var olması istenilen, ama henüz var olmayan koşulların ürünüdür.
    Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi, Birinci Dünya Savaşı'nın ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal-siyasal düzeni yaratarak süreçleri harekete geçirmiştir. Lenin, Rus ordusunun perişan olması sayesinde, küçük, ama iyi örgütlü ve bilinçli bir güce dayanarak siyasal iktidarı ele geçirirken; Mustafa Kemal, ülkesini düşman işgalinden kurtarmanın kendine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi gerçekleştirmiştir. Lenin'in Rusya'nın koşullarına uydurmağa çalıştığı Marksist ideoloji -yukarıda değindiğimiz nedenden dolayı- dogmalaşırken; Mustafa Kemal, liberalizm ve sosyalizmden yararlanarak Türkiye'nin koşullarına göre oluşturmaya çalıştığı devrimci ideolojinin dogmalaşma olasılığını önlemeye çalışmıştır, ideolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak, bir anlamda "sürekli devrimcilik" anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün tersine, Kemalizmin ideolojisi vardır, ama "öğreti"si (doktrini) yoktur.
    Kemalizmin önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma. Bu ereklere ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla liberalizmden, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlendi.
    Kemalizm içinde "milliyetçilik", bir yandan ulusal bağımsızlığın sağlanması, öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öğe oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak, uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması, çağdaş toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek için de (ileride göreceğiz) bir ön koşuldu.
    Türk milliyetçiliğinin kökenlerini, genel olarak milliyetçilik ideolojisini incelerken görmüştük. Çeşitli kaynaklardan beslenen bu gecikmiş milliyetçilik akımını bir düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu. Bu yandan ulusal bağımsızlığı sağlamak, öte yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine yönelen Mustafa Kemal elbette ki bu birikimden yararlanmıştır. Ama, aynı zaman da, eylem içinde onu aşmış, kendi damgasını taşıyan bir milliyetçilik anlayışına ulaşmıştır. Bu, sınırlar ötesi hedefler gözetmeyen, ırkçı olmayan, çoğulcu bir milliyetçiliktir.
    Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle "mazlum milletler"in birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden söylemiş, ulusal kurtuluş savaşının başarısı ile de onlara cesaret vermiştir. Emperyalist devletlere karşı kazanılan bu ilk kurtuluş savaşı, giderek evrensel bir model oluşturmuştur. Kemalist milliyetçilik anlayışının dışa yönelik hedefi, "çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak"tır. Sadece siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen, ekonomik bağımsızlığı da içeren bir "tam bağımsızlık", bu hedefin ayrılmaz bir parçasıdır.

    Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu ulus, ne "ırkçı" ne de "ümmetçi" bir anlayışı yansıtmaktadır. Atatürk'e göre ulus, ne din ne de ırk temeline dayanır; ulusu yaratan temel öğe, ortak tarih o ortak tarihin ürünü ortak dil ve sonuç olarak ortak kültürdür. Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkez birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamış, Kurtuluş Savaşı sırasında hep "Türkiye Milleti" deyimini kullanmıştır. Daha sonraları karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin "Ne mutlu Türk olana" dememiş, "Ne mutlu Türk'üm diyene" demiştir. O'nun için "Türk" Anadolu toprakları üzerinde "kederde, kıvançta" dayanışma içinde olan insanların "ortak" adıdır. Orta Asya'daki Türk, o milliyetçilik çevçevesinde yer almazken, Anadolu'nun tüm insanları, etnik kökenine bakılmaksızın ulusun bir parçası sayılmaktadır. Atatürk "Medeni Bilgiler" kitabında şöyle demiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de, "ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür."

    1924 Anayasası'nın 88. maddesi şu tanımı yapmaktaki "Türkiye halkına, din ve ırk ayırt edilmeksizin, vatandaşlık bakımından Türk denir."
    Atatürk, ulus kavramından din öğesinin dışlanmasını, dini ulus dışında ayrı bir olgu olarak değerlendirilmesini ise şöyle savunmuştur: "Türkler İslam dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesin etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin amacı, bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi."
    Milliyetçilik, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir. Toplum içindeki çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu, toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. Başka bir deyişle, toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.
    İlerici milliyetçilik insancıldır; insanlara acı vermeye değil, onların acılarını dindirmeye yöneliktir, ilerici milliyetçilikte, insafları egemenlik altına almak değil, onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır, ilerici milliyetçilik, bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliğini savunur, ilerici milliyetçilik, bölücü değil, birleştiricidir. İlerici milliyetçilik, savaşçı değil barışçıdır; savaşı ancak gerektiğinde, yukarıdaki amaçlar uğruna kabul eder. İşte ilerici milliyetçilik, Kemalist milliyetçiliktir. Bu nitelikleriyle de, çağdaş, evrensel ve kalıcıdır.
    Kemalizmin ilkelerinden "cumhuriyetçilik", bir anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafından belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik, giderek "demokrasi" ile bütünleşmekte, eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda, siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaklan çıkması, laikleşmesi, siyasal rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesiyle, meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.
    Mustafa Kemal'e göre, "Yeni Türkiye Devleti" bir halk devleti idi, halkın devleti idi. Oysa geçmişteki devlet, bir "kişi devleti" idi, kişilerin devleti idi. Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. ... Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyetinde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur." Suna Kili'nin de altını çizdiği gibi, Kemalist cumhuriyetçilik anlayışı ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcuydu.
    Cumhuriyet ile demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atamız, 1930'lar Avrupasında neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist, komünist ya da mesleklerin temsiline dayalı korporatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki birçok kişi, özellikle faşist-nazist modelden etkilenmişlerdi.
    Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bile, oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirilerek, denetlenerek yürütülmüş olması son derece önemli ve anlamlıdır. Mustafa Kemal bu tercihi yaparken, elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak umacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yol da, demokrasinin O'nun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle, zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu doğal saymıyor, "Onlar ancak başka önlemlerle önüne geçilemeyecek büyük tehlikeler karşısında kalındığı zaman, zorunlu olarak onaylanır" diyordu.
    "Hiçbir totaliter rejim tasavvur edemeyiz ki, bir muhalefet yaratmak amacıyla kendiliğinden bir teşebbüste bulunsun" görüşünü savunan Ergun Özbudun'a katılmamak olanaksız. Serbest Fırka'nın kurulması aşamasında Atatürk'ün Fethi Bey'e yazdığı mektuplarda şu satırlar vardı: "Büyük Millet Meclisi'nde ve millet önünde millet işlerinin serbest olarak münakaşası ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini aramaları benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir." Kendi partisi içinde en sert muhalefete bile hoşgörü gösteren Atatürk, özgürlüklerin temel olduğu bir demokrasi anlayışına sahipti. Özgürlük anlayışı ise, sadece başkasına zarar vermemek anlamında bir "negatif özgürlük" anlayışıyla da sınırlı değildi, insanın kendi yeteneklerini geliştirmesi anlamındaki bir çağdaş özgürlük anlayışını daha 1930'larda savunmaktaydı.

    Atatürk'ün yaptığı ve yapmaya özen gösterdiği bazı şeyler var ki, günümüzün "katılmacı" demokrasi anlayışını daha o zamanlar, sezgileriyle benimsediğini düşündürmektedir. (Bu açıdan, örneğin 12 Eylül Anayasası'nın demokrasi anlayışından çok daha ilerdedir): Dünya'da ilk kez bir bayram çocuklara armağan edilmiş ve o vesile ile onlara, ülkenin gelecekteki sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 23 Nisan günleri çocukların, kentlerindeki önemli kamu görevlilerinin makamlarına oturmalarının, onların görevlerini geçici olarak devralmış gibi davranmalarının, bir oyun havasının ötesinde anlamı olduğu açıktır. Belki gene ilk kez, bir önder, devrimini gençlere emanet etmiş ve onlardan, gerektiğinde ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını istemiş, 1924'te seçmen yaşını 18'e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek, hiçbir gereksinme yokken, Türk kadınına siyasal hak ve özgürlüklerini -demokrasinin anayurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce- veren, kadının siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk'tür.

Anadil ve Anadili

14/9/2008 · Kategori: Inceleme

Anadil ve Anadili
Vecihi Timuroğlu

(Cumhuriyet, 27 Nisan 2008, sayfa 2)

Dil, ilkel toplumdan en gelişmiş topluma değin her insanın düşüncesini anlattığı toplumsal bir yapıdır. İnsanın ekinsel ve bilimsel donanımının bir parçasıdır. Bu donanımın en belirgin parçası da “anadili” dir. Anadilinin ne değin önemli olduğu, Carmichael’ le çalışma arkadaşlarının çalışmalarında, deneysel olarak kanıtlanmıştır (bkz. Manuel de Psychologie de l’enfant, v. II, p. 887, P. U. F. 1952). Bu elkitabı (manuel), çocukların konuşmaya başlamaları üzerine değerli çalışmaları da içeriyor. Çocukların konuşmaları üzerine çalışma yapan D. Maccarty ‘nin bulguları çok önemlidir. D. Maccarty, en erkencilerin “kız çocuklar” olduğunu gözlemlemiş. En önemlisi de yetimhanelerden ve kurumlardan gelen çocukların en geç konuştuklarını saptamasıdır.

Bu çalışma, ailenin, insanın ekinsel donanımında ne değin önemli olduğunu gösteriyor. Ben, çocuk yuvalarındaki yavruların göz dillerinin, mimiklerinin bile nasıl ürkek ve çekingen olduğunu, acılarla gözlemlemişimdir. Dil, düşüncenin kendisidir. Gözlerin diliyse, insanın iç düşüncesinin yansısıdır. Ancak düşünce dil durumuna gelince, artık düşüncenin yasalarını yansıtmaz. Dilin yasaları, düşüncenin yasalarından ayrıdır. Düşünce, güç ve karmaşık bir durumla ya da sorunla karşılaştığında, kendiliğinden, evrensel amacı en iyi yansıtan “dil” e yönelir. Bu da “anadili” dir. Alain ‘in söylediği gibi, anlağın (zihin) tüm olanakları dile mahkûmdur. Dil, gerçekliği yeniden oluşturur. Öncelikle, eğitim ve öğretim izlencelerinde dilin bu işlevi etkin biçimde ortaya çıkar.

“Eğitim ve öğretim anadille yapılmalıdır.” Bu önermedeki “anadil” kavramı, dilbilimine aykırı bir kavramdır. Çünkü “anadil” kavramıyla “anadili” kavramı birbirinden çok farklıdır. “Anadil” (Fr. langue mère), kendisinden bir ya da birçok dilin türediği “kök dil” dir. E. Sapir , “Le langage” adlı yapıtında, ekin ışığının yayılmasında başrolü oynayan beş dil olduğunu yazıyor: Eski Çince, Sanskritçe, Arapça, Grekçe ve Latince (bkz. agy, p. 191). Ekin ışığının yayılmasında bu diller değin rol oynamamasına karşın Türkçe de bir “anadil” dir. Estonca, Kırgızca, Uygurca, Kazakça vb. dillerin kök dili Türkçedir. “Anadili” (Fr. langue maternelle) insanın içinde doğup büyüdüğü toplumda, ailede öğrendiği dildir (bkz. Berke Vardar ve arkadaşları, Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1980, Ankara). Anadili bilinci, toplumun ekinsel varlığını ve dilini, yabancı ekinlere ve dillere karşı korur.

Anadil tektir

Anadil (langue mère), bir kimse için öğrenime bağlıdır ve tektir. Ancak, “anadili” (langue maternelle) için durum farklıdır. İnsan, ikidilli de (bileng) olabilir. İlk çocukluktan başlayarak iki dilli ya da daha çok dilli (poliglot) yetişebilir. Aile içinde ve çevresinde, iki dili birden kılgılı (pratik) olarak öğrenir. Böyle insanlar, çocukluklarından başlayarak iki ya da daha çok dili kullanırlar. Çocukların ikidilliliği, ailesel olabileceği gibi, aile dışı da olabilir.

Tek dilli (unileng) bir ailenin çocuğu, aile dışı ilişkilerinde, ikinci bir dili kullanmak durumunda kalabilir.

Örneğin bir Türk çocuğu, uzak çevresinde alışveriş yaparken zorunlu olarak Zazaca, Çerkezce ya da başka bir dili öğrenebilir. Ayrıca aile içinde de ikinci bir dili kullanabilir.

Örneğin Diyarbakırlı bir ailenin çocuğu, doğumundan başlayarak Türkçeyi ve Kürtçeyi birlikte kullanabilir. Hem de aile içinde. Bir de okulda ikidillilik söz konusudur. Örneğin, Almanya’ya göç etmiş bir Türk ailesinin çocuğu, aile içinde ve çevresinde Türkçe konuşurken okulda Almanca konuşur. Demek, ikidillilik birçok durumda oluşabilir.

Ancak ailede fark gözetilmeksizin kullanılan iki anadili ikidillilikten farklıdır. Anadili, başka bilgilerin öğrenilmesinde güçlük çıkarmaz, oysa öbür iki durum, çocukta ruhsal sarsıntı yaratabilir. Çünkü ulusal bütünlük içinde oluşan ikidillilik, farklı iki düşünce dizgesi arasında “gidip gelme” yaratmaz, ama Atina’da doğup büyümüş bir çocuk, Türkiye’ye geldiğinde, okulda iki ayrı düşünce dizgesi arasında -Yunanca ve Türkçe- gidip gelir. Ulus toplumunun iki anadilili doğmuş çocuğu için eğitimde uyumsuzluk söz konusu değildir. Böyle bir güçlük, eğitimin yetersizliğinden kaynaklanır. Bu yüzden, ulus toplumunun eğitim dili parçalanamaz. İki anadilinden temsil yeteneği olanı, eğitim dili olur. Çünkü, o anadili, yüzlerce yıl, toplumun devlet dili olmuş, ekinsel ve bilimsel birikimini sağlamıştır. Alevi Kürt, hiçbir zaman, Kürtçe “gülbeng” okumaz. Dede, cemde Kürtçe öğütler verir, ama sazı eline aldığında, Türkçe gülbeng okur. Çünkü onun yaşam biçimini, inanç dizgesini temsil eden dil Türkçedir. İkinci “anadili” , kaynağında, yüzlerce yıl, eğitim ve öğretim kurumlarında temsil edilmediğinden, türkülerini bile ortak söylemişlerdir. İkinci anadilinde, önemli bir şair yetişememiştir.

Osmanlı‘nın ekinsel baskısı olmamasına karşın Nefî , şiirini Osmanlıca yazmıştır. Osmanlı‘nın kendisi de Türkçeye hor bakmıştır, ama Türkçe, Anadolu’da temsil yeteneğini sürdürmüştür. Tarihsel gelişme yasalarının zorunlu gelişmesinin sonucudur bu. Tarihin zoru da yadsınamaz. Bu yüzden, Kürtçe eğitim istemi, toplumsal gerçeği yansıtmıyor. Bu ısrar, Kürt halkımıza da zarar veriyor. Eğitimin doğasına ve yapısına aykırı oluyor.

Kürtçe, ikinci “anadili” olarak, isteğe bağlı okutulabilir. Hatta Türk çocukları bile, ikinci anadili olarak Kürtçe öğrenebilirler. Kaldı ki iki anadilili birçok Türk çocuğu vardır. Örneğin, ince bir şair olan İhsan Biçici , iki anadililidir. Birçok iki anadilili Çerkez çocuğu da var ülkemizde. Hatta üç anadilili Çerkez de tanıyorum.

Eğitim dili, tüm ülkelerde, temsil yeteneği olan resmi dille yapılır. Örneğin, Anglelarla (İngiliz) tarihleri boyunca kavga eden İrlandalılar, bağımsız cumhuriyetlerinde bile İngilizce eğitim yaparlar. Çocuk, dışarıda İrlandaca (Irish) konuşur, ama okulda İngilizce. Unutmayalım, dil, gerçekliği yeniden oluşturur.

Kemalizm’in Bilimsel ve Kültürel Temelleri / Evren ARIK

14/9/2007 · Kategori: Inceleme

Kemalizm’in Bilimsel ve Kültürel Temelleri

 

Evren Arık

 

 

Sözlerime, sık tekrarlanan bir gerçeği dile getirerek başlayacağım. 20. yüzyılı tanımlarken, ülkelerinde toplumsal düzeni değiştirme savıyla ortaya çıkan liderlerin çağı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Birçok ülke, bir lider etrafında büyük dönüşümler geçirdi, ancak bugün haklı bir gururla söyleyebiliyoruz ki, tüm bu liderler içinde kurduğu sistem tamamıyla ayakta olan, ülkesinin insanları tarafından hala sevgi ve hayranlıkla anılan tek isim Mustafa Kemal.

10 Kasımlarda, alışık olduğumuz için fark etmiyoruz belki, eşi olmayan bir ulusal mutabakatla ve içtenlikle günlük yaşantımıza bir dakika ara veriyoruz ve onu hatırlıyoruz. Defalarca gitmiş olsak bile, Anıtkabir’i her ziyaretimizde etkileniyoruz. Modern zamanlarda başka kimseye nasip olmayan bu bağlılığın, unutulmaz olmanın sırrı nerededir?

Tabii böylesine kitlelere mal olmuş bir insan için bu soruya herkes kendi yanıtını verecektir. Ben bugün, çok boyutlu bir yanıtı olduğuna inandığım bu soruya, iki açıdan cevap vermeye çalışacağım. Birincisi, Kemalizm’in içine oturduğu bilimsel çerçeve, ikincisi de üzerinde biçimlendiği kültürel birikim.

Niçin bilimsel gelişmelere koşutluğundan bahsetmek istiyorum? Çünkü, onun görüşlerinin modasının geçtiği, artık geride kaldığı sıkça dile getirilir oldu, oysa Kemalizm’in, çağının bilimsel gelişme hızından destek alan çok güçlü bir iç dinamiği var, bunu vurgulamak gerek.

Niçin kültürel kökenlerinden söz açıyorum? Çünkü bugün her yerde karşımıza medeniyetler çatışmasına dair tezler çıkıyor, etnik milliyetçilik ve mezhep ayrımları ön planda, birçok bölgede ortak kültürel birikim üzerinde barış içinde yaşama umudu neredeyse yok gibi gözüküyor; Mustafa Kemal’in bundan 80 yıl önce neyi başardığını unutmamak, unutturmamak gerek.

Birincisiyle başlarsak, bilimsel ve teknolojik gelişme, tarih boyunca, insanlığın düşünce evriminin yeni ufuklara yol almasında büyük pay sahibi oldu. 17. yüzyıldan itibaren patlama yapan bilimsel atılımlarla Fransız Devriminin ve aydınlanmanın eş zamanlı olması rastlantı değildi.

Rönesans’la birlikte insana olan güven geri geldi, aklın doğayı açıklayabileceği inancı yerleşti, dogmalar bir kenara bırakılarak gerçeğe ulaşmak amaçlandı. Bu ortamda düşünsel çeşitliliğin yolu açıldı. Pozitif bilimler de üzerlerine düşeni yerine getirdiler; bilim adamlarının doğa olaylarını açıklamaktaki başarısı, insanlığın özgüvenini, iyimserliğini ve evrensel doğruları bulma iddiasını zirveye taşıdı.

Çok doğal olarak, kapsamlı, iddialı ve evrensellik iddiasındaki ideolojileri bu dönemde görüyoruz. Dönemin düşünce akımları keskin bir belirlenimcilik içeriyordu, nasıl ki Newton fiziğinde bir nesnenin konumunu ve hızını bildiğimizde başka bir andaki yerini de bilebiliyorsak, toplumsal çözümlemeler de her zaman, her durumda geçerli olma savındaydı, toplumsal aşamalar kalın çizgilerle çizilmişti.

Burada, bilim ve ideoloji arasındaki ilişkiyi biraz daha netleştirmekte yarar var. Tarihte tüm büyük bilimsel gelişmeler, kendi paradigmalarını yaratarak egemen oldukları dönemin düşünce kalıplarını belirlediler. Somut örnek vermek gerekirse, klasik fizikte sürtünme hesaba katılmaz, aynı dönemde ekonomide farklı birimler ya da bölgeler arasındaki alışverişlerden doğan işlem/devir maliyetleri de hesaba katılmadı. Ama bugün hesaba katılıyor, sürtünmenin katıldığı gibi. Bunun için iktisatçının fizikteki gelişmeleri birebir takip etmesi gerekmiyor tabii, kastedilen, bilimsel gelişmelerin, dönemlerinin düşünsel ufkunu belirlediğidir.  

Tekrar tarihsel akışa dönersek, 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyıl, devrim niteliğinde gelişmelerle bilimde yeni bir paradigmanın kapılarını açtı. Var olan kuramların tüm olayları açıklamaya yetmediği anlaşıldı, uzam ve zamanın mutlaklığı sorgulanmaya başlandı. Kuantum mekaniği ve görelilik teorileri ortaya çıktı, belirsizlik, olasılıklar ve kaosun doğanın bir parçası olduğu, doğanın sanıldığı kadar kesin kurallarla devinmediği görüldü.

Tüm bu gelişmeler ışığında, Kemalizm’in biçimlenmesinde, sözünü ettiğim bu yeni bilim anlayışının da etkili olduğunu düşünüyorum. Mustafa Kemal –her ne kadar kimilerince bir düşün adamı olarak kabul edilmese ve yaptıkları yalnızca eylemsel boyuta indirgense de-, bilimin evrim sürecini en iyi anlamış devlet adamlarından biridir ve bunu ülkesinin koşullarına başarıyla uygulamıştır.

En başta, kendisinden önceki ideolojilerin dogmatikliğine karşı çıkmış, esnek ve uygulanabilir bir model yaratmıştır. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın farklı yollarının da olabileceğini göstermiş, ekinsel ve ekonomik devrimi bir arada yürütmesiyle deyim yerindeyse ezberi bozmuştur.

Kitabınız, programınız yok diyenlere “biz yapalım siz yazarsınız” ya da “ulusumuzun maddi ve manevi gereksinimleri doğrultusundaki işlem ve eylemlerimizle sözlerin ve kuramların önünde gitmeyi tercih ettik” demesi, bir eylem adamının pratikliğinin ötesinde, bilinçli bir seçimdir ve toplumsal değişme kuramına ciddi bir katkıdır.

Yine, ezberi bozan bir başka yönü, tüm bu dönüşümü gerçekleştirirken demokrasi idealinden asla vazgeçmemesi, onu yalnızca daha sonra sırası gelecek bir aşama olarak düşünmemesi, ilk günden itibaren demokratik bilinci oluşturmaya çalışmasıdır. İlk meclisi kurması, tüm zorluklara karşın tüm kararları meclisle alması ve parlamenter geleneği yerleştirme çabası, çok partili yaşam girişimleri, yazdığı yurttaşlık bilgileri kitabı, sivil bir toplum kurma çabaları vb. onun demokrasi idealini gözler önüne serer.

Önemli bir başka nokta; hayatta en hakiki mürşit ilimdir sözünde gerçek yerine yol gösterici anlamında mürşidi seçmesi de rastlantı değildir. Bilimi bir fetiş ya da ulaşılacak bir amaç olarak değil, çağdaş uygarlık yolunda bir araç olarak tanımlayarak çağını bir kez daha aşmıştır.

Seçkinci bir tavır sergilememiş, doğru bildiklerini kitlelere dayatmamıştır. Komplekssizdir. Evrensel çözümler getirdiğini iddia etmemiştir. Yine modernitenin yıkıcı ve yayılmacılığa yol açan yönünü onda görmeyiz. Bir politikacıdan beklenmeyecek bir içtenlikle dünya barışının olabilirliğine inanıyordu. Çevre ve kadın hakları bilinci, döneminin çok ötesindedir.

Yine, her şeyin sahibinin devlet olması gerektiğine inanılan bir dönemde, yeni kurumları elden geldiğince özel ya da özerk biçimde kurmaya çalışması sıra dışıdır. İş Bankası, Anadolu Ajansı ve Türk Dil ve Tarih Kurumları örneklerden birkaçı.

Sonuçta Kemalizm bir modernite ideolojisidir, kuşkusuz ki asıl kaynağı aydınlanma çağıdır, ancak hem düşünsel gelişmelerin etkisi hem de önceki deneyimlerin bilgisiyle, özellikle yönteme getirdiği yeniliklerle, modernitenin en olgunlaşmış hallerinden biri olduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz.

Kemalizm’in bilimsel çerçevesinden böylece bahsettikten sonra, üzerinde biçimlendiği kültürel birikime geçmek istiyorum.

Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Mustafa Kemal’in en büyük başarılarından biri, bin yıllık bir birlikte yaşama iradesini modern bir ulus devlete dönüştürmesidir.

İlk tarımın yapıldığı, ilk kentin kurulduğu, tarihin ilk düşünürlerinin yetiştiği, yüzyıllar boyunca sayısız uygarlığın kavşak noktası olmuş, hemen her kentinde farklı bir medeniyetin izlerine rastlayabileceğimiz bu topraklara 11. yüzyıldan itibaren Türkler’in yerleştiğini görüyoruz.

Devraldığımız mirası bin yıl boyunca zenginleştirdik, beraberimizde getirdiğimiz özelliklerimizle harmanladık ve ortaya hoşgörüyle yoğrulmuş göz kamaştırıcı bir kültürel birikim çıktı.

İşte Mustafa Kemal, bu mirası yayılmacı ve ırkçı bir hırsa kurban etmemiştir. Ne var bunda, normali bu değil mi diyebilirsiniz, hayır, o zamanlar değildi. 1920’lerde normal olan, kendi doğrularının ve ırkının üstünlüğü sonucuna varıp yayılmacı bir politika izlemekti. Barışçı, demokratik bir sivil toplum kurmaya çalışmak değil.

Mustafa Kemal, ulus anlayışını ortak iradeye ve kültürel geçmişe dayandırdı.

Türk kavramını da, Anadolu toprakları üzerinde “kederde, kıvançta” dayanışma içinde olan insanların ortak adı olarak kabul etti. 1924 Anayasası’ndaki “Türkiye halkına, din ve ırk ayırt edilmeksizin, vatandaşlık bakımından Türk denir” ifadesi, sanırım durumu özetliyor.

Bunu yaparken, hem sözünü ettiğimiz kültürel birikimi gün yüzüne çıkarmayı, hem dil ve tarih çalışmalarıyla öz benliğimizi bizlere tekrar hatırlatmayı, hem de çağdaş ve aydın bir toplum yaratmayı amaçladı.

Arkeolojik kazılara çok büyük önem verildi, amaç bu toprakların her şeyiyle bizim evimiz olduğunu, henüz vatan kavramını içselleştirme şansı bulamamış ev sahiplerine anlatmaktı. Tarih kitaplarına ilk çağlar girdi.

Bir örnek olarak, Mustafa Kemal’in Dumlupınar’da Troyalıların intikamını aldık dediği söylenir. Bunu doğrulayamasak da, bu zarif göndermenin Mustafa Kemal’in düşüncesine uygun olduğunu söyleyebiliriz.

Yine dönemin ders kitaplarından da anlaşılacağı gibi, artık başka topraklar, ulaşılmaz hayaller peşinde koşmayacak, dünyanın geri kalanıyla barış içinde, huzurlu ve mutlu bir yaşam sürecektik, gerçekten yerleşik olmaya karar vermiştik. Burada bir yabancının, Benoist-Mechin’in görüşünü sizlerle paylaşmak isterim:

“Türk Halkı, Batılı ülkelerin hayatını uzun zamandan beri koşullandıran şeye ilk defa Gazi'yle sahip oldu: üzerinde kök salacağı bir toprak, kendisine ait bir vatan. Bunlar Türkler için tümüyle yeni bir şey, bugüne kadar hissetmediği bir heyecan kaynağı idi. Vaktiyle sultan için topraklar fethetmişti; sonra onları yönetmiş, savunmuş, işletmişti, yine sultan için. Ama asla Boğdan'da ya da Bosna'da, Suriye'de ya da Filistin'de oturduğu topraklarla içtenlikli bağlar kurmamıştı. Şimdi, çok zamandır kendisinden esirgenen şeye sahipti: üzerinde ocağını kurabileceği dünyanın küçük bir parçası.”

Takdir edersiniz ki, bu, modern bir ulus devlet olmanın da ön koşuludur. Yine, atılan bu temeller sayesinde dünyanın en sorunlu bölgesinde 80 yıldır topraklarımızda herhangi bir savaş görmeden yaşıyoruz.    

Ek olarak, Türk Dil ve Tarih kurumlarının kurulması da ulus bilinci yaratmanın kilometre taşlarındandır. Bu kurumlar üç önemli özellikleriyle Türk Devrimi’nin en seçkin yapıtları arasına girdiler: halka ulusal özgüven vermeleriyle ulus bilincine yaptıkları katkı, akademik bir araştırma merkezi olarak düşün dünyasına yaptıkları katkı ve kuruluş biçimleriyle sivil toplumculuğa yaptıkları katkı.

Ayrıca, söylemeye gerek yok belki ama, günümüz dünyasındaki çatışmaların çözümünde pek kimsenin aklına gelmiyor, o yüzden belirtelim, bu birliktelik için laiklik ilkesi de olmazsa olmaz bir önkoşuldu.

Üzerinde çokça durduğum kültürel zenginlikten bahsederken, günümüzdeki tartışmalarla ilgili çok önemli bir noktayı belirtmek isterim. Dikkat ederseniz, Türkiye medeniyetler çatışmasına çözüm olabilir gibi bir tümce kurmuyorum. Böyle bir şey söylemeye ihtiyacımız yok, tam tersine böyle söyleyerek oyuna geliyoruz.

Bugün dünyada yaratılmaya çalışılan ortamda, farklılıkların ulus temelinde biraraya gelmesinin olanaksız olduğu gösterilmek isteniyor, çatışmayı önlemekten bahsederken kullanılan dil, bizzat çatışmaların altyapısını hazırlıyor. Yeni yüzyıldaki paylaşım savaşı bu çatışmaların üzerine oturtulmak isteniyor.

Oysa biz, Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti, zaten 20. yüzyıldaki deneyimimizle asıl kavganın medeniyetler ya da dinler arasında olmadığının kanıtıyız. Ancak ne yapıyoruz, sürekli köprü olduğumuzdan, doğuyla batıyı bir araya getirebileceğimizden, medeniyetleri buluşturabileceğimizden bahsediyoruz, böyle yaparak esasen medeniyetler çatışmasına hizmet ediyoruz, belki diğer doğu ülkelerini incitiyoruz, 80 yıllık eserimize sırt çeviriyoruz, ılımlı İslam ülkesi imajını kabul ediyoruz.

Halbuki yapmamız gereken, ısrarla laik yönümüzü öne çıkarmaktır, bu çatışmanın yapaylığını, arkasındaki planları anlatmaktır, dünya barışı için gelinen en ileri noktanın ulus devletler düzeyinde olduğunu, bundan geriye, daha küçük parçalara dönüşün, daha çok savaş ve kandan başka bir şey getirmeyeceğini vurgulamaktır.

21. yüzyılda, çağın sorunlarıyla baş edebilmek için, dünyanın birçok bölgesindeki sıkıntıların benzerleriyle karşılaşmamak için çağdaş, sürekli devrimci, yeniliklere açık, binlerce yıllık bir kültürel birikimin üzerine oturmuş ulus-devletimizi güçlü ve sağlıklı bir biçimde ayakta tutmamız gerekiyor. Geçen yüzyılın başında çözdüğümüz sorunlara geri dönmek bize bir şey kazandırmayacak.

Uygarlık tarihine 20. yüzyıldaki katkımız, modernite süreçlerinin dışında kalmış bir ülkenin de treni yakalayabileceğini göstermek ve tüm sömürge dünyasının özgürlüğe giden yolunu açmaktı.

21. yüzyıldaki katkımız ise, her yönüyle gelişmiş bir ülke olarak, treni ekonomik olarak da yakalamak ve toplumların yapay ayrımların pençesinde acı çekmediği bir dünya yaratmanın yolunu açmak olabilir. Yeter ki bugüne kadar başardıklarımızın farkında olalım ve kendimize güvenelim.

Teşekkür ederim.

 

15.12.2006

Ankara

Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 4 / Memet Fuat

7/6/2007 · Kategori: Inceleme

1940 yılında yayımlanan Çocuk ve Allah'ın bir başyapıt olduğu görüşü yaygındır. Yani daha Garip ortaya çıkıp yankılanmadan Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirini en güzel örnekleriyle ortaya koymuş durumdaydı. İnsan-Doğa-Tanrı üçgeninde, bilinen bir felsefeye yaslanmayan düşünsel bir yoğunluk oluşturularak içerikte varılan bu şiirin göze batan özellikleri, belirsizlik, gizemlilik, özgün imgeler, çağrışıma açık söyleyişler, düzyazı mantığından kaçıştı. Ağırlığını duyuran, ama yönü belli olmayan bir sezgi şiiri... Fazıl Hüsnü Dağlarca, Garip'in bir akım niteliği kazanmasından, bütün ilgileri üstüne çekip genç yetenekleri çevresine toplamasından etkilenmedi. Şiirin sokağa indirildiği günleri kendi anlayışı içinde geçirdi. Ama 1950'lere doğru, "Yaprak" şiirine yönelinirken bu gizemli şiirin de toplumsal konulara açıldığı görüldü. Toprak Ana (1950), Aç Yazı (1951), Sivaslı Karınca (1951) Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın içe dönük sezgi şiirinin sınırlarını aştığını belirleyen çok başarılı örneklerdi. Bunu izleyen yıllarda ise, her türlü sanatsal etkiye kapalı bu özgün şair, Türkiye'de, dünyada, hatta uzayda, bütün olayları izleyip şiirleştirmeye koyuldu. Kitaplarının sayısı elliyi aştı. Ayrıca destanlarla tarihe yöneldi. 1960'da İstanbul'un Aksaray semtinde Kitap Kitabevi'ni kurduktan kısa bir süre sonra da çok önemli bir deneye girişti: Söz sanatlarını en aza indiren açık, aydınlık şiirler yazıp bunları boylu boyunca kitabevinin camına asıyor, sokaktan geçen insanın karşısına koyuyordu. İnsan boyunda kâğıtlara iri, güzel harflerle yazdırılan bu şiirleri geçerken üç dört metre Uzakta durup okuyabiliyordunuz. Sokaktan geçen insan için yazıp da şiiri yitirmemenin çok güç olduğu bir dönemde, çağdaş şiirimizi Orhan Veli çizgisinden Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisine çekmiş olan İkinci Yeni coşkunluğu daha bütünüyle durulmamışken gerçekleştirilen bu deney son derece önemliydi. İkinci Yeni'yle başlayıp sonradan toplumsalcı şiire yönelen gençler, bir kapalı şiir ustasının bu gözüpek deneyinden çok şey öğrendiler.

Celâl Sılay önceleri eski biçimlere bağlı kaldıysa da, içe dönüklüğü, gizemliliği, kapalılığıyla Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya benzeyen bir şairdi. Necip Fazıl'a daha yakın bir yerden başlamıştı, giderek 1940 şiirinin genel havasına girdi, ama Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi her şeyi kapsayan bir gelişmesi olmadı, başlarkenki çizgisinden pek uzaklaşmadı.

 

1940'larda şiir yayımlamaya başlayan yaşça küçük şairler akımların ya da gözleri üstünde toplayan güçlü sanatçıların baskısından görece az etkilendiler. Çünkü bu arada, başlangıçta sımsıkı sarılınmış olan ilkelerden uzaklaşılmakta, özeleştiriler getirilmekte, yeni yollar aranmaktaydı.

Özdemir Asaf 1950'Ierde kişiliğini bulduğu, şiirinin özelliklerini belirginleştirdiği zaman, bütün akımların dışında bir şairdi. Düşünceleri, duyguları yoğunlaştırıp kısacık şiirler yazısıyla Uzak Doğu ülkelerinin bilge şairlerine benziyordu. Bu özelliğiyle Garip akımının ilk günlerine de bağlanabilirdi, ama o akım içinde fazla bir yer tutmayan bu anlayış, Özdemir Asaf'da düşünceye iyice ağırlık verilerek benimsenmiş, özenle işlenmiş, geliştirilmişti. Şiir düşüncelerin, duyguların yoğunlaştırılmasında aranıyordu. Uzun şiirlerde bile parçaların bu anlayışla ele alındığı açıktı.

Nevzat Üstün Garip'çilerin şiir anlayışına ayak uydurmuş. "Yaprak" döneminde de benzer bir gelişme göstermişti. Toplum sorunlarıyla hep ilgilenen, sanatını siyasal  düşüncelerini savunmak, yaymak için kullanan toplumsalcı bir şairdi. Ama Serbest nazım akımından değil de, daha yeni bir şiir olduğuna inandığı Garip akımından yola çıktı. Seçtiği tarzın etkisiyle önceleri pek belirginleşemeyen toplumsalcı eğilimleri, giderek şiirinin temel ereği oldu.

Attilâ İlhan 1946'da C.H.P. Şiir Yarışması'nda Cahit Sıtkı Tarancı ile Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın arasında ikinci olduğu zaman adı duyulmamış bir gençti. Kısa sürede tanındı. İyi bir hazırlığa dayandığı, kendine güvendiği görülüyordu. Nâzım Hikmet'i yayımlanmış eski kitaplarının ötesinde, cezaevinden dışarı sızan, sol çevrelerde elden ele dolaşan yeni şiirleriyle de tanıdığı anlaşılmaktaydı. Bu şairi usta kabul etmişti. Şiirimizin gelişmesini durduran bir yozlaşma olarak gördüğü Garip şiirine kesinlikle karşıydı, pek başarılı bulmasa da dönemin toplumsalcı şairlerini destekliyordu. Şiiri Nâzım Hikmet'in getirdiği yerden alıp daha ileri, daha çağdaş boyutlara ulaştırmak istediğini, önemli konulara el atacağını düşündüren bir havası vardı. Yaptığı sert çıkışları karşılamak isteyenler, yazdığı şiirlerin özgün olmadığını, günü geçmiş Serbest nazım akımını körü körüne izlemekten öte bir özelliği olmadığını ileri sürdüler. 1950'lerde Attilâ İlhan şiirinin büyük bir değişikliğe uğradığı, iyice özgünleştiği, toplumsalcı kaygılarla bireyci kaygıları iç içe işlediği görüldü. Yepyeni imgeleri, sürekli yinelenen sesleri, eski yeni hiçbir anlayışa uymayan dizeleriyle yadırganması gereken bu şiirler, tam tersine, yarattıkları aşırı duygusal havayla aydın çevrelerde kolayca benimsendi. Bireyci Attilâ İlhan şiiri de, aslında, çok kere, ipuçları verilmediği için "kapalı" kalan toplumsalcı bir şiirdi. Bu durum, ancak sonraki basımlarda kitaplarına "Meraklısı için notlar" eklemeye başlayınca, her şiirin nerede, ne zaman, niçin yazıldığını açıklayınca ortaya çıktı.

Attilâ İlhan sonraki dönemlerinde Divan şiirine aşırı bir yakınlık gösterdi. Nâzım Hikmet'in bir bireşim aranışı içinde girdiği bu yolda ondan çok daha ilerilere gitti. Böylece çağdaş şiirimiz içinde dilde eskiye dönüşü savunan tek toplumsalcı şair oldu.

Can Yücel 1940'larda şiire başlamış, 1950'de ilk kitabı Yazma’yı yayımlamıştı. Ama bugünkü ününe ermesi, 1960'ların ikinci yarısında siyasal şiirlere ağırlık vermesinden sonra gerçekleşti. Konuşma dilini büyük bir kıvraklıkla, halkın çok düşkün olduğu sözcük oyunlarına yer vererek kullandı. Ayrıca, Osmanlı'dan kalma dil parçacıklarının Cumhuriyet çocuklarınca ince alay öğesi olarak değerlendirilişini de şiirlerine ustaca yansıttı. Yaşamın güzelliklerini, kucaklayıp bağrına basarcasına saptayışı, çirkinliklere hoşgörülü, babacan bir halk adamının sövgülü diliyle yüklenişi, onu çağdaş şiirimizde, sözünü sakınmaz, ama iyiliğinden, sevgi dolu yüreğinden de hiçbir zaman kuşkuya düşülmez bir "ozan" haline getirdi.

Köy enstitüsü çıkışlı Mehmet Başaran, Talip Apaydın gibi şairler, 1950'lerde, köy sorunlarını içinde yaşayarak saptayıp yansıtan kişiler olarak, kentli aydınlardan özel övgüler aldılar. Köylerden gelme çocuklar Halk şiirine değil de, çağdaş şiire yöneliyor, gözlemlerini, duygularını daha etkili, gelişmesi durmamış bir şiirin olanaklarıyla işliyorlardı. Sonraki yıllarda bu ayrım ortadan kalktı, köy çocukları çağdaş Türk şiiri içinde göze batmaz, ayrı tutulmaz oldular.

Sabri Altınel ilgileri üstüne çekmek istemeyen bir şiirin işçisiydi. Yazdıklarını büyük bir titizlikle işledi, kolay kolay ortaya çıkarmadı. Toplum sorunlarına ilgisi şiirlerinde her zaman bir düşünsel yön olarak belirdi. Bilinen doğruların yazılmasına değil, yaşamın bir şiir deneyinden geçirilmesine önem verdi. Acıların içinden gelen sevinçleri, gecenin içinden gelen aydınlığı duyurmaya çalıştı. Az yazdı. 1950'lerin sonuna doğru uzun dizeli şiirlerinde çok değişik bir işçiliği aynı titizlikle uyguladı.

Metin Eloğlu Gariple gelen çarpıcı, şaşalatıcı şiire bambaşka bir hava vermeyi başardı. Kentin alt tabaka yaşamına bir orta tabaka aydını olarak bakmıyor, başkalarının dilini kullanmıyordu, içinde yaşadığı dünyanın, yoksul kent yaşamının şiirini, bütün ayrıntılarıyla bildiği, konuştuğu bir dille yazdı. Rıfat Ilgaz'da yoksul öğretmenin, kahve insanlarının diliyle halka yönelen şiir. Metin Eloğlu'nda mahalle aralarında koşuşturan yoksul çocuklarının, okul kaçaklarının, hiçbir işte dikiş tutturamayan delikanlıların diline düştü. Bu "cebinde bıçaklar saklı" şair, baskıya, sömürüye karşı çıkarken de başkaları için özveride bulunmuyor, kendi sınıfını savunuyordu. Metin Eloğlu, 1960 sonrasında. İkinci Yeni sarsıntısı atlatılmak üzereyken, şiirini değiştirmek, yenilemek gereğini duydu. Sözcük seçimine büyük özen göstererek yaşamdan kitaplara doğru kaydı. Yeni bir şiir dili kurma yolunda aşırı deneylere girişti. Kapalılığa, soyuta çok yaklaştı. Bu deneyleri aştıktan sonra da, başlangıçtaki, yoksulluğa kafa tutarcasına yaşama sevinci dolu, olaylara bağlı şiirine dönmedi.

Ahmed Arif 1940'ların sonu ile 1950'lerin başında on yılı pek az aşan bir süre şiirlerini çeşitli dergilerde yayımlamış, sonra siyasal baskılar, kovuşturmalar yüzünden sanat alanından çekilmiş, göze batmayan işlere sapmak zorunda kalmıştı. Doğu Anadolu halkının türküleri, ağıtları, masallarıyla beslenen şiiri kaynaklandığı kültürün özgünlüğüyle dönemin öbür toplumsalcı şairlerinden çok başkaydı. Yalnızca aynı kültürden yararlanmış olan Enver Gökçe ile benzerlikleri vardı. Ahmed Arif'in dergi sayfalarında kalan şiirleri, 1960 sonrasında yeniden ortaya çıkarılınca büyük bir heyecanla karşılandı, 1968'de yayımlanan Hasretinden Prangalar Eskittim birbiri ardına sürekli yeni baskılar yapan bir kitap oldu. Halkın sözlü gelenekte yaşayan şiir birikimini ilerici bir anlayışla değerlendiren bu coşkulu, öfkeli, çarpıcı şiirler, derin bir insan sevgisiyle yoğrulmuş olduklarından okurlarda köklü etkiler yaratıyordu. Ahmed Arif gördüğü büyük ilgiye karşın şiire dönmedi, ama yazdıkları, çağdaş Türk şiirinin en büyük ustalarından biri olarak anılmasına yetti.

Şükran Kurdakul çeşitli dönemlerde çeşitli anlayışlara yöneldi. Toplumsalcı açısını hiç yitirmeden değişik ürünler verdi. Duyarlı, ezik, içe dönük şiirler yazdığı gibi, alanlarda yüksek sesle okunacak kavga şiirleri de yazdı.

Hasan Hüseyin gürül gürül akan bir kaynak gibi, coşkun, soluklu, ayrıca sözünü sakınmaz bir şairdi. Şiirlerini yayımlamaya başladığı günlerde Garip akımı gelip geçmiş, "Yaprak" dönemi yaşanmış. İkinci Yeni'ye varılmıştı. Attilâ İlhan etkilerden arınıp kendi şiirini kurma çabası içindeydi. Hasan Hüseyin bu gelişmelere bütünüyle uzak kaldı, Attilâ İlhan'ın ilk yazdıklarına benzer bir şiirle Serbest nazım akımına bağlandı. Bu akımın kabadayı ağzı kullanarak, söverek konuşmak gibi, bazı başlangıç özelliklerini abartarak sürdürdü; Nâzım Hikmet'in bir gençlik yanılgısı diye uzaklaştığı üslubun çok aşırı örneklerini verdi. Toplumsal gelişmeler karşısında yankılanmayı görev bilen yüksek sesli, kavgacı bir şiiri, arada İkinci Yeni'den de uzak etkiler alarak, şiir okuru olmayan ilerici aydınların da hoşuna gidebilecek söyleyişlere ulaştırdı.

 

1955'e doğru ortaya çıkan İkinci Yeni akımı, genellikle 1930'larda doğmuş olan genç şairleri getirmekteydi. Ama bu akıma Oktay Rifat, İlhan Berk gibi ünlü adların yanı sıra, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ercüment Uçarı gibi yaşça daha küçük, ama şiir alanındaki yetenekleri iyi kötü belirmiş, ara kuşaktan şairler de katıldılar. 1920'lerin ikinci yarısında doğanların oluşturduğu bu kuşak tam anlamıyla arada kalmış bir kuşaktı. Bazıları çıkış günlerindeki şiir anlayışlarından kopup İkinci Yeni'ye katılırlarken, bazıları da (örnekse İlhan Demiraslan) Garip öncesindeki tutucu biçimlere yakınlık duydular.

Turgut Uyar ile Edip Cansever kısa sürede İkinci Yeni akımının sürükleyici şairleri haline gelerek. Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Kemal Özer, Ülkü Tamer gibi gençlerle birlikte anılmaya başladılar. Turgut Uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla. yücelik duygusu veren bir şiirdi. Anlamsızlık bir yana. kapalı da olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle İkinci Yeni akımı içinde düşünüldü. Aynı yücelik duygusu, sonraki, imgeye dayanan, kapalı şiirlerinde de sürdü. Giderek, değişik aşamalardan geçen Turgut Uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. Hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları. Ustalığın getireceği çoğaltıcılık dönemlerini, yetkinleştiğini sezdiği her şiir tarzını bırakıp acemisi olduğu bir tarza yönelerek kısaltan şair. biçimsel oyunlardan uzak kalmaya büyük önem verdi. Bir ara "Anlamsız şiir" diye de anılan İkinci Yeni akımı içinde anlamı kesinlikle rastlantıya bırakmayan, tam tersine, imgelerle, kapalı söyleyişlerle anlamı derinleştirmeye, yoğunlaştırmaya çalışan bir şair olarak yer aldı. Şiiri hep içerikte aradı. Toplumsal sorunlara yönelişi de, şiirinin bütünlüğü içinde hiç yadırganmayan bir görkemlilikte ürünler getirdi.

Edip Cansever de, Turgut Uyar gibi, çok sesli bir şiirin yaratıcısı oldu. Özgünlüğü kendisinden esinlenenleri damgalayıp "taklitçi" durumuna düşürecek boyutlardaydı. Bu yüzden tek kaldı. Bir ara yanına sokulur gibi olan Ahmet Oktay da tehlikeyi sezince hemen uzaklaşmak gereğini duydu. İkinci Yeni içindeki yeri, anlama verdiği önemle, Turgut Uyar'a yakındı. Anlatılamayan, anlatılamadan kalan şeyleri bulup çıkarmaya, anlatmaya çabaladı. Orta malı edilmemiş anlamları yalnız insanın iç dünyasında değil, yaşamın çeşitli dış görünümlerinde de yakalamayı başardı. Soluklu uzun şiirlere eğilim duydu. Geleneksel şiirin değişmez kuralı olarak görülen "yoğunlaştırma"ya, şiiri yakalamak için sözü sıkıştırmaya yakınlık duymadı. Dize yapısına önem vermedi. Gereksiz görülen bir sürü çizgi içinden en güzel deseni çıkarıveren bir ressam gibi yöneldi şiirsel güzelliklere.

İkinci Yeni akımının kapalı söyleyişlere düşkünlüğü, başlangıç günlerinde "Şiire anlam gerekmez", "Şiirde anlam rastlansaldır" gibi sözlerle savunulmak istenmesi bu yola giren sanatçılara, toplum sorunlarına ilgi duymayan, yaşamdan kopuk kişiler olarak bakılmasına neden olmuştu. Oysa Turgut Uyarla Edip Cansever toplum sorunlarına değinen çok güzel şiirler yazdılar. Daha gençlerin. İkinci Yeni'yle gelen şairlerin de yapıtları. işin tozu dumanı dağıldıktan sonra, serinkanlılıkla okununca, bu aykırı şiir anlayışı içinde bile, toplum sorunlarından uzaklaşmadıkları ortaya çıktı. Kimi baştan sona, kimi belli bir döneminde, kimi imgeler dünyasına çekerek, kimi simgelerle örterek toplum sorunlarına hep kafa yormuşlardı.

Karşı çıkılan siyasal bir tavır değil, şiiri arındırmak isterken iç dış inceliklerinden uzaklaştıran, ölçüye, uyağa, ahenge. en önemlisi de imgeye sırt çeviren sanatsal bir tavırdı. Şiiri yalın, basit söyleyişlere, dış dünyanın küçük yaşantılarına indirgeyen anlayışa karşı çıkılıyordu.

Böylece Garip akımı ile onun toplumsalcı uzantısı "Yaprak" şiirinden uzaklaşılarak, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın başlangıç dönemindeki kapalı, imgeci şiirine yaklaşılmıştı. Bir de Garip'çilere karşı bu tepkiyi daha önce göstererek kendine özgü bir imgeci şiir kurmuş olan Attilâ İlhan örneği vardı. İkinci Yeni, belirleyici, açık etkilerini taşımasa da bu örneklerin bulunduğu bir ortamda biçimlendi, gelişti.

Cemal Süreya yazdığı her şiire yankı alan, kuşağının şairlerine yazma coşkusu veren sürükleyici bir sanatçıydı. Serbest nazmın. Garip akımının kullanmadığı eski biçimlerle yepyeni bir söyleyiş getirdi. Şiirin birtakım dışlamalarla daraltılmış olan sınırlarını genişletti. Özgün imgeleriyle büyük ilgi çekti, en önemlisi de zekâyı ince alayın baskısından kurtardı.

Ece Ayhan İkinci Yeni akımının en kapalı, en yadırganan şairiydi. 1959'da yayımlanan ilk kitabı Kınar Hanımın Denizleri'nde tatlı çağrışımlar, ahenkli söyleyişler, ilginç dizeler, biçim deneyleriyle görece geniş tuttuğu okur çevresini, sonraki iki kitabında inatlaşırcasına kapatılmış düzyazı şiirleriyle iyice daralttı. 1973'te Devlet ve Tabiat’da bir araya getirdiği şiirler ise daha dergilerde yayımlanırken büyük bir ilgiyle karşılandı. Ece Ayhan doğrudan yaşama yönelmiş, genellikle el altında olmayan kitaplardan ürettiği şiirini, yaşamdan üretmeye başlamıştı. Bu döneminde yazdıkları insanlarla toplumsal düzen arasındaki çatışmayı bütün acılığıyla duyuran unutulmaz başyapıtlar olarak belleklere kazındı.

Sezai Karakoç İkinci Yeni şiir anlayışını geleneğe, İslam düşüncesine bağlayan şairdi. Başlangıçta biçime daha fazla önem verirken iyice yakın göründüğü İkinci Yeni'den gittikçe uzaklaştı, düşünceyi öne aldı, düz anlatıma yöneldi.

Gülten Akın İkinci Yeni'nin yaygınlık kazandığı günlerde pek öne çıkamayan, ama incelikleriyle gene de ilgi çeken, bireysel duygulara ağırlık veren bir şiirin işçisiydi. 1970'li yıllarda toplumsal sorunlara yönelip ülke içindeki çatışmaların acılarını yansıtan şiirler yazmaya, Anadolu halkının destan, ağıt, türkü geleneğinden gelen güzellikleri çağdaş bir anlayışla işlemeye başlayınca, birdenbire büyük bir atılım yaptı, kaba güce, baskıya direnenlerin sözcüsü oldu. Kadın duyarlığının, analığın yapıcı öfkesini yansıttı.

Ahmet Oktay destan ağzını çağrıştıran bir şiirden İkinci Yeni'ye doğru gelişmişti. Bu akım içinde de biçime, biçim oyunlarına ilgi duymadı, dizelerle oyalanmayan soluklu söyleyişlere, uzun şiirlere ağırlık verdi.

Kemal Özer İkinci Yeni'den öncesi olmayan, biçime aşırı düşkün bir şairdi. "Şiirde anlam rastlansaldır" diyenlere yakın görünüyor, anlamı salt bir güzellik öğesi olarak ele alıyordu. Her sözcüğünü özenle seçen tam bir dize şairiydi. İlk üç kitabında bu anlayışı sürdürdükten sonra. İkinci Yeni akımının etkisini yitirdiği, bu akımla gelen ustaların kendi kişiliklerini yansıtan şiirlerle birbirlerinden uzaklaşmaya başladıkları günlerde, Kemal Özer birdenbire sustu. Yıllarca şiir yayımlamadı. 1970'lerde yeniden dergilerde göründüğünde şiirini değiştirme yoluna girmişti. Önceleri, öbür İkinci Yeni şairler gibi. toplumsal sorunlara, yıllarca geliştirip ustası olduğu anlayışla yaklaştı. Giderek büsbütün arındı. İkinci Yeni'ye çok uzak bir şairden, Brecht'den esinlenen şiirler yazmaya koyuldu. Bu doğrultuda geliştirdiği şiiriyle 1970 sonrasının toplumsalcı şairleri arasında yer aldı.

Özdemir İnce ilk kitaplarını 1960'larda İkinci Yeni akımının coşkulu günleri geçtikten sonra yayımlamıştı. Batı şiiriyle ilişkileri, siyasal etkinliklerin hızlandığı bu dönemde aşırılıklara düşmesini önledi. Şiirde toplumsal sorunlara yönelmenin belli bir anlayışa bağlanamayacağını biliyordu. Onun için de. düşünce dünyasındaki gelişmeler, şiirinde bir uçtan öbür uca savrulmasına neden olmadı.

Hilmi Yavuz İkinci Yeni akımının ilk günlerinde de şiir yazıyordu, ama önde gelen şairler arasında değildi. Kendini, uzun yıllar sonra, 1975'te yayımlanan Bedreddin Üzerine Şiirler adlı ikinci kitabıyla kabul ettirdi. Gene kapalı bir şiiri sürdürüyorsa da, kapalılığı sözü en aza indirerek düşünceleri, duyguları yoğunlaştırmasından geliyordu. Sonraki kitaplarında şiirini daha da arındırdı. Titizlikle işlenmiş, damıtılmış biçimlerle, bir düşünce süreci içinde varılan şiirsellikleri kâğıda geçirdi. Sözcüklerin, konuların seçiminde geleneğe bağlanmanın, uç noktaları birleştirmenin yollarını aradı.

Onat Kutlar İkinci Yeni ortalığı kasıp kavururken bu anlayışa öncülük eden şairlerin yanı başındaydı, ama şiir yazmıyordu. İçindeki şiiri öykülere dökmekteydi. Başlarken şiir de yazmış, sonra öyküde karar kılmıştı. Anlatı geleneğimizden beslenen şiirli öykülerini bir kitaptan öteye geçirmedi. Uzun süre sinemayla ilgilendi. 1970'lerde yayımlamaya başladığı şiirlerini. 1981'de Pera'lı Bir Aşk İçin Divan adlı bir kitapta topladı.

Ülkü Tamer İkinci Yeni'nin, çağdaş İngiliz şiirini yakından izleyen, çeviriler yapan. Batı etkilerine açık bir şairiydi. Özellikle 1960'ların ikinci yarısında yazdıklarıyla kapalı şiir anlayışının kusursuz örneklerini verdi. Toplumsal sorunlara yönelirken de şiirinin düzeyini düşürmedi. Yapıtlarında doğayı, doğanın ince güzelliklerini olduğu kadar, insanların sanatsal ürünlerini de değerlendirdi.

Cahit Zarifoğlu gizemsel eğilimleriyle, geçmişe, geleneğe dönük havasıyla Sezai Karakoç'u çağrıştırıyordu. Ama bu çağrışım biçimsel bir benzerlikten kaynaklanmıyordu. Öykülemeye ağırlık veren şiiriyle Cahit Zarifoğlu İkinci Yeni içinde özgün bir yer edindi.

 

1950'lerin sonuna doğru parlayıp 1960'larda iyice yaygınlık kazanan İkinci Yeni akımı, 27 Mayıs Devrimi'nden sonra sürekli eleştiriler almaya başlamış, kuramsal yanılgılarını taşıyamaz hale gelmişti. Bu akımla öne çıkan usta şairler, kendi kişiliklerine yöneliyor, ortak bir şiirin yürütücüleri olarak anılmak istemiyorlardı.

1965'te, Nâzım Hikmet'in yurt dışında ölümünden iki yıl sonra, Türkiye'de ilk kitabı yayımlandı: Kurtuluş Savaşı Destanı. Güç anlaşılan şiirlerden, kapalılıktan hoşlanmayan okurlar, "İşte şiir böyle olur!" yargısını verirlerken, incelmiş, derinleşmiş bir şiirin tadını almış olanlar. Nâzım Hikmet'in şiirlerini beğenmediler, daha önce üstünde durup düşünmedikleri bu değişik şiir tarzı için olumsuz yargılar verdiler.

Saat 21-22 Şiirleri, Rubailer, Dört Hapisaneden, Memleketimden İnsan Manzaraları, kitaplar birbiri ardına yayımlandıkça bu tür tartışmalar son buldu. İkinci Yeni'yle gelen ustaların Nâzım Hikmet'i övdükleri, imgeci bir şair olarak benimsedikleri. Garip şiirine de, onun uzantısı "Yaprak" şiirine de üstün tuttukları görüldü.

Yoğunlaşan toplumsal olayların etkisi, şiire İkinci Yeni'nin eteklerinde başlamış olan genç şairleri büyük oranda tedirgin ederken, ortaya böylesine değişik, güçlü bir örneğin çıkması, şiirimizde önemli dalgalanmalara yol açtı. Egemen Berköz, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe, Refik Durbaş gibi genç yetenekler İkinci Yeni'den gittikçe uzaklaşarak toplum sorunlarına ağırlık veren bir anlayışa yöneldiler. Belli bir şiir kuramı çevresinde birleşmiş olmayan bu gençlerin ortak özellikleri İkinci Yeni'ye sırt çevirmeleriydi.

Egemen Berköz inceliklerini yitirmeden yenilenen bir şiiri sürdürdü. Ataol Behramoğlu çok yalın söyleyişlere yönelerek ilerici düşüncelerin şiirselliğini yakalamaya çalıştı. İsmet Özel kendine özgü şiirleştirme yöntemleriyle devrimciliği yücelten şeyler yazdıktan sonra, 1970'lerin başında, İslam dininden kaynaklanan bir gizemciliğe kaydı. Süreyya Berfe Anadolu insanının, Refik Durbaş ise kentte yoksulluk içinde yaşayan, güç koşullarda çalışanların şiirini yazmaya özen gösterdiler.

1970'lerde İkinci Yeni'nin çözülmesi, kuramsal yanlışları temizleme niteliğini çok aşmış, kapalı şiirden bütünüyle uzaklaşma eğilimine dönüşmüştü. Şiire yeni başlayan gençler Garip akımına da. İkinci Yeni'ye de uzak duruyorlardı. Elli yıllık bir deneyimden yararlanmak istemiyor gibiydiler.

Kısa sürede şair sayısında büyük bir artış oldu, ama aradan sıyrılıp eski kuşakların yazmayı sürdüren ustalarına yaklaşan, onların arasında yer alan çıkmadı. Köklü bir değişimin, her şeye yeniden başlama özleminin yarattığı bu orta düzeyde şiirin birikimini yapmayı sürdürdüğü gözleniyor.

 

Çağdaş Türk şiiri elli yıllık gelişmesi içinde çok değişik anlayışlarda, çok büyük sanatçılar yetiştirdi. Örnekse Nâzım Hikmet'in Serbest nazmın ilk örneklerini verdiği günlerde Necip Fazıl: Garip akımının bütün ilgileri üstüne çektiği günlerde Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmed Arif: İkinci Yeni'nin her şeyi ezip geçmeye çalıştığı günlerde Attilâ İlhan, Ceyhun Atuf Kansu birbirinden güzel şiirler yazdılar. Ayrı dünya görüşleri, ayrı sanat anlayışları, zaman zaman birinden biri ağır bassa da, yan yana yaşayıp gelişebildi.

Böylesine karşıt anlayışları "Çağdaş Türk Şiiri" adı altında birleştiren neydi? Ortak özellikleri mi vardı? Yoksa bu çağdaşlık yalnızca belli bir zaman dilimi içinde yazılmış olmanın damgası mıydı?

Çağdaş Türk şiirinin bütün dönemlerini, bütün akımlarını kaplayan ortak özelliklerin başında dil gelir. Bu şiirlerin dili kesinlikle yapay bir dil değil, konuşulan Türkçe'ydi. Arada aşırılığa kaçanlar, konuşulan Türkçe'den zorlama bir öz Türkçe'ye, ya da Divan edebiyatının inceliklerine kapılarak Osmanlıca'ya yönelenler oldu, ama bunlar tekil örneklerdi. Genellikle doğal gelişmesi içinde arınan, güzellikleri gittikçe daha|açıklıkla ortaya çıkan konuşma dilimiz işlendi.

Ortak özelliklerden biri de "manzume"cilikten uzaklaşmaydı. Çağdaş Türk şiiri heceden yararlanırken manzumeciliğe düşmemek gibi son derece güç bir işi, her döneminde başarıyla gerçekleştirdi.

Akıl erdirilmesi hayli zor bir ortak özellik ise, İkinci Yeni gibi Fildişi Kule'ye çeken kuramlarla gelmiş bir akımı da içinde barındıran elli yıllık çağdaş Türk şiirinin, her dönemde — en yoğun baskılar altında bile — yaşamla ilişkilerini korumuş, toplumsal kaygılardan hiçbir zaman uzaklaşmamış olmasıdır. Çağdaş şairlerimiz toplum sorunlarına hep ilgi duydular, doğrudan bir kavgaya girmediklerinde de, değerlendirmeleri, yaklaşımları, seçmeleriyle bir açıyı, bağlandıkları dünya görüşünün açısını ortaya vurdular. Nâzım Hikmet gibi, Necip Fazıl da bir kavga adamıydı. Arif Damar'ın şiirine memleket kaygısı nasıl yansıdıysa, Cemal Süreya'nın şiirine de öylece yansıdı. Çağdaş Türk şiirinin korunmasız kalması, kapıların dışında bırakılması, öncelikle bu özelliğinden, kendi görüşünü savunmaktan çekinmeyen, özgürlüğüne düşkün sanatçılar elinde gelişmiş olmasındandır. Çağdaş Türk şiiriyle kapıkulu sanatçı geleneği kesinlikle son bulmuştur.

 

Son elli yıllık şiirimizin birçok bakımdan eski şiirimize benzememesi genellikle Batı etkilerine yorulur. Bu görüşte gerçek payı büyüktür, ama çok da abartılmaması gerekir.

Oktay Rifat şöyle diyor:

 

"Bugünkü Türk müziğinin tek sesli Enderun müziğinden, bugünkü resmimizin, tezhip, yazı ve minyatürden türemediği nasıl bir gerçekse, bugünkü Türk şiirinin de Divan şiirinden türemediği öylece bir gerçektir. Yeni şiirimizin Tanzimat'tan sonra gelişen yenileşme şiiriyle, yönünü bulma bakımından bir ilişkisi varsa da doğrudan doğruya bu şiirden türediği ileri sürülemez. Bugünkü şiirimiz Halk şiirinden de türememiştir. Türeseydi belki iyi olurdu ya, ne yapalım ki, böyle olmamış. Batı'dan mı aktarılmıştır öyleyse? Buna da tam olarak evet diyemeyiz. Batıdan teknik olarak, tema olarak, düşünce olarak çok şey alınmıştır, ama tam anlamıyla bir aktarma yoktur ortada. Böyle bir aktarma, ayrıca, olanaksızdır. Öyle ise nasıl türemiştir bu şiir? Bana kalırsa, her toplumda olduğu gibi, yeni Türk toplumunda da doğal olarak ozanlar çıkmış, bunlar türlü etkiler altında, daha çok Batı etkisinde şiirler söylemişler ve bugünkü şiirimiz meydana gelmiştir... Böylece doğuştan yeni olan bu şiir, sonradan gözlerini geriye çevirerek, Divan şiiriyle, hele Halk şiiriyle sıkı bağlar kurmak istemiştir. Ama çok sesli müziğimiz, bütün çabalara karşın, nasıl tek sesli müzikle bir ilişki kurmamışsa. yapılanlar nasıl yüzeyde kalmışsa. Divan şiiriyle arada köprüler kurmak çabası da öylece yüzeyde kalmıştır ve kalacaktır. Buna karşılık eski büyük halk ozanlarıyla olan akrabalık günden güne artacak, sonunda tam bir kaynaşmaya varılacaktır sanıyorum."

 

Çağdaş Türk şiirinin kaynakları konusunda işin içinde yaşamış bir kişinin görüşlerini getiren bu sözleri Oktay Rifat 1973'te söylemiş. Sonraki yıllar bu saptamaları doğrulayan yönelişlerle geçti. Çağdaş Türk şiirinin en soyut örneklerini verenlerin bile halktan kopukluk suçlamalarına, her zaman, nerdeyse öfkeyle direnmiş olmaları, bu "kaynaşma"ya duyulan dinmez özlemin, tersten, ama çok güçlü bir belirtisidir.

 

 

Memet Fuat

Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş

Adam Yayınları, 11. Basım, 1997

 

Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 1 / Memet Fuat

Prof. Ayata'dan 'YENİ ORTA SINIF' Yorumu

28/5/2007 · Kategori: Inceleme

Prof. Ayata'dan 'YENİ ORTA SINIF' Yorumu

AB'yi asıl istemeyen AKP tabanı

Prof. Sencer Ayata, "Mitinglerdeki ağırlıklı eğilim, AB kuşkuculuğu. AB karşıtlığı ayrı şey. AB taraftarlığı daha ziyade AKP siyasi ve ekonomik elitleri arasında yaygın. Araştırmalar, AB'ye en düşük taraftarlığın AKP ve MHP tabanında olduğunu gösteriyor" diyor

Soru Cevap - Devrim Sevimay


ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sencer Ayata'yla mitingcilerin ve yeni orta sınıfın profili üzerine yaptığımız söyleşiye kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Bir türlü karar verilemedi; mitingciler AB karşıtı mıydı, değil miydi?
AB karşıtları da bulunmakla birlikte kanımca mitinglerdeki ağırlıklı eğilim "AB kuşkuculuğu" idi. AB kuşkuculuğu ile AB karşıtlığı ayrı şeylerdir. Avrupa'da da AB taraftarlığı kadar, hatta yer yer ondan daha yaygın olan AB kuşkuculuğudur. Bu ülkelerde çok yaygın bir söylem Brüksel eleştirisidir. "Bir avuç bürokratın esiri mi olacağız?" denir.
Biz ise AB'den gelen mesajların biraz ince elenip sık dokunmasına pek sabır göstermiyoruz. Kuşkuculuktan hemen "milliyetçilik hortlaması" çıkarmak abartılı oluyor.

Yalnız bunun adı sadece bir "AB kuşkuculuğu" olsa bile ortada bir gariplik var: Cumhuriyet mitingine gidenlerin çoğu yaşam tarzları bakımından bir Avrupalı gibi görünüyor, ama AB'ye karşı kuşkulu. Oysa, örneğin, Erzurum mitingine gidenler, Batı'nın kültürel değerlerini benimsemiyor, fakat AB fikrine daha sıcak. Şimdi burada acaba kürsülerde mi bir sorun var, yoksa kitlelerde mi?
Evet, bir uygarlık biçimi olarak kendisine Batı tarzını seçmiş kesimler, AB ile ilişkilere daha kuşkucu yaklaşırken, Avrupa yaşam tarzına kültürel bir korunmacılık içgüdüsüyle yaklaşan muhafazakâr kesim, ekonomik ve diplomatik alanda AB'yle daha yakın ilişki kurmak istiyor. Bu gerçekten ilginç bir durum. Ama, öncelikle şunu da belirtmemiz gerekir ki, AB taraftarlığı daha ziyade AKP siyasi ve ekonomik elitleri arasında yaygın. Araştırmalar, en düşük taraftarlığın AKP ve MHP tabanında olduğunu gösteriyor.

Bu da hangi kürsü-kitle ilişkisinde sorun olduğunu gösteriyor, ama o zaman AB neden "dansa kaldırmaya" mitingcileri seçmiyor da tam tersine önünde reveranslar yapmak için AKP'yi uygun görüyor? Çünkü, sizin de söylediğiniz gibi aslında "dans etmeyi" sevmeyen AKP tabanı?..
İşte bu çok önemli. Aynen böyle. Çünkü, şu anda Batı dünyası radikal bir İslami hareketin demokratik muhafazakâr bir siyasi partiye dönüşme sürecini izliyor. Böyle olmasını da istiyor. Özellikle 11 Eylül'den sonra bunu sadece Türkiye için değil, bütün dünya için önemli bir deneyim olarak görüyor.

Ve buna da ılımlı İslam deniyor?
Evet, bu ılımlı İslam modeli. "Türkiye'de toplumsal taban bu, ortaya çıkacak güç yapısı bu ve bizim bu güç yapısıyla ilişki kurmamız, iş yapmamız lazım" yaklaşımı da var. Yani, kazanana yakın durma. Bir üçüncü olarak, "İç politikadaki kutuplaşmalardan dolayı AKP ile daha kolay anlaşabiliriz" hesabı da var.
Çünkü, hiç değilse mitinglere kadar laik kesimin sayıca küçük, siyasi olarak etkisiz ve varlığını asker güdümünde sürdürdüğü görüşü hâkimdi. Bu nedenlerle AKP yönetimiyle oldukça iyi ilişkiler kuruldu. "Ne yapalım, laik Türkiye modeli mademki olmuyor, o halde ılımlı İslama bakalım" deniyordu.

Acaba, laik kesimin AB ve AKP'ye olan kuşkuculuğunu da bu ılımlı İslam üzerinden kurulan ilişki mi artırıyor?
Aynen, şimdi bu mitinge katılanların bir bölümü bu durumu anlamıyor: "Bizim değerlerimiz, alışkanlıklarımız, yaşam biçimimiz onlara daha yakın. Peki, ne oluyor da kültür yönünden daha uzak olduğunu bildikleri, sosyal anlamda beraber olamadıkları kimselere siyaseten daha yakın duruyorlar? Bu sadece demokrasi meselesi mi? Askerin sivil denetim altına alınması meselesi mi yalnızca? Bunu yaptıklarına göre başka çıkarları mı var?"
Bu sorular soruluyor. Ulusal refleksin iyi kavranmasında bu değerlendirme önemli olabilir sanıyorum.

'İran olmaz' söylemi

Laiklerin kaygıları, Batı'da yeteri kadar inandırıcı bulunmadı. Avrupalı aydınlar, International Herald Tribune'deki açık mektuplarında diyor ki, "Laikliğin tehdit altında olduğu abartılmıştır". Bizim İslamcı yazar ve liberal aydınlarımız da aynı fikirde. Ama mitingciler de, "Hayır, ben tehdit altındayım" diyor. Hangisini ciddiye alacağız, sizce hangisi doğru?
Tabii sorunlar ve beklentiler farklı. Dış ilişkilerde, ekonomide, temsili bir demokrasinin yürütülmesinde temel aksaklıklar yaratmayan bir İslamın tedrici olarak muhafazakârlaştırdığı bir Türkiye ile birlikte yaşama, Batılı şirketler veya hükümetler için çok büyük bir sorun teşkil etmeyebilir. Onlar soruna bu sınırlılık içinde yaklaşabilirler. Ama burada yaşayanlar için muhafazakâr bir siyasi güç tekeli altında yaşamak ciddi sorunlar yaratabilir.
Oysa soru, yanlış bir biçimde, "Türkiye İran olur mu, olmaz mı?" şeklinde formüle ediliyor. "Türkiye İran olmaz" demek kuşku ve endişeleri gidermiyor. Bunların arasında önemli sorunlar yaratacak birçok süreçten söz edilebilir. Hatta aynı ülke içinde Nişantaşı-Bodrum hattında tehdit algılamayabilirsiniz ama Sultanbeyli'de veya Trabzonun çevre semtlerinde durum bir hayli farklı olabilir.


AKP hata yapıyor

Sizce AKP, meydanlardaki bu yeni orta sınıfı doğru okuyabildi mi?
AKP, bu kesime yüz yıldır değişmeyen eskimiş bir gözlükle bakma eğiliminde. Bunları dayatmacı, halka yabancı, işe yaramaz bir seçkinci zümre olarak görüyor. Ancak, bu yaklaşım yakında ciddi sorunlar yaratır, çünkü gerçekçi değil. Kendisine karşı çıkan laik-cumhuriyetçi kesim sanıldığı gibi sayıca küçük, toplum dışı ve asalak değil.
Ekonomik gelişme hızlandıkça tersine, esas bu kesim sayıca büyüyor. AKP, ekonomiyi büyüttükçe, bu kesimi de büyütmüş oluyor. Yeni değerlerin ve yaşam biçimlerinin taşıyıcıları oldukları için etkinlikleri fazla. Hatta, yaşam tarzı olarak AKP elitleri giderek daha fazla bu kesimleri örnek alıyor.
Bu kesim katma değeri en yüksek sektörlerde bulunuyor. Türkiye'nin vasıflı işgücünün önemli bir bölümünü oluşturan bu yeni orta sınıflar, adına "çağdaş yaşam biçimi" dediği bir yaşam biçimini sürdürmekte ısrarlı. Bu kesimle sürekli çatışma halinde olan bir iktidar, ekonomik gelişme için de elzem olan siyasi iktidarı sağlamakta ciddi olarak zorlanabilir.





'Yeni' sınıfın 3 eksiği

"Ben, yeni orta sınıfın siyasete tam bir yenilik getirmesi konusunda çok aceleci olmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kanımca birkaç temel kısıtlılık söz konusu:
1- Örgütlenme bakımından zayıf.
2- Yeni orta sınıflar, biraz ben merkezli, aile merkezli. Daha paylaşımcı olmaları ve kendi dışındaki toplum kesimlerini, özellikle zor durumda olanlarla daha yakın ilişki kurma yollarını geliştirmeleri gerekir.
3- Tüketim ve yeni yaşam biçimleri geliştirmede başarılılar, ama dünyayı daha iyi öğrenme, daha yenilikçi ve daha yaratıcı olabilme konusunda daha çok çaba göstermeleri lazım.
Yani, yeni orta sınıf, sadece sayısal çoğalma değil, niteliksel değişiklikler de yapabilirse Türkiye'de siyasetin yapısı ve Türkiye'nin siyasi kültürü o zaman önemli ölçüde değişir. Hatta bölgedeki ve dünyadaki rolü ve konumu da..."



Yeni orta sınıf dengeleri sarstı

"Yeni orta sınıfın siyaset sahnesinde görünmesi, iş dünyasının kurduğu bazı dengeleri de sarstı. Eğer mitinglere katılan vasıflı işgücü sistemden rahatsız olursa siyasi istikrarı sağlamak zorlaşır. Hatta, ekonomide ciddi üretkenlik ve verimlilik sorunları yaşanabilir. Oysaki, iş dünyası ekonomiyi büyüttüğü ve AB reformları konusunda gerekli adımları attığı ölçüde hükümetle iyi geçindi. Ama, siyasi ve kültürel bakımdan paylaşımlar oldukça azdı. Şimdi, mitingler bu dengeleri hangi yönde etkiler; onu beklemek gerekir. Ama medya üzerindeki etki daha çarpıcı oldu. Medya dünyası, varlıklılar ile varoşlular denilen kesim dışında büyük bir kitlenin var olduğunu, bu olaylar sonucu keşfetti. Bu geç fark etmede, siyasi olaylara yalnızca asker sivil ilişkisi cephesinden bakmanın da etkisi vardı."

BİTTİ

Yayla, Neden AKP parti Toplantısına Çağrıldı?

26/11/2006 · Kategori: Inceleme


Skytürk, 24-11-2006 13:35

Prof. Yayla TARTIŞMASI Meclis´te!

CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, Prof. Dr. Atilla Yayla'nın Atatürk'e yönelik hakaret ve aşağılayıcı sözlerini, TBMM gündemine taşıdı. CHP'li Ersin, Başbakan Erdoğan´a "Söz konusunu kişinin görüş ve düşünceleri bilindiği halde partinizin toplantınıza konuşmacı olarak davet edildi" diye sordu.

Prof Yayla, Neden Atatürk´ün her yerde heykeli var sözleriyle tepki toplamış ve ders vermesi yasaklanmıştı.

Ersin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığına sunduğu soru önergesinde, AK Parti İzmir örgütü tarafından düzenlenen toplantıda, Atatürk'e hakaret ve aşağılayıcı ifadelerle saldıran Prof. Dr. Yayla'nın sözlerinin medyada tartışıldığını söyledi.

Daha önce AB fonlarından para yardımı alan, hatta AB yardımlarıyla varlığını sürdüren bazı dernek ve vakıfların, yaptıkları çalışma ve yayınlarla Türkiye'de huzursuzluğa ve gerginliğe neden olduğunun bilindiğini dile getiren Ahmet Ersin, AB'nin dernek ve vakıflar kurdurup finanse ederek, bunlar aracılığıyla halkın Atatürk sevgisini, ilke ve devrimleri, Türkiye'nin üniter yapısını aşındırmaya çalıştığını savundu. CHP'li Ersin, Prof. Dr. Yayla'nın görüş ve düşünceleri bilindiği halde AK Parti'nin toplantısına neden konuşmacı olarak davet edildiğini öğrenmek isteyerek, önergesinde şu sorulara yer verdi: ''AB, çalışmaları ve yayınlarıyla ülkemizde huzursuzluğa ve gerginliklere neden olan dernek ve vakıflara neden para yardımı yapıyor? Bu tür dernek ve vakıflara para yardımı yapılmaması için AB nezdinde girişim yapacak mısınız? AB fonlarından parasal yardım alan ve kamu kurumu olmayan dernek ve vakıflar hangileridir? Bu dernek ve vakıflara AB fonlarından gelen yardımları ve para hareketlerini kontrol edebiliyor musunuz? Gelen para ve diğer yardımlar, Türkiye'ye hangi kanallardan giriyor?''

'Resmi tarih'e edebiyat ekleri

21/10/2006 · Kategori: Inceleme

'Resmi tarih'e edebiyat ekleri

SENNUR SEZER
______________________________________________

'Savaş ve Açlar'da cephe gerisini anlatan Dinamo, 'Öküz Musa'da dönemin sivil koşullarını, İstanbul'un İşgali'ni ve Ermeni göçünü bir çocuğun gözünden anlatıyor

SAVAŞ VE AÇLAR
Hasan İzzettin Dinamo, Heyamola Yayınları, 2005, 381 sayfa, 12 YTL.

ÖKSÜZ MUSA
Hasan İzzettin Dinamo, Heyamola Yayınları, 2005, 192 sayfa, 9 YTL.

"Aynanın önünde bir süre vücudunun güzelliklerini inceleyen Tenzile, bir kez daha perdelerin arasından dışarı göz atınca, dik, Enver Paşa bıyıklı genç polisi eski yerinde kendisini bekler buldu. Küçük pencerenin alt keten perdesini aralayarak onun görebileceği bir durum aldı. Odanın alacakaranlığını yırtan ikindi güneşi Tenzile'nin vücudunu fildişi bir Hint heykeli gibi ağartıyordu." Bu erotik sahne, Savaş Ve Açlar romanının ilk bölümünde yer alır. Tenzile, evlerinin yakınından geçen yakışıklı delikanlılarla, hesap vereceği bir babasının olmayışından da yararlanarak, ilkel bir flört yürütmektedir. Aynayla ışık yansıtma, perde aralığından yarı çıplak görünme vb. gibi hareketlerin başına dert açabileceğinin farkında değildir.
Onun ayna tuttuğu delikanlılardan biri Samsun'un zenginlerinden, İttihat ve Terakki'nin önemli adamlarından birinin oğlu olan Mümtaz'dır. Mümtaz, güzel bir kızın kendine iltifat edişinin coşkusuyla atını mahmuzlar, biraz ilerdeki sokakta sırtlarında yükleriyle ilerlemeye çalışan kalabalık bir ailenin üstüne sürer. Sıcaktan ve yük taşımaktan bitkin durumdaki insancıklar, atın çarpışıyla kendilerini yolun kenarından akan çamurlu suyun içinde bulurlar. Üstleri başları çamura batar. Mümtaz kılıklarından Laz oldukları belli olan ailenin hâline gülmektedir. Delikanlının sataştıkları, Temel Çavuş'un ailesidir. Ailenin delikanlı oğlu Ali bu densizliğe kızarak Mümtaz'ı hendeğe yuvarlar. Araya polis girer. İki delikanlı arasında karşılaştıkları gün başlayan bu çekişme sürecektir.

Ahanda'dan Sarıyer'e
Hasan İzzettin Dinamo, yaşam öyküsünden kaynaklandırdığı Savaş ve Açlar ile Öksüz Musa adlı romanlarında bu ailenin izini sürer. Babası, Ahmet Çavuş'un adını, biraz da ailenin kökenini vurgulamak için Temel'e dönüştürmüştür. Temel Çavuş, tıpkı Hasan İzzettin Dinamo'nun ailesi gibi Akçaabat'ın Ahanda köyündendir. Yemen'de yedi yıl askerlik yapmış, çavuş olmuştur. Köyüne döndüğünde, ailesini yokluktan kurtarmak için varını yoğunu satarak tütüncülük yaptığı Ahanda'dan İstanbul'un köyden farksız Sarıyer'ine göçer. Kırım inekleri alıp, sütçülüğe başlar. Ne var ki inekler bir süre sonra hastalanıp ölür. Aile Akçaabat'tan geldikleri koşullardan daha kötü durumda geri dönmek zorundadır. Gülcemal vapuruna binerken zengin bir hemşerilerine rastlayınca tütüncülük yapmak için Samsun'un bir köyüne giderler. Sıtma yüzünden köyde ancak bir yıl dayanabilirler. Samsun'un arka mahallelerinden birine taşınırlarken Mümtaz'la karşılaşırlar.


Babasızlar okulu
Savaş ve Açlar, hem bir Karadeniz belgeseli gibi hem de bir cephe gerisi romanı gibi okunabilir. Öksüz Musa ise hem Savaş ve Açları'n devamı hem de Kurtuluş Savaşı ve sonrasının sivil koşullarının anlatımıdır. Temel Çavuş'un ve oğlu Ali'nin şehitlikleri aileyi desteksiz bırakmıştır. Şakire, sağ kalan iki kızı ve tek oğlunu, öksüz/ yetim çocukları korumak ve okutmak için açılmış Samsun Darüleytamı'na yazdırır. Kızlarla erkekler ayrı binalarda yaşadıkları için Musa okulda derin bir kimsesizlik duygusu yaşar. Bir süre sonra annesinin öldüğünü öğrenir. Savaş yıllarının etkisiyle okula da sıçrayan açlık, öğretmen yokluğundan eğitim görememek Musa'yı sarsar. Okuldakilerin bir bölümü bir süre sonra İstanbul'a gönderilir. Musa ve kardeşleri de gönderilenler arasındadır.
Musa'ın yaşadığı babasızlar okuluna odaklanan roman, Anadolu ve İstanbul'un işgalinden sahneleri, Kurtuluş Savaşı'nın cephe dışına taşan koşullarını bir çocuğun ayrıntıya dikkat eden gözlerinden aktarıyor. Hem de Samsun'dan Beykoz'a , Beykoz'dan Kasımpaşa'ya. Ermeni göçü de bu ayrıntılar arasında yer alıyor.
Öksüz Musa'da dikkat çeken ikinci tanıklık, Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan genç cumhuriyetin savaşta yitenlerle büyüyen kadrosuzluğu. Bu kadrosuzluk plansızlığı da doğuracaktır bir süre sonra. Bu plansızlığın önüne katıp sürükledikleriyse çoğunlukla yazgılarını devlete bağlamış olan kimsesizlerdir. Musa gibi belirli bir yaşa gelmişler değişen koşullar yüzünden ortaokulu bitiremeden, bir anda hem barınıp hem okudukları okulun kapısı önünde bulurlar kendilerini. Musa'nın tıpkı öteki yoksunluklar gibi, bu belirsiz çizgiyle başa çıkabilmesi, çalışkanlığı ve yetenekleriyle göze çarpmasına ve öğretmenlerinin iyi niyetine bağlıdır.
Roman, cumhuriyetin genç kadrolarının iyi niyetle çözüm üretme çalışmasının örneğiyle sonlanır. Musa ve öğretimi yarım kalan öğrencilerin isteyenleri öğretmensiz köylerde öğretmen vekilliği yapacak oradan öğretmen okullarına geçeceklerdir. İstemeyenlerse sanat okullarında meslek edineceklerdir.


Hasan İzzettin Dinamo
1909 yılında Akçaabat'ın Ahanda köyünde doğdu. Babası Birinci Dünya Savaşı'nda Sarıkamış'ta şehit düştü. Bir süre sonra da annesi öldü. Kardeşleriyle birlikte Darüleytam'da büyüdü. Sivas İlköğretmen Okulunu bitirerek öğretmen olarak çalıştı. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünün son sınıfında, ceza yasasının 142. maddesine aykırı davranmaktan dört yıl ceza aldı. Cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul'a yerleşti. Şiirlerinin soruşturmaya uğraması yüzünden yedek subaylık hakkı elinden alındı. Uzun süren askerliğinden sonra yazarlık ve çevirmenlik yaparak, özel dersler vererek geçindi. 6-7 Eylül benzeri toplumsal olaylar ve askeri müdahaleler dönemlerinde tutuklu kaldı.
Dinamo'nun ilk şiiri 1925 yılında Giresun'da İzler dergisinde yayımlanmıştı. Bir bölümünü iki arkadaşıyla Adsız Kitap'ta (1931) yayımladığı şiirleri 'Hececiler'in etkisindedir. 1937'de cezaevindeyken yayımladığı Deniz Feneri adlı şiir kitabıysa tutsaklık koşullarından doğan değişim ve dönüşümünün kanıtıdır. Renk özlemi, özgürlük isteği yeni ve şaşırtıcı bir anlatımla özgün bir şairin/ şiirin doğmasına neden olmuştur Dinamo'nun sonraki şiirlerinde doğa ve özgürlük sevgisine savaş yıllarının acılarıyla yokluğa ve baskıya direnen insanların duyguları eşlik eder.
Hasan İzzettin Dinamo,1966'dan başlayarak, belgesel romanlar yayınlamaya başladı. Bunlardan ilki olan sekiz ciltlik Kutsal İsyan (1966-1967) Kurtuluş Savaşı'nın toplumun bütün kesitleriyle verilen bir varolma mücadelesi oluşunun altını çizmiştir. Dinamo, 1989 yılında öldü.

Radikal Kitap, 01/07/2005

Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Te

21/10/2006 · Kategori: Inceleme

Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Tevfik Fikret'i anıyoruz
Doksan bir yıl sonra

ORHAN KARAVELİ
______________________________________________

Şairliğinin, yazarlığının ve ressamlığının yanı sıra bir amatör mimar da olan Tevfik Fikret 'in planlarını çizip neredeyse elleriyle yaptığı ve 'kuş yuvası' anlamına 'Âşiyan' adını verdiği evinin çevresi, Rumelihisarı'nın, Boğaziçi'nin bu güzel köşesi, zamanla 'Âşiyan' diye anılır olmuş.

Yamaçlara uzanan, yakınlardaki biraz bakımsız mezarlık bile 'Âşiyan' diye bilinmiş. Şair Nigâr Hanım 'lardan 'Medine müdafii' ünlü Fahrettin Paşa 'lara kadar kimler yatmıyor ki burada?..

İşte, Fikret'in çok sevdiği Âşiyan'ına tırmanan dik yokuşla sayısız taş basamağın sessizliği, geçen yılın 19 Ağustos günü, sabah saatlerinden başlayarak alışılmamış bir canlılık ve hareket yaşadı. Birbirlerine destek olarak ya da bastonlarına dayanarak yürüyen yaşlılar, gencecik çiftler ve coşkuyla merdivenlerde koşuşturan çocuklar...

Yağmura karşın

Üstelik, 'ahmak ıslatan' türünden aralıksız bir yağmura aldırış etmeden. Âşiyan'ın önündeki, Fikret'in elleriyle düzenlediği bahçeye ulaşanların sayısı çok geçmeden üç yüz kişiyi, belki daha da fazlasını bulmuştu. Batı müziği yapan bir 'dörtlü' karşılıyordu onları. Yanı başındaki Boğaziçi Üniversitesi'nin (eski Robert Kolej) bahçedeki banklara oturup irili ufaklı tekneleri seyreden öğrencileri, o sabahki kalabalığa bir anlam vermeye çalışıyor olmalıydılar. Belki farkında değillerdi ama takvimler o gün 19 Ağustos tarihini gösteriyordu.

'Artık yıkılıyorum'

'Türk Aydınlanması' nın büyük ismi ve öncüsü; Mustafa Kemal 'in, İlhan Selçuk 'a göre 'çok şey borçlu olduğu' esin kaynağı; 'karanlıklarda bir ışık gören ve o nura doğru yurttaşlarını götürmeye çalışan...' Tevfik Fikret , doksan yıl önce o sabahın erken saatlerinde ölmüştü: '... Artık yıkılıyorum... yavrum... yavrum...' diyerek ve cam fanuslu saat 02.20'yi gösterirken, Âşiyan'ın deniz manzaralı bir odasında.

''... Sırtüstü yatıyor ve hiç de ölmüşe benzemiyordu. Sakalı tıraşlı, gözleri kapalıydı. Başının altındaki yastığın kılıfı ve göğsüne kadar çekilen örtü gibi Boğaziçi'ni seyrettiği pencerenin perdeleri de bembeyazdı. Etrafı, bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerle bezenmişti. Kısa kollu geceliğinden taşan kolları, ölüm döşeğindeki bitik bir adamınkinden çok hâlâ güreş tutabilecek bir eski ve güçlü pehlivanınkileri düşündürüyordu. Sanki ölmemişti de sıcak bir ağustos gününün esintisinde öğle uykusuna yatmış gibiydi. 'Vicdanla inandığı', 'ulvi ve münezzeh', 'kudsî ve muallâ' 'kudreti külliyesine' kavuşmuş olmanın mutluluğu okunuyordu huzurlu yüzünde... Bu kadar canlı, rahat ve güzel bir ölü yüzü daha önce belki de hiç görülmemişti...''

Gelmiş geçmiş en başarılı öğrencisi ve müdürü olarak, külleri üzerinde adetâ yeniden yarattığı Galatasaray'ın Mezunlar Derneği ile Türkiye Yazarlar Sendikası eşzamanlı bir tören düzenlemişti, Fikret'i doksanıncı ölüm yılında anmak için.

Dış ve iç güçlerin elbirliği ile ülkemizi yeniden ortaçağ karanlığına sürüklemek istediği günümüzde yüzlerce insan, sözbirliği etmişçesine çevresinde toplanmıştı.

O yağmurlu ve biraz kasvetli günde Fikret'in ışığı aydınlatıyordu sanki ortalığı. Herkes, birbirine, Cumhurbaşkanı Sayın Sezer 'in yayımladığı Fikret'le ilgili o güzel, çarpıcı ve uyarıcı mesajı görüp görmediğini soruyordu. Tarihimizin en karanlık ve umutsuz döneminde bir Tevfik Fikret ışığı parlamamış olsaydı, belki bir Mustafa Kemal'imiz de olmazdı. ''Ben inkılap ruhunu Fikret'ten aldım...'' diyen gencecik Mustafa Kemal Paşa, yurdu kurtarmak için Anadolu'ya çıkma kararını bile, anısını bir kez daha yaşamak için 19 Ağustos 1918 günü Âşiyan'a giden yokuşu tırmanırken açıklamıştır.

Fikri hür, irfanı hür bir şair

Fikret, ''Kimseden fayda ummam, dilenmem kol kanat'' mı demişti, işte O da ''Bağımsızlık benim karakterimdir...'' diyordu.

Fikret, ''Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim'' diye mi haykırmıştı, işte Mustafa Kemal de daha 1924'te öğretmenlere hitaben ''... Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmenizi ister...'' diyor ve ekliyordu:

''... Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır...''

İlginç bir rastlantı: Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Tevfik Fikret de ''Ölümün artık yaklaştığını hissediyorum...'' dediği son günlerinde Mustafa Kemal'i 'keşfetmişti' . O'nun Çanakkale savaşlarındaki başarı haberlerini heyecanla izliyor ve ''Ah... Gelibolu'daki şu miralayı bir görebilsem!.. Tanıyabilsem!..'' diye hayıflanıyordu. Ağabey - kardeş yaşlarında idiler. Birbirlerini hiç görmediler ama aralarında sanki gizemli bir bağ; bir aydınlık, çağdaşlık, yurtseverlik ve uygarlık köprüsü vardı. Ülkemizin bilinçsiz, bilgisiz, birikimsiz ve aydınlıktan yoksun ellerde yeniden karanlıklara sürüklenmek istendiği günümüzde, Atatürk'ü ve O'nun esin kaynağı Tevfik Fikret'i anlamaya, yaşatmaya ve fikirlerine sımsıkı sarılmaya her zamankinden fazla gereksinme duyuyoruz.

İnsan melek olsaydı cihan cennet olurdu
......
Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer
......
Hak bellediğin yola yalnız gideceksin
......
Varsın bulunmasın bilecek nâm ve şânını
......
Dâimâ önde, dâimâ yukarı
......
Düşmek, etrafı görmemektendir
......
Sen yoruldukça yol uzar, artar
Çalı dişler, taş ağrıtır, yırtar
......
Evet sabah olacaktır. Sabah olur geceler
......
'Aydınlanma'... işte asrımızın emellerinin ruhu
......
Zafer biraz da hasar ister
......
Sen zanneder misin ki 'benim' hep elemlerim
Heyhat! Ben günlerin dertlerini inlerim
......
Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
......
Bütün âlem kuvvetin esiridir

Fikret-Akif kavgası
Tevfik Fikret 'in din ve inanç konularındaki farklı yaklaşım ve felsefesi ile bir Amerikan eğitim kurumunda, üstelik Türk edebiyatı üzerine dersler vermesini doğru bulmayan Mehmet Akif (Ersoy), kendisi hakkında bilinen tek eleştirisi bile olmamış çağdaşı Tevfik Fikret'e alışılmadık ağırlıkta bir dille sataşmaktan ve 'hükümeti' ona karşı sessiz kalmakla suçlamaktan çekinmemiştir:

Robert Kolej'deki sanat dâhisinin kalemi
Vurur bu darbeyi isterse. Çünkü haddine mi
Hükümet'in ona kalkıp da itiraz etmek?
Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!
......
Dehâların çoğu ekzantrik ya hani,
Bu 'personaj'da var bir deli kılıklı mani!
......
Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!

Akif'in, edebî düzeyden -ne yazık ki- yoksun bu sataşmasına Fikret'in 2 yıl bekledikten sonra, 1914 Kasımı'nda 'Tarih-i Kadim'e Zeyl' le (Eski Çağlar Tarihine Ek) verdiği yanıt, onun yüksek insan niteliklerini, açık kalpliliğini, eksilmez coşkusunu ve ne denli 'fikri hür, irfanı, vicdanı hür bir şair' olduğunu gözler önüne serecek özellikler taşımaktadır:

Ben ki, üç beş pulu tercihinden
Protestanlara zangoçluk eden
Şairim... Kesin bilgi kürsüsünün ziyneti,
İslam dininin yorumcu şairi
'Molla Sırat' hazretlerine edebî
Saygılarımı sunarak
Tereddütsüz diyorum ki: Zangoçluk
Sıfatına lâyık bulunduk;
......
Bana anlatma o güzel dini,
Bilirim ben de senin bildiğini;
......
Bilmeden, görmeden inan ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim;
......
Anladım çünkü hakikat başka,
Başka yoldan varılırmış Hakka.
......
Şimdi cennete cehenneme aldırmadan
Süzerim evreni hayran hayran!
......
Müminim: Varlığa imanım var,
Her kanat bir meleği açıklar
Peygamberlere göstermem ilgi,
Bir örümcek götürür Hakka beni...
Kitabım tabiatın kitabı.
Bendedir iyinin de kötünün de sebebi...
......
Taşırım coşkun yüreğimde
İnsanın aşkını da elemini de...
......
Din-i Hakk bence bugün din-i Hayat.
Sen ne dersin buna, Ey 'Molla Sırat'?

Kavgalı babaların talihsiz çocukları
Tevfik Fikret'i gözden düşürmek ve unutturmak için her yolu deneyenler, dilinin eskiliğini, dinsel felsefesini ve karabaskı döneminin baş aktörü Abdülhamit'e karşı girişilen bir suikast teşebbüsünün başarısız oluşu karşısındaki tavrını da eleştirmişlerdir. Kimi kalemler, şair öldükten yıllar sonra din değiştiren Halûk'u babasının Hıristiyanlığa ittiği yalanını bile öne sürmüşlerdir.
Tek çocuğu ve oğlu Halûk 'un yükseköğrenim için gittiği Amerika'da din değiştirmesini ve sonunda bir presbitaryen kilisesinin başrahibi olmasını da Tevfik Fikret'e fatura etmekten çekinmemişlerdir.

Kimi kalemler, şair öldükten yıllar sonra din değiştiren Halûk'u babasının Hıristiyanlığa ittiği yalanını bile öne sürmüşlerdir. Bunlar arasında, edebiyat tarihçisi geçinip, yüksek makine mühendisi ve üniversitede profesör Hüseyin Halûk Fikret'in Hıristiyanlığı seçmekle yetinmeyip iki oğlunu da 'kendisi gibi papaz yaptığı' (!) yalanını ortaya atanlar bile vardı. Oysa Gill ve Halûk Fikret çiftinin çocukları olmamıştı.

1959'da Vatan gazetesi adına Amerika'da iken Halûk'un izini bulmaya çalışmış fa kat başarılı olamamıştım. Geçen yıl Fikret üzerine çalışırken ziraat mühendisi Fikret ve seksen beşindeki eğitimci eşi Ali Kaygı çifti ile tanıştım. Kazandıkları bursla ve çocuklarıyla birlikte Amerika'ya giden Kaygı'lar, Halûk Fikret'le yakın ve sıcak bir dostluk kurmuşlar ve çok satışlı bir gazetenin 1962 yılında ve birinci sayfadan 'Papaz Halûk' tanımlamasıyla okuyucularına adeta teşhir ettiği Halûk Fikret'in ne denli saygın, sevilen ve bilge bir insan olduğunu görmüşlerdi. Türkçesi fena değildi. Babasının kimi şiirleri hâlâ ezberindeydi. Türklüğünü unutmamış ve uzun süre Türkiye'ye dönmek ve burada bir iş bulup eşiyle birlikte yerleşmek için her yolu denemişti. Ne ki bazı yakınları yazdıkları mektuplarla onu bu kararından caydırmışlardı? ''... Sakın gelme!'' demişlerdi, ''Oralarda din değiştirmişsin. Gelirsen burada seni tükürükle boğarlar!..'' Aydın bir çift olan Kaygı'lar, ellerindeki bütün kayıt, belge ve fotoğrafları bana verdiler. Bu sayede, 'Halûk'un Bayramı' nın, 'Vedası' nın, 'Amentüsü' nün, 'Defteri' nin yanında Halûk'u nihayet ve gerçek kişiliğiyle tanımış olduk.

1893 İstanbul doğumlu Halûk, 72'nci yaş gününe beş gün kala Florida'nın Orlando kentinde öldü. Amerikan gazeteleri ölüm haberini ''... başını defne yapraklı bir tacın süslediği büyük Türk şairi Tevfik Fikret'in oğlunu kaybettik'' diye verdiler.

Yüksek mühendis, üniversite hocası, işadamı ve başrahip olarak 'Türk' adını onurla taşımıştı. Seçkin ve saygın bir iyi niyet elçisiydi Türkiye'nin, ama Türkiye'nin bundan haberi olmamıştı. Fikret'in 'papaz oğlu' idi, o kadar. Oysa yaşadığı yerde olay oldu ölümü. Cenazesine altı yüz kişi katıldı. Mezarı başında üç rahip onun seçkin ve saygın kişiliğini anlatan konuşmalar yaptı.

Onun ölüm haberini yorumsuz duyuran Türk gazetelerinden biri, Milliyet, bir başka Türk şairinin oğluna ait ölüm haberini ise şöyle veriyordu:

''... Şair Mehmet Akif Ersoy 'un oğlu Mehmet Emin Ersoy dün, İstanbul Tophane'de bir kamyon kasası içinde ölü bulunmuştur. Devamlı alkol alan ve bir kalp krizi sonucunda öldüğü anlaşılan Mehmet Emin Ersoy'un cenazesini kaldıracak bir makam bulunmadığından ceset uzun süre sokakta kalmıştır. Üç yıl önce eşi ölen Ersoy, kendini uyuşturucu maddeye vermişti ve uzun süredir Tophane'nin arka sokaklarında yaşıyordu...''

Cumhuriyet 18.08.2006

Işıltılı Yürek Tevfik Fikret / Coşkun Ongun - Z. Nilüfer Koçer

20/10/2006 · Kategori: Inceleme

Işıltılı Yürek Tevfik Fikret

Yazdığı şiirlerle Cumhuriyeti esinleyen ünlü şairimiz Tevfik Fikret'i ölümünün 90. yılında bir kez daha sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Coşkun ONGUN
Z. Nilüfer KOÇER


Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan...(T. Fikret, Eski Çağlar Tarihi'nden)"Bizim her çağda ve devirde değişik renk, şekil ve manalarda görünen zengin bir kültür ve edebiyatımız var. Fakat, maalesef, gazetelerde bir günlük ömrü olan hadiseler bizi daha çok ilgilendirdiği için, tarihin koridorlarında ziyaretçi bekleyen büyük şahsiyetlerin portrelerine bir dakika bakmak için bile vakit ayıramıyoruz. Halbuki gerçekten kendisine dönüldüğü vakit, aradan geçen zamana rağmen bizde ilgi, saygı ve sevgi, duygusu uyandıran şahsiyetlerdir. Kelimenin gerçek manasıyla kültür, tarihi kaynaklara dönmek suretiyle elde edilir. ..." diyor Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret'i bizlere tanıttığı eserinde. Bu deyiş aynı zamanda yazımızın amacına ışık tutuyor olması bakımından önem arz ediyor. Popüler kültürün hâkimiyeti altındaki toplum genelinin gündelik, magazinsel olaylara duyduğu ilgi, tarihsel süreç içersinde yeri doldurulmaz pek çok şahsiyetin- gerek sanat gerekse politik alanda ­ ve bu şahsiyetlerin eserlerinin farkındalığının da oldukça uzağına düşüyor. Amacımız kıyıya vuran deniz yıldızlarından birini bile olsa serin dalgalara kavuşturabilmek adına çaba sarf eden hikâye kahramanı misali bu yolda bir adım yol katetmek ve Türk Aydınlanması'nın ışıltılı yüreği Tevfik Fikret'i bu duygularla ölümünün doksanıncı yıldönümünde bu inceleme yazısı ile anabilmektir. Son günlerde bazı kavramlar, kulağımıza fazlaca çalınır oldu. Basına sansür uygulanması, ülkeyi yönetenlerin gazeteci ve çizerleri dava ve ceza tehdidi altında bırakarak düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlaması, son bulmuş bir imparatorluğun padişahlarının vatanseverliği ya da vatan hainliği üzerine gerçekleştirilen polemikler, devletin borç yükü altında ezilmesi ve uluslararası bir kurum olan IMF'nin istekleri doğrultusunda çıkarılan kanunlar, toplumda yaygınlaşan rüşvet yolsuzluk tartışmaları bunlardan sadece bazıları.Bu konuları basın yayın organlarını izleyen herkes duymuş, çoğumuz da üzerinde mutlaka yorum yapmışızdır. Ama bu tartıştığımız konuların neredeyse aynısını bundan tam bir asır önce de tartıştığımızı kaçımız biliyoruz acaba? 19. yy. Osmanlı'sında Abdülhamit istibdatı toplumun genelini ve en önemlisi basını katıksız bir baskı altında tutuyordu. İmparatorluk borçlarını ödeyemediği için sık sık dıştan gelen müdahalelerle baş etmek zorunda iken, Hazine yabancı devletlerin yönetimindeydi. Toplumsal kirlenme ve rüşvet söylentileri ayyuka çıkmıştı. Meşrutiyet tartışmaları ekseninde Batıya uyum sağlama buna göre davranma konuları hep gündemdeydi. İmparatorluk tebaasında bir yorgunluk ve umutsuzluk egemendi. Günümüzde bu tartışmalara Cumhuriyet'in getirisi olan demokrasi sayesinde çeşitli yorumlarda bulunabiliyoruz. Ama o dönemin baskıcı ortamında bu tartışmalara yüksek sesle katılıp kirlenmeyi eleştirmek için açıkçası sağlam bir yüreğe sahip olmak gerekiyordu. O yürek de en ışıltılı şekliyle Tevfik Fikret'de vardı. Tevfik Fikret'in düşüncelerinden yayılan ışık önce Galatasaray Lisesi'nde bir kıvılcım olarak başlamış, Aşiyan'da çoğalarak Boğazı aydınlatmış oradan da bir Büyük Önder sayesinde tüm Türkiye'ye yayılmıştır. Bu ışığın doğuşunu irdelersek;

YAŞAMI

"Edebiyat tarihçilerinin görüşlerine göre, Fikret'in Türk şiirine yaptığı en önemli katkılardan biri, yapıtta bütünlük oluşturmasıdır. Sis, Tarih-i Kadim gibi en uzun şiirlerinde bile ilk ve son dizeler arasında yoğun bir bağ vardır. Bunlar da sanatsal bir uyum içerisinde birbirlerini tamamlar. Aynı şeyi onun yaşamı için de söyleyebiliriz. Fikret'in biyografisi yaşadığı çağ üzerine bizlere pek çok tarih kitabından daha doğru ve derinlemesine bilgi verir; toplumsal yapının dolaysız anlatımını, anlaşılmasını olumsuzlanmasını sunar." Her sanat ve düşün adamı şüphesiz ki yaşadığı çağın izlerini taşır. Ancak sanat ve düşün adamlarından pek azı yaşadığı çağın dışına çıkarak eleştirel bir bakış açısı yakalarlar. Fikret; eleştirel bakış açısını sanatsal duyarlılıkla yansıtan ender şair ve düşünürlerimizdendir. Fikret; 1867'de İstanbul'un Kadırga semtinde dünyaya gelir. Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çoçukluğunun büyük bir bölümünü geçirdiği Aksaray Ağa Yokuşu'ndaki evleri Tevfik Fikret'in gizli bir kalesidir adeta. İlk şiirlerini evin bahçeye bakan bir odasında henüz lise yıllarındayken kaleme alır. Babasını, Abdülahmit istibdatının bir "getirisi" olan asılsız bir jurnal sonucunda sürüldüğü Arap çöllerinde yitirir. Bu onun için tam bir yitiriş olur. Zira, babasının mezarını hayatı boyunca göremeyecektir. Annesi de hac yolundan dönüşte ölüme yenik düşer. Genç yaştaki Fikret için yaşam örgüsü, acılarla kurulur. Onu bir dönemin vicdanı yapacak kişiliği de tam da bu dönemde şekillenir. Öğrenim hayatına Aksaray'daki Mahmudiye Valide Rüştiyesi'nde başlayan Fikret, okulunun 93 Harbi göçmenlerinin barındırılacak olması sebebiyle boşaltılışından sonra bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi olan Mekteb-i Sultani'de sürdürür öğrenimini. 1888'de okulu birincilikle bitiren Fikret, iş hayatına Hariciye Nezareti'nde yazman olarak başlar. Ancak ilk iş tecrübesi kalemde yapılacak çok iş olmadığını düşünen Fikret için hayal kırıklığı, çalıştığı kurum için ahlak dersi niteliği arz eder. Çünkü Fikret bir yılı doldurmadan istifaya karar verir ve bu süreç içersinde kendisine ödenmemiş, maaşlarını da kalemden istifası sırasında istemez. Zira, çalışmamış ve bu sebeple de maaş hak etmemiş olduğu kanaatindedir. Ancak Hazine tarafından kendisine toplu olarak ödeme yapılır ve Fikret bu kez tüm parayı Göçmenler Komisyonu'na bağışlar. İlk işinin ardından yazman olarak çalışmaya başladığı ikinci işindeki maaş da bu kez geçimine yetmeyecektir. 1890 yılında dayısının kızı Nazıma Hanım ile gerçekleştirdiği evlilik ve beraberindeki yaşam koşulları onu devlet bünyesinde çalışmaya iter. 1892 yılında Fikret için yeni bir dönem başlar. O dönem Mekteb-i Sultani'ye (bugünkü Galatasaray Lisesi'ne) öğretmen olarak atanır. Fikret 1892'de sınavla atandığı Mektebi Sultani ilkokul 3. sınıf öğretmenliğinden, istekleri yerine getirilmediği gerekçesi ile 1895 yılında ayrılır. Bu ayrılık kısa sürer. Mekteb-i Sultani'ye tekrar dönüşünde, çok sevdiği okula bu kez müdür olur. 31 Mart gerici ayaklanmasının meydana geldiği dönemde isyancıların baskıları ile kurulan yeni hükümet, Fikret'in Mekteb-i Sultani'deki görevinin de sonunu getirmiştir. İsyancıların istek ve baskısı altında teşekkül eden hükümetin altında görevini sürdürmeyeceğini söyleyen Fikret'i istifadan döndüren öğrencileridir. Bu dönemden sonra Fikret bu kez de yeni Maarif Nazırı olarak Emrullah Bey ile yaşanan gerginlikler neticesinde istifa edecek ve bizzat Emrullah Bey'in ricası dahi onu bu kararından döndüremeyecektir. Fikret, öğretmenlik yıllarında bir bilim dergisi olarak yayın hayatında yer alan Servet-i Fünun'a; Recaizade Ekrem tarafından yönetici olarak atanır. Derginin 256. sayısıyla başlayan bu süreç derginin pozitif bilim içeriğinin son bulup, artık bir edebiyat dergisi olması sonucunu da doğuracaktır. Memet Fuat, "Tevfik Fikret" adlı eserinde Fikret'li Servet-i Fünun dönemini şu şekilde özetlemektedir;"Abdülhamit'in aydınlar üzerindeki baskıları durmadan artarken, jurnalcilik çok geniş boyutlara ulaşmışken kurulan Servet-i Fünun topluluğu, dışardan bakıldığında, tam anlamıyla siyasal eylemlerden uzak bir edebiyat topluluğuydu. Ortaya koydukları yapıtlar, savundukları düşünceler, yaşayışları hep bu doğrultudaydı. Ama sonradan yazılanlardan görünüşteki siyasa dışılığın bilerek takınılan bir tavır olduğu anlaşılıyor. Aslında Servet-i Fünun Basımevi memleket sevgisiyle yanan, Saray'a, Abdülhamit'e karşı, hürriyetçi, meşrutiyetçi gençlerin ocağı imiş." Fikret'in 1899 yılı sonlarına doğru yayımladığı "Rubab-ı Şikeste" adlı şiir kitabına duyulan ilgi Edebiyat-ı Cedide ve beraberinde getirdiği yenilikçi anlayışın yazar kesim dışında okuyucu tarafından da sevildiği ve benimsendiğinin kanıtıdır. Ancak bu durum Edebiyat-ı Cedide'nin kendi içerisindeki kırılmalara engel olamaz. Fikret'in yıllardır beraber çalıştığı Ahmet İhsan ile olan fikir ayrılığı küslüklere sebebiyet verir. Dergi yönetimi ile bir konu hakkında ortaya çıkan uyuşmazlık Tevfik Fikret'in 1900 yılında Servet-i Fünun'u bırakması ile sonuçlanır. Mehmet Rasim ve Hüseyin Cahit'in yönetim ile Fikret'i uzlaştırma yönündeki çabası da sonuçsuz kalır ve Servet-i Fünun Hüseyin Cahit ile yoluna devam eder. Yönetimin başına Hüseyin Cahit'in geçmesi aynı zamanda Fikret'in ricasıdır. Fikret'in Abdülhamit'e ve onun yönetimine karşı beslediği duygular yakın arkadaş çevresinin de malumudur. Hatta yakın arkadaşlarından Hüseyin Cahit Yalçın, "Edebiyat Anıları" adlı eserinde Fikret ile ilgili olarak şöyle bir tespite yer vermiştir; "En çok Abdülhamit ve zorbalığa karşı konuşurken coşardı. Yanımızda yabancı bulunmadığı zamanlar, söyleşi konusu edebiyattan sonra bu idi...." Servet-i Fünun'dan ayrılış ve babasını yitirişin ardından Fikret; Aşiyan'da yapımında bizzat çalıştığı konağına çekilir. Bu süreçte Robert Koleji'nde öğretmenlik yapar. Edebi yazın hayatından ayrılış çok uzun sürmez ve Fikret 1905 yılında bir gazete çıkarmak üzere Hüseyin Cahit ile yeniden bağlantı kurar. Fikret Meşrutiyet'in ilanını Aşiyandaki gizli kalesinden bir seyirci edasıyla izlemek istemez, bu konuda sessiz kalmamanın toplum menfaatına olduğunu düşünür. Tüm bunların yanı sıra elmas kadar parlak kıldan ince kılıçtan keskin vicdanı da onun susmasının önündeki en büyük engellerdir. Bu zeminde yayın hayatına başlayan "Tanin" gazetesi Hüseyin Cahit ile Fikret'in bir haftalık bir sürede yaptıkları görüşmelerin ürünüdür bir anlamda. Fikret gazetenin daha çok teknik ve yayına hazırlama gibi işleri ile ikinci planda kalmayı tercih etmekte, yazı yazmaktan kaçınmaktadır. Gazetenin başyazarı Hüseyin Cahit'dir. Bağımsız bir gazete olan Tanin gazetesinde İttihat ve Terakki'ye belli bir sempati duyulmakta ve onların bildirileri de yayımlanmaktadır. Yayın hayatına başladığı 4. ayda Fikret, Tanin gazetesinden herhangi bir gerekçe bildirmeksizin ayrılır. Bunun gazete olarak belirli bir mesafede durulan İttihat ve Terakki'nin yönetime ilişkin tutumlarının yarattığı hoşnutsuzluktan kaynaklanan bir ayrılma olduğu kuşku götürmez. Fikret yavaş yavaş yayın hayatından kendisini çekecek, bireysel anlamda katkıları ise devam edecektir. Fikret bu süreçten sonra Robert Koleji'nde yeniden başladığı öğretmenliği ölümüne değin sürdürecektir.

KİŞİLİĞİ

Fikret'in, tüm kurumlarıyla çürümeye yüz tutmuş ve sona yaklaşan bir imparatorlukta mutlu bir birey olarak yaşaması düşünülemez. Bu nedenle yaşamındaki mücadeleci ve zaman zaman kavgacı kişiliği onun ne kadar temiz bir düşünce ve hayatın özlemini kurduğunun en önemli göstergeleridir. "Kafamı taşlara vurasım geliyor,ama nerede benim temiz kanımla sulanmayı hak edecek bir taş" diye seslenmesi bu umutsuzluğunu yansıtmaktadır. Serol Teber'in "Aşiyan'daki Kâhin" adlı eserinde Fikret ile ilgili psikolojik çözümlemeleri onu tanımamızda bizlere yardımcı olmaktadır. Teber, Fikret ile ilgili psikolojik çözümlemeler çerçevesindeki önemli bir çıkarımını şu şekilde örneklendirmektedir; "Tevfik Fikret'in kişiliğinin, psikolojik tartışması yapılmaya çalışıldığında, onun Aristoteles ile Theophrastus'un düşünceleri çerçevesinde, sanatçılara özgü melankolik mizaçta olduğunu söylemek olasıdır. Burada belki bir kez daha anımsatmak gerekebilir ki, bu melankolik mizaç ­ kişilik saptaması bir hastalık tanısına değil, bir duyuş, davranış, dünyaya bakış, özgün bir yaşam tarzına gönderme yapar. " Sanatçı kişiliğin gerisindeki bu melankolik kişilik Fikret'in çoğu zaman toplumun geri kalanından kendisini soyutlamasına ve hatta çok da iradi olmayan bir durumun doğumuna sebebiyet vermektedir. Kişiliğinin içinde yoğrulmuş ruhsal acılar, korkular özgün ve tutkulu bir yaratıcılığı kaçınılmaz olarak doğurmuştur. Bu türdeki bir melankoli Fikret'in kişiliği bağlamında toplumun geneline kıyasla olumlu bir farklılığı doğurmuştur. Fikret'i yakından tanıyanlardan bir olan Ruşen Eşref Ünaydın'ın doğrudan gözlemlerine dayalı anlatımları Fikret'in günlük yaşamı hakkında bizlere bir ipucu vermektedir; "Arkadaşları Aşiyan'a gittiklerinde Fikret, kapılardan birinden yavaşça görünür, seri adımlarla size yaklaşır, tombul parmaklarının ucu sivri elini size uzatır ve elinizi içtenlikle sıkar. Kanepesine oturur. Parmaklarını birbirine kenetler. Ellerini ovuşturur. Ve bakışlarını, gözlerinin önüne eğerek, o iri görünümlü vücuttan hiç beklemediğiniz nazik bir sesle hatırınızı sorar. O zaman Fikret'in gayet sıkılgan bir insan olduğunu görürsünüz. Sözcükleri birer gözyaşı, cümleleri dinmek bitmeyen bir coşkudur. Onu dinlerken insanlığı daha uzaktan, daha açık görmek için yükselmiş ve karışıklıktan arınmış muhteşem bir varlıkla karşılaştığınızı sezer, onun bu coşkusuna hak verirsiniz. Hep insanlığın karanlık, çamurlu yollarında, dehlizlerinde sitemkâr dolaşır, hemcinsleri için kurtuluş diler. Onu her ziyaret edişinizde size mutlaka edebiyattan ve memleket sorunlarından söz eder; şehirden çekilmiş, insanlarla ilgisini kesmiş sanılan bu adamın bizleri ne açık ve kapsamlı bakışlarla izlediğini, genel toplumsal yaşama ne derece yakın olduğunu görerek şaşırırsınız. Aşiyan'a giden bilgilenmiş, hakikate biraz daha yaklaşmış olarak çıkardı. Biz kendimizi ona bakarak tanırdık." Fikret'in toplumdaki kirlenmeye karşı duran kişiliğinin yansıması yaşamının bir bölümünde adeta bir sığınak gibi gördüğü Aşiyan'da da gösterir kendini. "Aşiyan geleneksel kültürün egemen olduğu toplumsal bir ortamda modernleşmeye çalışan Tevfik Fikret'in, yaşadığı düş kırıklıkları karşısında, kendisini korumaya çalıştığı trajik bir özgürlük barınağı...." olarak nitelendirilmiştir Serol Teber tarafından. Aşiyan; Fikret için bir anlamda bu kirlenmeden etkilenmemek için yapılmış bir kaçıştır. Gördüğü her şey şiirlerinde ve dilinde vücut bulur, anlamlanır. Leibniz bu eğilimi "monadlaşma" olarak çözümler. Şöyle ki, bir düşünür ya da sanatçı yaşamını sürdürmek üzere kapısız ve penceresiz bir mekâna kapanacak, burada aslında kendisi ile baş başa kalacaktır, Ancak toplumun bütününden de kopmayacaktır. Topluma ilişkin gözlemleri eserlerinde biçimlenecektir. Teber bu hususu "kapsüle olma, ama izole olmama" şeklinde tanımlamaktadır. Fikret, çağdaşları arasındaki pek çok ünlü şair ve sanatçıyı da etkisi altında bırakmıştır. Bunda eserlerinin olduğu kadar mizacının da çok büyük bir etkisi vardır. Buna en iyi örneği Halit Ziya Uşaklıgil'in anılarını derlediği "Kırk Yıl" adlı eserinde Fikret ile ilgili tespitleri teşkil etmektedir."Hayatın ilk bakışta her türlü önemden uzak sayılan nice küçük izlenimleri vardır ki, kısa bir süre yaşadıktan sonra çekilip atılan binlerce önemli etkilenmelerle unutuluşun karanlıklarına gömülürken, onlar ömrün son günlerine kadar sizinle birlikte yaşar, bıraktıkları tablolar en küçük ayrıntılarına kadar sürekli net çizgilerle parıldar; daha dün meydana gelmişçesine gözlerinizin, kulaklarınızın içinde canlılıklarını duyururlar. İşte Tevfik Fikret'le tanışma gününü böylesine anımsıyorum. Tanımadan önce ve tanıdıktan sonra Tevfik Fikret'in kişiliğine, karakterine ilişkin özelliklerle, sanatının günden güne serpilen ve yükselen görüşleriyle o denli ve elimde olmayarak o derece tutkunlukla doldum ve onun her zaman çevresindekiler üzerine büyüleyici varlığını öyle derinden duydum ki, onunla ilgili anılarım, belleğimde bir daha silinmeyecek izler bırakmıştır." Uşaklıgil'in kaleminden dökülen bu satırlar ne derece büyük bir düşün adamı ile karşı karşıya olduğumuzu gün yüzüne çıkarır. Ama bu büyüklük bazılarının sandığı gibi kibirle değil, konumundan beklenmeyecek bir alçakgönüllülükle oluşmuştur. Büyük insan olmak için küçük işleri büyük bir beceri ile gerçekleştirmenin ne demek olduğunu Fikret'in şiirlerini okuyanlar iyi bilirler.

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI

Servet-i Fünun ya da diğer adıyla Edebiyat-ı Cedide'nin teşekkülü konusunda birbirine zıt pek çok fikir ileri sürülmektedir. Bu görüşlerden bir kısmına göre Servet-i Fünun tesadüfler çerçevesinde, bünyesindeki sanatçıların ortak amaçları söz konusu olmaksızın meydana gelmiştir. Bu iddianın karşısındaki görüşe göre ise belirli amaçların iradi olarak ortak bir noktada birleştirilmesinin bir ürünüdür Servet-i Fünun akımı. Bu iki farklı görüş bir yana, ortak olan bir şey vardır ki, Servet-i Fünun'un oluşumuna dair net bir tarih zikredebilmek veya teşekkülü tek bir şahsın çabası ve iradesinde görmek mümkün değildir. Servet-i Fünun edebiyatı teşekkül edişi ve gelişimi itibarıyla bir imparatorluğun yıkılma, çökme zihniyetinin yönetim kadrosu da dahil toplumun geneline hâkim olduğu bir döneme rastlamaktadır. Bu hiç şüphesiz bu akımın şair ve yazar kadrosunu, dolayısıyla bu sanatçıların eserlerini de fazlasıyla etkilemiştir. Servet-i Fünun akımı hiç şüphesiz sadece günün dinamiklerinden değil, en azından doğumu aşamasında kendisinden önceki edebi hareketlerin birikiminden de nasibini almıştır. Bu anlamda Tanzimat Edebiyatı'nın ve bu dönemin yazarlarının Servet-i Fünun üzerinde dönemsel etkileri olmuştur. Servet-i Fünun edebiyatının teşekkülünden önceki bu dönemi nesillere ve onların hâkim temayüllerine göre kendi içersinde bazı devrelere ayırmak mümkündür:1. Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın temsil ettikleri politik ve sosyal fikirler devri2. Abdülhak Hamit ve Recaizade Ekrem'in ifade ettikleri romantik büyük ihtiras ve ıstıraplar devri,3. Ara-neslin eserlerinde kendini gösteren günlük, küçük hassasiyetler devri(realizm) Bu devirler içersinde Servet-i Fünun akımını en çok etkileyen ikinci devre şair ve yazarları olarak görülür. Bu dönemin ferdiyetçi ve kendi içine dönük birey anlayışı Servet-i Fünun akımında da görülmektedir. Bu dönemim yazarlarından Abdülhak Hamid ve Recaizade Ekrem özellikle duyuş ve üslup bakımından etkilemişlerdir. Yukarıda da ifade olunduğu gibi Servet- Fünun edebiyatı bir istibdad dönemi edebiyatı idi. Padişah 2. Abdülhamit'in Babıâli'nin varlığından duyduğu rahatsızlık ve onu susturabilme yönündeki aklı almaz uygulamaları sadece Babıâli değil, bütün ülkeyi sosyal meseleler üzerinde düşünmemeye ve söz söylememeye sevk ediyordu. Ancak Fikret'in asi tutumu, sert kalemi ve derin vicdanı sonucunda oluşmuş eserleri Abdülhamit istibdatını adeta bir hallaç pamuğu gibi kaldırıp atmıştır.

M. AKİF'İN SALDIRISINA YANITI

B. Akarsu ise Fikret'in en belirgin özelliğinin yurtseverliği ve insancıllığı olduğunu belirttikten sonra bir Tarih-i Kadim şiirini yazmanın günümüzde bile büyük bir cesaret gerektirdiğini belirtmekte. 96 yıl önce bugün meydana gelen, 31 Mart gerici ayaklanması sırasında Fikret'in yaşadıklarını şu şekilde anlatmaktadır: "31 Mart olayı sırasında arkadaşları Fikret'e okulun (Galatasaray Lisesi'nin) yakılıp yıkılacağı haberini gönderir ve kaçmasını önerirler. Fikret ise öfkeyle "Benim cesedimi çiğnemeden kimse bu okula giremez der ve kapının önüne çıkıp akşama kadar saldırganları bekler ama gelen giden olmaz." A.H. Tanpınar için o bir kahramandır. Tanpınar ilginç bir olay anlatır, "...yaşadığı devirde toplum hayatında ahlaklılık ve dürüst olmak ender görülen bir davranıştı. Bulunduğu dairede iş görülmediğini öne sürerek ayrıldığı memuriyetten biriken maaşları kendisine götürüldüğünde çalışmadığım halde para almam diyerek geri çevirir." Ne varki Fikret böylesine dürüst ve uygar olmasına rağmen ağır yergilerden de kurtulamaz. Kendisine en ağır geleni de Mehmet Akif'in "zangoç" suçlaması olur. Fikret bu suçlamayı önce yanıtlamaya gerek görmez. Ama iki yıl sonra 1914'te "Tarihi Kadimi Zeyl" (Eski Çağlar Tarihine Ek) şiirinde kendi onurunu ve yürekliliğini sergileyerek bir eleştiri zerafeti gösterir: Doğruluk, alçakgönüllülük, sevgi, bağlılık/Acıma, iyilik, yurtseverlik, insaflılık, /Sonra zangoç dememek bir şaire/ Vicdanımın gittiği yol budur işte. Akarsu, bunun en ağır bir taşlama ve aynı zamanda "incelikli bir eleştiri" olduğunu ifade ederek şu dizelerine vurgu yapmaktan kendini alamaz: Osmanlılar yüzyılların gelişimine yabancı kalarak düşmeye doğru eğilmektedir/Yükselme kültürsüz olmuyor/Uygarlık ki en yüce amaçtır/ona doğru koşmak ve öncelikle. Yine kızları konu alan şiirinde; Gönlün, cömertliğin, bilimin yarattığı her şeyde kızların bu sevgili çiçeklerin bir hakkı vardır. Verin. dizeleriyle de Fikret'in o gerici ve baskıcı dönemde çağını aşarak ne kadar ileri bir çizgide olduğunu görürüz. (Savaşımcı Şair Tasarımı Tevfik Fikret TYS Yayınları)

ATATÜRK VE FİKRET

"Sultan Aziz tarafından 1800'lerde yapıldığı için onun adıyla anılan Aziziye Karakolu'nu geçip dar ve bozuk yoldan sarsıla sarsıla Bebek'e ulaşır. Birkaç dakika sonra da Aşiyan'a sapan dik yokuşun başına...İki arkadaş;- Buradan sonrasını yüreyeceğiz. diyerek arabadan inerler. Otomobilin çıkmayacağı bakımsız ve daracık yokuşu tırmanırken Paşa'nın yaveri de biraz geriden onları izlemektedir. Mustafa Kemal; koluna girdiği Harbiye'den hocasına yüreğinin derinliklerinden gelen bir sesle Fikret'e olan sevgisini anlatır: - Ben inkilap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette Aşiyan gelir. Bir de o gün bir sır verir hocasına "Yakında Anadolu'ya gidiyorum"Bu satırlarla anlatır, Orhan Karaveli, Atatürk'ün Samsun'a çıkmadan önceki Aşiyan ziyaretini. Fikret'i inceleyen bir birçok eserde belirtildiği gibi Ferda Şiiri'nin Atatürk için ne kadar önemli olduğunu bu eserde de öğreniyoruz. Kanımızca Fikret'in Ferda şiiri, Mustafa Kemal'in; Atatürk olmasında önemli bir kilometre taşı, diğer bir deyişle biraz da Atatürk'ün Atatürk yapan şiirdir. Bu güzel şiire Asım Bezirci'nin çevirisiyle yer veriyoruz;

FERDA (YARIN)

Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik...Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:Titreyen kucağını açmış, bekliyor... Koş, çabuk!Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesinGözleri sende; sen ki hayatın umudusun,Alnında yeni bir yıldız, hayır bir güneş.Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmişSönsün sonsuza değin.Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugünCennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğünZümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağızKimdir, bilir misin? Yurdun...Şimdi saygısızBir göz bu nazlı yüze, -Tanrı esirgesin,-Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun,Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarıBırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?Elbette hayır; o mezar, o onurlu alınKutsal birer örneğidir yurdun...Yurt çalışkanİnsanların omuzları üstünde yükselir.Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.Önden koşan, ama dikkatle her iziİncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyiciPaylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin"Yarınlar senin", dedim, beni alkışladın; hayır,Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan Bir kuşağın oğlusun; bunu ara sıra anımsa.Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır:Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;Yükselmeyen düşer: Ya ilerlemek, ya yıkılmak!Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;Doymaz insan denilen kuş yükselmelere...Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!Karaveli'nin eserindeki önsözünde İlhan Selçuk; "Şeytan da biz, cin de, ne şeytan ne melek var. Dünya dönecek cennete, insanla inandım" diyen Fikret için Namık Kemal'e nasıl Vatan Şairi diyorsak ona da "İnsan Şairi" denebileceğini belirtmektedir. Yaşadığımız her olayda herkes; hem insani bakış açısına hem de şair duyarlılığına sahip olsa yeryüzünde ne savaş kalır ne açlık ne de insanın insana zulmü. Bu anlamda "günümüzün şairi" Fikret'in önemi daha da iyi anlaşılıyor. İnsani bakış açısına sahip olup da şair duyarlılığı ile hareket eden ve asi bir ruhun haykırışlarına tanık olmak isterseniz eğer; başlangıç olarak size Tevfik Fikret yeter !..

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Mehmet Kaplan "Tevfik Fikret, Devir- Şahsiyet ­ Eser" ( Dergah Yayınları ­ 2004 - İstanbul)Serol Teber "Aşiyan'daki Kâhin" (Okuyan Us ­ 2002 - İstanbul) Memet Fuat, Tevfik Fikret (Altın Kitaplar ­ 1992 - İstanbul )Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği (Pergamon- 2005- İstanbul) congunmynet.com niluferkoceryahoo.com



Cumhuriyet Kitap, 25.08.2005

TÜRKÇEM, DİL EVRENİM / Erol ERDOĞMUŞ

2/10/2006 · Kategori: Inceleme

TÜRKÇEM, DİL EVRENİM


Erol ERDOĞMUŞ



Kişiler, olaylar, nesneler, kavramlar…

Eğer; görselleştirilerek belleklenirler, işitselleştirilerek özgünleştirilirlerse; kişiler, olaylar, nesneler, kavramlar arasında iletişim köprüsü –dil- oluşturulabilir. Üzerlerinde akıl yürütülebilir, bilgi alışverişinde bulunulabilir.

Görsel ve işitsel dil ortamından yoksun olanlar; kördürler göremezler, sağırdırlar işitemezler. Uçsuz bucaksız, sessiz sedasız zifiri karanlıklarda var olamaz yitip giderler. Var olabilmek karanlıklardan şafak gibi bir anadile doğmaktır.

Bebeğin annesini bir çok kez görerek tanıması –belleklemesi-, görsel dilin ilk kelimesini öğrenmesidir. Ne var ki, annesinin fotografını belleğinden bilincine çıkarması; onunla iletişim sağlamasına, bilgi alış verişinde bulunmasına yetmez. Cayırtıyı bastığı anda annesi koşar gelir, yavrusunu ne istediğini araştırır. Bebeğin ağlayışı, işitsel iletişimin anlamı belirsiz ilk gürültüsüdür. Bebek; “An... Ne...” diyebildiği anda, işitsel dilin ilk anlamlı kelimesini öğrenmiş olur.

Dil; biyolojik insanı birey; insan kitlelerini ulus yapan sihirdir. Yazının bulunuşuyla işitsel dil, harf harf görselleştirildi. Yazıtlarla binlerce, kitaplarla yüzlerce yıl öncesinin birikimi, günümüze taşındı.

Dil ne idi? Ne değildi? Köle Esop’a Yunanlı zengin efendisi, “Dostlarıma ziyafet vereceğim. En güzel, en tatlı yemekler hangi malzemeden yapılıyorsa, bütün yemekleri onunla yap!” buyurmuş. Esop bütün yemekleri dil’den yapmış: Dil tavası… Dil yahnisi… Dil tatlısı... “Niçin bütün yemekleri dilden yaptın?” diyen efendisine Esop’un yanıtı: “Efendim” olmuş; “Yılanı deliğinden çıkaran, aşıkları sevinçle fısıldaştıran dilden tatlı ne var?”.

Aradan zaman geçer. “Bu kez” der efendisi; “Yine davet vereceğim. Bütün yemekleri en berbat malzemeden yap!”. Esop’un yemekleri yine dildendir. Çılgına dönen efendisi “Bu ne rezalet!.. Sen benimle dalga mı geçiyorsun?!” diye kükrer. “Efendim” der Esop; “El yarası geçer, dil yarası geçmez. Düşmanlıkları başlatan ve sürdüren tatsız tuzsuz sözler değil midir? Dil hem en iyi, hem en kötü şeydir”

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” demiş şair. İzniniz varsa diyebilir miyim: “Sesleri dil yapan üstündeki anlamdır / Dil eğer onu yaşayan varsa vatandır”.

Yeryüzünün dört bir yanına dağılan Yahudiler için, İbranice Tevrat seyyar vatan oldu. Vatanlarını, gittikleri her yere taşıdılar. Her ülkede, kendi ülkelerindeymiş gibi yaşamlarını sürdürdüler, kimliklerini korudular.

“Türkçem, benim ses bayrağım” demiş şair. Kuşkusuz, milli marşlar –istiklal marşı-; ulusların ses bayraklarıdır. Ama yetmez, dahası var: Ulusların duygularını, düşüncelerini, yaşayıp kristalleştirdikleri değerlerini kuşaktan kuşağa aktardıkları, gerektiğinde her gittikleri yeryüzü kesimine –Rotterdam’a www.anafilya.org olarak – taşıdıkları ülkeleri, Dünyaları, Evrenleridir dil…

Bunun içindir ki Yüce Atatürk; “Ülkesinin, bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” demiştir. Türkçenin özgürlüğü ve gelişimi için ne yapmamız gerektiğini sorgulamalıyız.

Erol ERDOĞMUŞ

« Önceki ::