"EN GÜZEL ATATÜRK ŞİİRLERİ" Bugüne Kadar Yazılmış Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Devrim Yıllarını anlatan Şiirlerden Seçmeler... Seçki (Antoloji)
TÜM YAZILAR İÇİN "ARŞİV" >>>
Atatürk bununla da yetinmemiş, gerçekleştirdiği büyük "kültür devrimi" açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Her şeyin devlet içinde ve devlet için olduğu faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Atatürk onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için, kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 "Halkevi" ile dört bin kadar "Halkodası" da, kâğıt üzerinde tek partiye bağlı olmakla birlikte, büyük ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır. Bunlar, "kitle örgütleri"nin kötü gözle görüldükleri 1980'lerin Türkiye'sinde yarım yüzyıl önceki Kemalist ideolojiyi yansıtan somut örneklerdir. Mustafa Kemal, demokrasinin her şeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve şöyle diyordu: "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre (...) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik pekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır." Mustafa Kemal'in demokrasi anlayışı, Kemalizmin en önemli ilkelerinden olan "halkçılık"tan da soyutlanamaz. Atatürk başlangıçta halkçılığı şu şekilde tanımlıyordu: "Bugünkü varlığımızın asıl niteliği milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir. O da halkçılıktır, halk hükümetidir, hükümetlerin halkın eline geçmesidir." Ama zamanla bu ilkenin de içeriği gelişti ve Halk Partisi'nin programlarında üç öğeyi içermeye başladı: Siyasal demokrasi, yasalar önünde eşitlik, sınıf çatışmalarının kabul edilmemesi ve toplumun dayanışma içerisinde gelişmesi.
Osmanlı imparatorluğu'nun çöküş döneminde girişilen reformlar, hep devleti kurtarmak amacına dönüktü. Oysa Mustafa Kemal, halka güç kazandırmadan, halka dayanıp onun yaratıcı gücünden yararlanmadan çağdaş bir topluma ulaşılamayacağının bilincindeydi. 1922'de Meclis kürsüsünden şunları söylüyordu: "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendini, gerçek üretici olan köylüdür... Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Gerçekten, yedi yüz yıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık, zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım."
Mustafa Kemal, gene Kurtuluş Savaşı yıllarında Meclis önünde yaptığı bir konuşmada, halkçılığın toplumsal-ekonomik içeriğini şöyle açıklıyordu: "Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur. O halde söyleyiniz baylar! Halkçılık toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal uğraştır." Kemalizm, seçkinciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilkesinden hareketle yapılan birçok reform, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin-halk ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan birisi, "Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak" amacıyla gerçekleştirilen "dil devrimi", yani dilde arılaştırma çabalarıdır. Sadece seçkinlerin anladığı Arapça-Farsça yüklü Osmanlıca terk edilmiş, türetme ile zenginleştirilmiş Türkçe, yazı ve bilim dili olmaya başlamıştır. Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine Latin alfabesinin kabulü, halkın eğitimini kolaylaştırmak amacını da taşımıştır. Kemalist halkçılık, "ayrıcalıksız, sınıfsız" bir toplum öngörüyordu. Fakat bu, toplumsal sınıflan kaldırmayı amaçlayan Marksist anlayışı yansıtmıyordu. Kurtuluş Savaşı Türkiyesinde Marksist anlamda bir "egemen sınıf" ve işçi sınıfı bulunmadığı varsayımından hareket etmekteydi. Öyleyse var olmayan bir sınıf çatışması ve ayrıcalıklı toplum kesimleri yaratılmamalıydı. Ekonomik gelişmeyi sağlamak için toplumdaki tüm olanaklar değerlendirilmeye çalışılırken bu beklentiye ters düşen bir durumun doğması, Kemalizmin, Suna Kili'nin vurgulamaya özen gösterdiği bir temel özelliğinin gözden kaçmasına neden olmamalıdır: "Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü halkçılık, yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar." "Peki halk nedir?" sorusunun yanıtını ise biz verelim: Halk, ayrıcalıklara sahip bulunmayan toplum kesimlerinin toplamıdır!
Kemalist "devrimcilik" ilkesi, halkçılıkla ve hatta demokrasi anlayışı ile iç içe bir anlam taşır. Mustafa Kemal'in I923'te Konya'daki bir konuşmasında yer alan şu cümleler, O'nun nasıl bir devrimcilik anlayışından hareket ettiğini, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek kadar açık bir biçimde sergilemektedir: "Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe, aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf telkinle, aydınlatma ile büyük çoğunluğu kendi amacına göre ikna etmeyi başaramayınca, başka yollara başvurur. Halka zorbalık etmeye başlar. Başarıya ulaşmak için, aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uyum olması gerekir. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği ilkeler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Bu halk bir defa karşısındakinin samimiyetle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden evvel millete güven vermesi gereklidir."
Bu, seçkinciliği açıklıkla yadsıyan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren bir devrimcilik anlayışıdır. Kemalist devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu söyleyebiliriz. Birinci yanı, eski düzenin geçerliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine çağın gereksinmelerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm bununla yetinmemekte, devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişmelere açıklık biçiminde anlamakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır. Atatürk, devrimcilik ilkesinin birinci öğesini şöyle tanımlıyordu: "Devrim, Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine, ulusun en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini temin edecek yeni kurumları koymuş olmaktır." Atatürk, yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının korunmasını elbette ki devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama O'nun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları gerektireceğinin bilincindeydi. Bu nedenledir ki, Kemalist ideolojinin kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara koşut olarak sadece kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini biliyordu, işte bu nedenledir ki, Kemalizmin devrimcilik ilkesi, aynı zamanda hır "sürekli devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır. En ileri kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin "bekçiliği" ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizmin bu sürekli devrimcilik anlayışını henimsemeden, sadece Mustafa Kemal'in sağlığında gerçekleştirdiklerinin bekçiliği ile yetinenleri "Kemalist" ya da Atatürkçü saymak olanaksızdır. Suna Kili, "Devrimcilik kalıplaşmayı, durağanlığı, köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, çağın, toplumun gerisinde kalmayı önlemek, dinamik bir devrim anlayışını sağlamak ve sürdürmek için konmuştur." derken haklıdır. Emre Kongar da, aynı gerçeği şöyle ifade etmektedir: "İkinci anlamda devrimcilik, Türk Devrimini, temel ilkeleri yönünde ileri götürme görevini içeriyordu. Yalnız mevcudun ve gerçekleştirilenin korunması ile yetinilmeyerek, Türk Devrimi, zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelerine göre, temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecekti." Kemalizmin "devletçilik" ilkesini de, halkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirmek gerekir. Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan halk nasıl kalkınacak ve hak ettiği çağdaş yaşam düzeyine ulaşacaktır? Batı'nın gelişmiş toplumlarının nasıl bir yoldan geçerek o noktaya geldikleri biliniyordu. Bir yandan kendi halklarını, öte yandan geri kalmış ülke halklarını sömürerek bir sermaye birikimi oluşturmuşlardı. Türkiye'nin kendisi geri kalmış bir ülkeydi. Halkın sırtından br sermaye birikimi oluşturulmasına, onun birkaç kuşak daha yoksul tutulması pahasına bir kalkınmaya ise "halkçılık" anlayışı karşıydı.
1923-1930 arasında, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimlerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin ne yeterli parası, ne yeterli deneyimi, ne de yeterli teknik bilgisi vardı. Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise, liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için "devletçilik" ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi gerçekleştirilecek, hem de hakça bir dağıtım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.
Kemalist tek partinin programında 1935 yılında yapılan son düzeltmelerden sonra, devletçilik ilkesi şöyle tanımlanıyordu: "Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimleri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir". Kemalist devletçilik anlayışının, bütün üretim araçlarını devletin elinde toplamayı öngören Marksizm ile kuşkusuz ki hiçbir ilgisi yoktu. Hızlı bir ekonomik büyümeyi sağlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına geliyordu. Devlet ekonomiye yön verecek, kıt kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktı. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarılı olamadığı ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yapacaktı.
Türkiye başlangıç aşamasında devletçiliğin iki büyük yararını gördü: Bir yanda, özellikle altyapı ve sanayi yatırımları sayesinde oldukça hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştirilirken; öte yanda, sanayileşmenin devlet eliyle oluşumu sayesinde, Türk işçisi Batı'daki örnekleri gibi, insancıl olmayan koşullar içinde birkaç kuşağının feda edildiğini görmedi. 1929-1939 arasındaki on yılda dünya sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye'de sanayi üretimi artışı yüzde 96'yı buldu. Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye'den daha hızlı bir büyüme sağlayamadı. Giderek oluşmaya ve büyümeye başlayan sanayi işçisi sınıfı, nasıl hiçbir mücadele vermeden seçme ve seçilme haklarını elde ettiyse; gene kan dökülmesine, kuşaklar boyu süren büyük acılar çekilmesine gerek kalmadan, insancıl çalışma koşullarına kavuştu. Kemalist "sürekli" devrimcilik anlayışını daha sonra sürdürenler, sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme gibi hakları vermek için de işçi sınıfının rejimi zorlamasını beklemediler. (Ama uğrunda savaşım vermeden elde edilen hakların yeterince bilincinde olunamadığını daha sonraki deneyimler göstermiştir, işçi sınıfı, ancak elinden alındığı ya da kısıtlandığı zaman, sahip olduğu hakların ve özgürlüklerin önemini yeterince kavrayabilmiştir. Demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile, işçilerin seçme hakkını elde etmek için nasıl uzun ve kanlı savaşımlar verdiği unutulmamalıdır!) Altı ok ile simgeleştirilen Kemalist ilkeler içerisinde, Atatürk'ün en önem verdiği ilkelerin başında belki de "laiklik" geliyordu. Mustafa Kemal, ülkenin koşullarının daha hiç hazır olmadığı bir aşamada bile çok partili düzene geçiş için sakınca görmezken, tek bir koşul ileri sürmüştü: laiklikten ödün vermemek! Serbest Fırka'nın önderliğini üstlenecek olan Fethi Okyar'a yazdığı ve daha önce de sözünü ettiğimiz mektubunda şu satırlar dikkati çekiyordu: "Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur."
Bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak Kemalizm açısından laiklik, demokrasi anlamındaki cumhuriyetçiliğin de, milliyetçiliğin de, devrimciliğin de, ve hatta halkçılığın da ön koşulu olduğu için bu ölçüde önem taşımaktadır. Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü, gerçek bir özgür seçim olamaz. (Bütün dünyada özgürlük ve demokrasi rüzgârları eserken, baskı rejimleri birbiri peşi sıra yıkılırken, bundan en az etkilenenin -laikliği kabul edememiş- Müslüman ülkeleri oluşu raslantı mıdır?) Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inananların oluşturduğu "ümmet"tir. (Bu anlayış içinde örneğin Arap ve İranlı, Müslüman Türk ile aynı toplumun bir parçası sayılırken, Hıristiyan Türk olan Gagauzlar [Gökoğuzlar], Türkçe konuştukları ve çok daha ortak kültürel özellikler taşıdıkları halde "yabancı" sayılacaklardır.) Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışılması bile genellikle olanaksızdır. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü din temeline dayalı bir devlette ağırlığı ve önceliği olan halk değil, dinsel seçkinlerdir.
Atatürk’e vatanı kurtarma görevini Vahdettin mi verdi?
Can Dündar’ın 110 dakikalık Mustafa filminde, Atatürk’ün Samsun’a çıkışının arkasında Sultan Vahdettin olduğu iddiası da yeni bir tartışma başlattı.
Filmde, 15 Mayıs 1919’da Padişah Vahdettin, Karadeniz’e göndereceği Mustafa Kemal’e şöyle diyor:
“Paşa, simdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi tarihe geçmiştir. Bunları unut. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, paşa devleti kurtarabilirsin.”
Bu konuda tarihçilerin üzerinde anlaşamadığı bir başka iddia ise Vahdettin’in, Mustafa Kemal’e Samsun’a çıkarken para verdiği iddiasıdır. Atatürk bu görüşmenin kendi talebiyle yapıldığını Nutuk’ta anlatır ama Vahdettin’den para alması sözkonusu değildir.
Mustafa’nın Samsun’a çıkışından Vahdettin’in haberdar olduğu konusunda tarihçilerin ortak düşüncesi var.
Ancak yaygın görüşe göre, Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesindeki amaç, Karadeniz Bölgesi’nin güvenliğini sağlamaktı. Çünkü itilaf devletleri Mondros Anlaşmasının 7’nci maddesini işleterek, Karadenizi işgal etmeye hazırlanmaktadır.
Daha sonra İngiliz belgelerinde geçeceği gibi bölgede yerleşen Rumlar’ın ayaklanması sözkonusudur. Mustafa Kemal’e kağıt üzerinde Sultan Vahdettin tarafından verilen görev bu isyanı bastırmasıdır.
Ancak Mustafa Kemal’in farklı planları vardır. Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nın fitilini ateşler.
Ata, Madam Corinne’e yazdı
Çanakkale'nin sırrı bu mektupta gizli
Fİlmde, Mustafa Kemal’in 2 Temmuz 1915’te Çanakkale’de çarpışırken sevgilisi Madam Corinne’e yazdığı mektuba yer verildi. Büyük Önder, bu mektubunda şöyle diyor: “Askerlerimin hususi inançları çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün ya gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet...”
Dalkavuklar gizledi
Fİlmİn çarpıcı bölümlerinden biri de Atatürk’ün halkla teması.. Atatürk 1930’da halkın arasına karıştığında herkesin mutsuz ve karnını doyuramaz durumda olduğunu görüyor. Elinde dilekçelerle Ata’ya koşanların görüntüsü geliyor... Şu yorum ekleniyor “Çevresindeki dalkavuklar halkın ızdaraplarını Atatürk’ten gizleyip iyi göstermeye çalıştılar. Atatürk gerçekle yüzleşince çok üzüldü Sabaha kadar uyuyamadı.”
Açlıktan ölenler var
Filmde yayınlanmamış günlükler de yer alıyor. Günlüklerin 7 Kasım 1916’tarihli sayfasında Tümgeneral Mustafa Kemal, Diyarbakır’dan Silvan’a giderken gördükleri inanılmaz sahneleri anlatıyor. Yollarda açlıktan ölen insanlar, ağlaşan çocuklar. Mustafa Kemal, “Yalnız kalmış 12 yaşındaki Ömer’i yanıma aldım. Bir çifte, diğer çocukları almasını istedim, almayınca azarladım. O çocuklara da para verdim” diye not düşüyor defterine...
Turkcell açıklama yaptı
Film, özel hayatına odaklı olduğu için projede yer almadık
Turkcell, Can Dündar’ın senaryosunu yazıp yönettiği Mustafa filminde sponsorluktan vazgeçme nedenlerini ortaya koyan bir açıklama yaptı : “Ülkemizin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, dünya tarihinin en önemli liderlerinden Ulu Önder Atatürk’ü, hem yurt içinde hem de yurt dışında tanıtacak projeler bizi heyecanlandırdığından, ’Mustafa’ filminin sponsorluk önerisini değerlendirdik. Çalışmalarına saygı duyduğumuz proje yapımcısıyla yaptığımız ön görüşmelerde, filmin beklentimiz yönünde Atatürk’ün liderliğini, dehasını ve kahramanlığını dünyaya tanıtmaktan çok, özel hayatına odaklanan bir film olduğunu görünce projede yer almayı tercih etmedik. Gelecekte de Ulu Önder Atatürk’ü dünyaya tanıtacak ve tarihin en önemli liderlerinden birisi olduğunu vurgulayacak projeleri desteklemekten gurur duyacağız.” Turkcell “Bizim her kesimden müşterimiz var. Böyle bir filme sponsor olarak müşterilerimizin bir kısmını karşımıza alamayız” düşüncesiyle filmden sponsorluk desteğini çektiğine dair iddianın ise gerçeği yansıtmadığını ve kamuoyunu yanlış yönlendirdiğini öne sürdü.
Atatürk’e vatanı kurtarma görevini Vahdettin mi verdi?
Can Dündar’ın 110 dakikalık Mustafa filminde, Atatürk’ün Samsun’a çıkışının arkasında Sultan Vahdettin olduğu iddiası da yeni bir tartışma başlattı.
Filmde, 15 Mayıs 1919’da Padişah Vahdettin, Karadeniz’e göndereceği Mustafa Kemal’e şöyle diyor:
“Paşa, simdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi tarihe geçmiştir. Bunları unut. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, paşa devleti kurtarabilirsin.”
Bu konuda tarihçilerin üzerinde anlaşamadığı bir başka iddia ise Vahdettin’in, Mustafa Kemal’e Samsun’a çıkarken para verdiği iddiasıdır. Atatürk bu görüşmenin kendi talebiyle yapıldığını Nutuk’ta anlatır ama Vahdettin’den para alması sözkonusu değildir.
Mustafa’nın Samsun’a çıkışından Vahdettin’in haberdar olduğu konusunda tarihçilerin ortak düşüncesi var.
Ancak yaygın görüşe göre, Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesindeki amaç, Karadeniz Bölgesi’nin güvenliğini sağlamaktı. Çünkü itilaf devletleri Mondros Anlaşmasının 7’nci maddesini işleterek, Karadenizi işgal etmeye hazırlanmaktadır.
Daha sonra İngiliz belgelerinde geçeceği gibi bölgede yerleşen Rumlar’ın ayaklanması sözkonusudur. Mustafa Kemal’e kağıt üzerinde Sultan Vahdettin tarafından verilen görev bu isyanı bastırmasıdır.
Ancak Mustafa Kemal’in farklı planları vardır. Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nın fitilini ateşler.
Ata, Madam Corinne’e yazdı
Çanakkale'nin sırrı bu mektupta gizli
Fİlmde, Mustafa Kemal’in 2 Temmuz 1915’te Çanakkale’de çarpışırken sevgilisi Madam Corinne’e yazdığı mektuba yer verildi. Büyük Önder, bu mektubunda şöyle diyor: “Askerlerimin hususi inançları çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün ya gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet...”
Dalkavuklar gizledi
Fİlmİn çarpıcı bölümlerinden biri de Atatürk’ün halkla teması.. Atatürk 1930’da halkın arasına karıştığında herkesin mutsuz ve karnını doyuramaz durumda olduğunu görüyor. Elinde dilekçelerle Ata’ya koşanların görüntüsü geliyor... Şu yorum ekleniyor “Çevresindeki dalkavuklar halkın ızdaraplarını Atatürk’ten gizleyip iyi göstermeye çalıştılar. Atatürk gerçekle yüzleşince çok üzüldü Sabaha kadar uyuyamadı.”
Açlıktan ölenler var
Filmde yayınlanmamış günlükler de yer alıyor. Günlüklerin 7 Kasım 1916’tarihli sayfasında Tümgeneral Mustafa Kemal, Diyarbakır’dan Silvan’a giderken gördükleri inanılmaz sahneleri anlatıyor. Yollarda açlıktan ölen insanlar, ağlaşan çocuklar. Mustafa Kemal, “Yalnız kalmış 12 yaşındaki Ömer’i yanıma aldım. Bir çifte, diğer çocukları almasını istedim, almayınca azarladım. O çocuklara da para verdim” diye not düşüyor defterine...
Abdürrahim Tuncak’ın kızı Nuray Çulha, filme itiraz etti: “Babam 1908 doğumlu. Üç aylıktan itibaren o evde. 5 yaşında sünnet edildiğinde Zübeyde Hanım’ın yatağında çekilmiş sünnet fotoğrafı bile var”
Mustafa filminin yankıları sürüyor. Atatürk’ün 8 yaşında Van’da evlat edindiği anlatılan Abdürrahim Tuncak’ın kızı Nuray Çulha, filme itiraz etti: “Babam 1908 doğumlu. Üç aylıktan itibaren o evde. 5 yaşında sünnet edildiğinde Zübeyde Hanım’ın yatağında çekilmiş sünnet fotoğrafı bile var”
Can Dündar’ın yönettiği “Mustafa” filminde, Atatürk’ün 1916’da Doğu’da görevliyken 8 yaşındaki Abdürrahim’i evlat edindiği anlatılıyor ve Halep’te ikisinin birlikte çekildiği fotoğrafa yer veriliyor. Ancak, bu bilgilerin yanlış olduğunu iddia eden Abdürrahim Tuncak’ın kızı Nuray Çulha, VATAN’a çarpıcı açıklamalarda bulundu. 62 yaşındaki Nuray Çulha ’Babam 3 aylıktan itibaren Atatürk’ün evindeydi“ dedi.
* Atatürk babanızı 1916’da evlat edinmedi mi?
Babam 1908 doğumlu. Atatürk’ün annesinin Kuran’ında yazıyor. Zübeyde Hanım, babamın doğum tarihini Kuran’a kaydetmiş. ”Abdürrahim 1908“ diye yazıyor. Bir de kızı Naciye’nin ölüm tarihini yazmış. Atatürk’ün Naciye isminde bir kızkardeşi ölüyor veremden. Onun ölümünden sonra Akaretler’deki eve geliyorlar.
* Yani 8 yaşından çok önce Atatürk ile birlikteydi.
Atatürk’ün babamla resmi 1917’de çekilmiş. Babam 1908’de doğduysa, 1917’de 9-10 yaşında oluyor. Babam kendini bildiği zaman Akaretler’de Atatürk’ün evinde buluyor. 3 aylıktan itibaren o evde.
* Babanız ne zaman evlat edinilmiş?
Evlat edinilmiş diye bir şey yok. Babamın Akaretler’deki evde sünneti yaptırılıyor. 5 yaşındayken sünnet yatağında çekilmiş resmi var.
* Yani kendi oğlu mu?
Ben böyle bir şeyi söylemeye söz sahibi değilim.
* Peki Atatürk ile resmi nasıl çekilmiş?
Atatürk annesi Zübeyde Hanım’ı Halep’e çağırıyor ve ’çocuğu da al gel’diyor.
* Neden çağırıyor?
1917’de kum fırtınasında kör oldu diyorlar. Anne çok üzülüyor. Atatürk telgraf üstüne telgraf çekiyor ve ’Bir şeyim yok. Ama müsterih olmak istiyorsan ’çocukla bana gel’ diyor. Kara trenle 10 günde Halep’e gidiyorlar. Oraya ulaştıklarında Atatürk ’Bak diyor gözüm görüyor, hiçbir şeyim yok’ diyor. Bir hafta kalıyorlar. Ordunun terzisi babama oranın yerel kıyafetini dikiyor. Atatürk ”Şimdi resim çektireceğiz, tam asker oldun ama tabancan yok“ diyor. Kendi tabancasını çıkarıyor ve babamın beline takıyor. O zaman fotoğraf makinesi bir tek ordunun doktorunda varmış. Doktor resmi çekiyor. Yani Halep’te evlatlık alınma diye bir şey yok. O zamana kadar zaten o evde yaşıyor, okullara gidiyor. Ben Atatürk’ün kızkardeşine babaanne derdim, onun arzusu üzerine.
* Neden?
Karıştırmayın. Bundan yıldığımız için babam gazetecilerden uzak durdu. Babamdan ne duyduysam onu söylüyorum. Babam öldüğünde güzel bir cenaze merasimi oldu Bebek Camii’nde. İstanbul Belediye Reisi Tayyip Erdoğan bana dedi ki ’Daha büyük bir camide daha güzel bir şekilde yapalım merasimi.” Ama babam istemedi. Ancak bilenler geldiler. Cenazede üniversite rektörleri ve çok basın vardı. Orada bana çok sual soruldu neden açıklamıyorsunuz diye ’Konuşmuyorum acım büyük Mete Akyol ile konuşun’ dedim.
‘AKARETLER’DEKİ EVDE İKİ BAKICISI VARDI’
Abdürrahim Tuncak ’ın kızı Nuray Çulha, babasının ilk olarak Akaretler’deki evde Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule Hanım ile birlikte yaşadığını söylüyor ve “2 tane de bakıcısı var. Birine Ayşe Abla derdi. Akaretler’deki evde otururken ilkokula gidiyor. Atatürk 1919’da Samsun’a çıkarken İngilizler öldürecekler diye o evi Şişli’ye taşıyor. Yani Şişli’deki ev ikinci oturdukları ev. Evin kirası 1 Lira olduğu için o sıra ödeyemeyecek durumdalar. Çünkü Atatürk Anadolu’da ve maaş yollayamıyor. O yüzden tekrar Akaretler’e geliyorlar” diyor. Bu fotoğrafta da Abdürrahim Tuncak, Zübeyde Hanım, Makbule Hanım ve bakıcılarıyla birlikte görülüyor.
Annesi Fikriye Hanım mıydı?
Atatürk, Fikriye Hanım’la bir konuşmasında Abdürrahim için ’bizim çocuğumuz’ diye bahsediyor
Atatürk’ün manevi oğlu Abdürrahim Tuncak, 90 yıllık yaşamı boyunca ilk ve son kez gazeteci Mete Akyol’a konuşmuştu. Türkiye, Atatürk’ün manevi oğlu ile Akyol’un yaptığı röportaj sayesinde tanıştı. 24 Mayıs 1981’de Milliyet Gazetesi’nde “Atatürk’ün varlığı bugüne değin açıklanmayan manevi çocuğunu bulduk!” manşetiyle duyurulan ve 15 gün yayınlanan anılarıyla Atatürk’ün yakınları dışında pek kimsenin tanımadığı 73 yaşındaki Tuncak’ın fotoğraflarını görenler şaşkınlığını gizleyemedi. Özellikle kaş ve burun yapısı ise Atatürk’e tıpatıp benzemesi hep aynı soruyu gündeme getirdi. “Acaba Abdürrahim Tuncak Atatürk’ün öz oğlu muydu?” Akıllardaki bu soruya Tuncak “Bazı sırlar benle mezara gidecek” diye karşılık vererek bir yerde Atatürk’ün öz oğlu olduğunu ima etmiş oluyordu. Peki ya annesi kimdi? Mete Akyol’un edindiği izlenime göre annesi Atatürk’ün ilk beraber olduğu kadın yani Fikriye’ydi.
* Atatürk ile manevi oğlu arasında benzerlikler nelerdi?
Sesi aynı. Hal ve tavırlar,
siluet olarak aynı Atatürk’tü. Röportaj sırasında Akaretler’deki eve gittik. “Şurada şu vardı” diyerek bir şeyi işaret etmişti. O hareketi tamamen Atatürk’tü.
* Sizce annesi kimdi?
Bütün olay Fikriye Hanım üzerinde toplanıyor. Albümünde gazetelerde kesilmiş Fikriye Hanım’ın resimleri hep öndeydi. Abdürrahim Bey, Latife Hanım’ı sevmezdi. Kızıyla sıkıştırdık. ”Kızım bu yaşta Atatürk’ün oğluyum desem arkamdan teneke çalarlar. Adama bak delirmiş derler. Ne bana birisi bunu söyledi, ne belge var ama gözümü açtığımda 3.5 yaşındaydım Akaretler’deki evdeydim. Hayattaki şerefim, biyolojik oğlu olmak bir tarafa onun yetiştirildiği evde ve onu yetiştiren bir anne tarafından yetiştirilmiş olmamdır“ dedi.
* Fikriye Hanım ile ilgili başka ne anlatmıştı?
O zaman Abdürrahim Tuncak, Muzaffer Bozok ile okula gidiyor. Bir akşam Atatürk Fikriye Hanım’a ”Abdürrahim’in notları yüksek geliyor Fikriye. Bizim çocuğumuz olduğu için iltimas mı geçiyor? Git bir kontrol et“ diyor. Ertesi akşam Fikriye Hanım ”Gittim konuştum hocasıyla. Hak ettiği notlardır dedi“ diye anlatıyor. Atatürk Latife’yle evlenmeye karar veriyor ama Latife’nin babası, Abdürrahim bende kalsın deyince İzmir’e onun yanına gönderiliyor ve orada okula gidiyor. Ne zamanki Latife’ye güle güle denildi, işte o zaman Abdürrahim Köşke döndü
Atatürk ‘yalnız, yaşlı ve umutsuz’ değildi
Baykal, Atatürk’ün “yaşlı yalnız adam” ve “diktatör” olmadığını söyledi
Ali ÖZTUNÇ / ANKARA
Can Dündar’ın “Mustafa” isimli belgeselinin önceki akşam yapılan Ankara Galası’na katılan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, belgeseli beğenmedi. Filmi kurmaylarına değerlendiren Baykal’ın iki ana eleştirisi vardı: Atatürk’ün sofrası, içki içilen, birisinin ud çaldığı, coşku bulunmayan, başarısız olmuş, bıkmış, umutsuz, yalnız ve yaşlı bir adamın sofrası olarak lanse ediliyor. Atatürk günde bir büyük rakı içen, kadınlara zaafı olan birisi olarak gösterilmiş. Zaafları olabilir. Ancak Atatürk gibi bir adamın sofrası bu resim olamaz. Atatürk’ün sofrası Cumhuriyet’i ilan ettiği, Cumhuriyet coşkusunun yaşandığı, heyecanlı, gururlu, sevinçli, gelecekten emin bir sofradır.
DİKTATÖR EĞİLİMİ OLMADI:
Kendi döneminin tüm liderleri diktatör olduğu halde bu yönde eğilimi olmayan bir liderdi. Hep çoğulcu demokrasi istedi. Hitler, Mussolini, Stalin’in egemenliği varken, kendi eliyle parti kurdurdu.
Cesur bir yapım
Galaya katılan diğer siyasetçiler de farklı yorumlarda bulundu:
Köksal Toptan: “Atatürk’ün tartışılan yönlerinin ortaya konulması değişik bir açı. Ancak sigaralı bölümler düzeltilmeli.”
Süleyman Demirel: “Herkesin görmesi gereken bir belgesel.”
Ertuğrul Günay: Atatürk’ü ’insan’ olarak da irdeleyen, sorgulayan, tartıştıran cesur bir çalışma. Belki bazı tartışmaları da tetikleyecek.
Hilmi Güler: “Direkt ve dolaylı mesajlarıyla epey tartışılacak bir film.”
İlk günde 100 bin kişi seyretti
193 salonda gösterime giren ’Mustafa’ filmi büyük ilgi gördü. Büyük kentlerde sinemalarda tüm seansların biletleri erken saatte tükendi
Çok sayıda vatandaş filmden etkilendiğini belirtirken, “Ata’mız yalnız değildi” diyerek filmdeki yoruma katılmadığını söyleyenler de oldu. İşte İstanbul’da Mustafa’yı izlemeye koşan seyircilerin yorumları... Filmdeki Atatürk’ü çok sevdim
İlkin Doğan (7-İlköğretim 1. sınıf öğrencisi): Filmi çok sevdim. Okulda bize öğretilenlerin dışında bir çok şey öğrendim. Filmdeki Atatürk’ü de çok sevdim. Atatürk’ün olduğu tüm sahneleri çok sevdim. Filmde Atatürk’ün anlattıklarını dikkatle dinledim ve dediklerini hiçbir zaman unutmayacağım.
Ders alınacak bir hayatı var
Özlem Şencan (27-İç mimar): Atatürk’ün insan olarak zor bir yaşam geçirmesine rağmen başarısını görmemiz gerektiğini anlatan bir film. Tüylerim diken diken oldu, bazı yerlerinde ağladım. Terörle boğuştuğumuz şu dönemde ülkeyi yönetenlerin izlemesi gereken bir film, ders alınacak bir hayatı var.
BEN O DÖNEMLERİ YAŞADIM
Faruk Atakan (80-Emekli Albay): Ben Atatürk’ü gördüm. Ankara, Keçiören’deki okulumuzun önünden geçerken sıraya girerdik. Benim başımı çok okşadı hep halimizi hatırımızı sorardı. Atatürk’ü tartışanlar o dönemleri yaşamadılar. O dönemleri yaşayan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Atatürk yalnız değildi, tüm millet yanındaydı. Önderimizin naaşını gördüm. Tüm Türkiye oradaydı.
“Kürtler’e muhtariyet” tartışma çıkardı
Mustafa filminde, Atatürk’ün 16 Ocak 1923’te 9 gazeteciye ’yazılmamak’üzere açıkladığı görüşlerinde Kürtler’e ’muhtariyet’, yani özerklik vermek istediğinden bahsediyor. Filmdeki bu bölüm tarihçilerden tepki topladı. İşte iki uzmanın görüşü...
Onun politikasına uymazdı
Halil İnalcık (Tarihçi-Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi): Bu çok nazik bir konu. Her şeyden önce Atatürk’ün Kürtler’e muhtariyet verilmesiyle ilgili iddia edilen düşüncelerinin kaynağı irdelenmeli, gerçek mi değil mi ortaya çıkarılmalı. Ayrıca Atatürk’ün ’Kürtler’e muhtariyet’verilmesiyle ilgili sözleri Cumhuriyet’in ilanından 9 ay önce yaptığı söyleniyor. Unutulmamalı ki, Cumhuriyet’in ilanından sonra yeni Türkiye devleti kurulmuştur. Kürtler’e muhtariyet iddiası ise Atatürk’ün Doğu illeriyle ilgili izlediği politikaya uymamaktadır.
Öyle olsa Milli Devlet kurmazdı
Prof. Dr. Mehmet Saray (Atatürk Araştırmaları Merkezi eski Başkanı): Atatürk Araştırmaları Merkezi başkanlığını yaptığım dönemde Atatürk’ün ’Kürtler’e muhtariyet’verilmesi iddiasını içeren İzmit’teki konuşma metni benim de önüme geldi. Ama ben o bölüme hep kuşkuyla yaklaştım. Ama diyelim ki, Atatürk bunları söyledi. Bu konuşma Cumhuriyet’in ilanından önce, 1924 Anayasası hazırlanmadan önce yapıldı. Ve bu sözler sadece bir düşünceden ibaretti. Oysa Atatürk hem İsmet İnönü’ye hem de Celal Bayar’a Şark Raporları hazırlattı. Doğu Anadolu köylülerine toprak verilmesini emretti. Çıkan Kürt ayaklanmalarını bastırttı. Milli Devlet kurmak için yola çıkmıştı ve ulus devleti kurdu. Kürtler’e muhtariyet gibi bir düşüncesi olsaydı Milli Devlet’i tesis eder miydi? Niye bu düşüncesinden vazgeçsin?
"İran gibi olur muyuz" sorusu sıkça soruluyor bugünlerde. Bence hayır! Çünkü Şii mollalardan farklı olarak arkalarına bir de Amerikan emperyalizmini almış olanlar yüzünden İran'dan daha beter olabiliriz! Peki, İran'ı ne kadar tanıyoruz?
Şiraz'ın Eylülleri kitabında o günler kitabın kahramanın ağzından şöyle anlatılır:
"Şah'ın gittiği o soğuk ocak gününü; etrafı dolduran şen kalabalığı, farlarına göz kırptıran sürücüleri, öttürülen kornaları, dükkânların bedava şekerler dağıtmasını, bedavaya çalışan taksileri, kucaklaşan yabancıları ve dans eden genç kadınları düşünür. O gün çatıda durmuş ve kenti izlemişti, radyo ve televizyonlar soğuk havada salınan çamaşır ipleri yüzünden cızırtılanıp durmaktaydı; karşı dairesinde oturan kadın mutfak camında durmuş elma soymakta, caddenin köşesinde değneğine dayanmış duran ihtiyar, inanılmaz gözlerle bedavaya közlenmiş mısır ikram eden sokak satıcısını izlemekteydi ve komşusunun bahçıvanı dişsiz ağzında koca bir gülümsemeyle el çırpıp durmaktaydı o gün.
İnsanlar, Şah raft, Şah raft-Şah gitti, Şah gitti! diye coşkuyla haykırmaktaydı.
O akşam haberlerde Şah'ın gidişini görmüştü. Kemikleri sayılabilen kanserli bedeniyle Şah havaalanındaydı, yanında da gülümseyen kraliçesi; ikisinin de yüzlerinde zoraki birer gülümseme vardı..."
Ancak, Şah'ın ülkeyi terk etmesi ve Ulusal Cephe'den Şahpur Bahtiyar' ın başbakanlığa atanması da kitlelerin öfkesini dindirmeye yetmedi. Halk hâlâ sokakta ve işçiler grevdeydi. 19 Ocak 1979'da mollalar, monarşinin kaldırılması ve İslam Cumhuriyeti'nin ilanı talebiyle gösteriler düzenledi. İran tarihinin en büyük mitinglerinden birisine tanık oldu.
12 Şubat 1979'da halk kışlaları basıp silahlara el koydu ve tüm hapishaneler boşaltıldı. Sabah saat 08.00'de başlayan ayaklanma ile 300 bin insan silahlandı ve binlerce silaha el konuldu. Askerlerin tankları alarak halkla birlikte sokaklarda yürüyüşe geçmesiyle ordu da çökmüş oldu.
İran yakın tarihinden dersler
Sahi, mollalar neden sevmez ve okumaz Hayyam'ı?Şarabı sevdiği ve övdüğü için mi? Neredeyse bin yıl önce İran'da yaşamış olan şair, filozof, matematikçi ve astronom Ömer Hayyam (1048-1122), bu soruya rubaileri ile kendisi yanıt veriyor aslında:
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel:
Ama Tanrı kanar mı bunlara?
***
Felek ne cömert aşağılık insanlara!
Han, hamam, dolap değirmen, hep onlara.
Kendini satmayan adama ekmek yok:
Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!
(Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu)
***
A beyim yoksa şu kalbinde muhabbet,
Ne çıkar, camide, yâ havrada zikr et.
Deli sevdadan eğer varsa nasibin.
Ne cehennem düşünürsün, ne de cennet.
(Çeviren: Rüştü Şardağ)
Sanki başka sorun yokmuş ve bu " siyah örtü " bunca eşitsizlik, adaletsizlik ve rezilliği örtmeye yetecekmiş gibi davranan iktidarlar elbette Hayyam okumaz. Çünkü Hayyam'ın rubaileri, özellikle yerli mollaların bugün tarifi Evangelist Hıristiyanlar ve sermayedar Yahudiler tarafından yapılmış " yeni İslam " anlayışlarına ters düşer. Bir de " İran gibi olur muyuz" sorusu sıkça soruluyor bugünlerde. Bence hayır! Çünkü Şii mollalardan farklı olarak arkalarına bir de Amerikan emperyalizmini almış olanlar yüzünden İran'dan daha beter olabiliriz!
Peki, bizdeki mollaları göndermek istediğimiz İran'ı ne kadar tanıyoruz? Aslında, Türkiye ile İran'ı kesişen kümeler diye düşünmek yanlış olmaz. İki ülkenin tarih, kültür ve siyasi açıdan ortak yönleri olduğu gibi büyük farklılıkları da var. İslam Devrimi'nin 11 Şubat'ta 29 yaşına girdiği İran, yakın tarihiyle bizim açımızdan o kadar çok ders içeriyor ki, örneklerine ilerleyen bölümlerde yer vereceğiz. Yine yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğimiz farklı yönleri ise çok iyi anlamamız, moda deyişiyle çok iyi " okumamız " gerekiyor.
Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı hukukçu Şirin Ebadi 'nin dediği gibi, "İran'ın keşke petrol yerine suyu olsaydı. Batılılar İran'ı belki o zaman rahat bırakırdı..." Tarihe baktığımızda, emperyalist ülkelerin leş bekleyen akbabalar misali bütün Ortadoğu'da olduğu gibi, İran'ın üzerinde de sürekli dönüp durduğunu görüyoruz. İran tarihine bakmaya Türk kökenli Kaçar Hanedanı (1796-1925) ile başlamak anlamlı olacaktır. Çünkü özellikle İngiltere ve Rusya 19. yüzyıl sonu itibarıyla bölgeye daha fazla nüfuz etmeye çalıştılar. Kaçar Şahı, 1905'te meşrutiyet ilan etse de Batı egemenliğine karşı o dönemin Türkiye'si, Mısır'ı ya da Tunus'u kadar direndiği söylenemez. Kaçar Hanedanı, Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz ve Rus işgallerinin ardından iyice zayıflayınca, orduda ve ulema arasında değişim isteyen sesler yükseldi.
1924 yılı başında, önce Harbiye Nazırlığı'na sonra başbakanlığa yükselen Rıza Han (Rıza Şah Pehlevi) , 1925'te İngilizlerin teşvik etmesiyle darbe yaparak Kaçar Hanedanlığı'na son verdi. Rıza Han, Atatürk gibi cumhuriyet kurmak istiyordu. Hatta, İran Meclisi'nde Mustafa Kemal'in izinden gidileceği ve cumhuriyetin çok yakında kurulacağı konuşuluyordu. Ne var ki İran'da özellikle 19. yüzyılın sonunda çok önemli siyasi bir güç olarak ortaya çıkan ulemanın direnişi sonucunda Rıza Han, cumhuriyet kurmak yerine tahta oturdu.
Rıza Şah Pehlevi, tahta oturabilmek için ulemanın desteğine ihtiyaç duymuş, bu yüzden başlangıçta onlara ayrıcalıklar tanımıştı. Bir nevi zorunlu laikleştirme sayılacak reformları yapması için on yıl geçmesi gerekti. Mollalar sadece iktidarı için potansiyel bir tehlike oluşturmuyordu; ayrıca modernleşme için zorunlu olduğunu düşündüğü reformların önünü tıkayacak meşru ve sosyal nüfuza da sahiplerdi. 27 Aralık 1928'de Kılık-Kıyafette Birlik Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla, bütün erkekler, Batı tarzında giyinmek ve Pehlevi şapkası olarak anılmaya başlanan, kep benzeri, siperli bir şapka takmak zorundaydı, kadınların ise başlarını kapatması yasaklanıyordu. Fakat, İran toplumunun yapısını dikkate almadan tepeden indirilen bu reform yüzünden özellikle kırsal alanlardaki kadınların dışarıya çıkamaz hale geldiğini de unutmamak gerekiyor. Aynı İran, yarım asır sonra örtünmenin zorunlu kılındığı bir yer olacaktı ki bundan en büyük zararı yine kadınlar görecekti.
II. Dünya Savaşı, İran'daki gelişmelerin seyrini değiştirdi. Müteffikler İran'ı işgal etti Amaç, ülkedeki Alman etkisini kırmaktı. İran petrolleri, savaşın seyri açısından da büyük önem taşıyordu. İşgalin ardından Rıza Şah Pehlevi iktidardan çekilmek zorunda kaldı. Tahtını oğlu Muhammed Rıza Pehlevi 'ye bıraktı.
Ulusallaşma Batı'yı rahatsız etti
İran'da Ulusal Cephe (Cepheyi Milli) 1951'de iktidara geldi. Hükümeti, İran siyasetine damga vuran önemli bir isim kurdu: Muhammed Musaddık . 1951'de " Yılın Adamı " olarak Time dergisine kapak olan Musaddık 'ın soyu, İran'ı iki yüzyıldan fazla yöneten Türk asıllı Kaçar hanedanına dayanıyordu.
Musaddık çokuluslu şirketlerin keyfini kaçırmıştı
Petrolü ulusallaştırmak isteyen Musaddık 'ın lideri olduğu Ulusal Cephe 'nin hedefleri arasında parlamenter gücü sağlamlaştırmak, anayasa ve kanunları uygulamak ve ülkenin gerçek bağımsızlığını sağlamak vardı.
Musaddık , İran petrollerini ulusallaştırdı, yabancı şirketlerin imtiyaz haklarını içeren anlaşmaları iptal etti. Dünya başkentlerinde, özellikle Londra'da bu yüzden büyük bir sarsıntı yaşandı. Çokuluslu şirketler rahatsız olmuştu. İngilizler İran petrolüne ambargo koydular, Suudiler bu ambargoya destek verdiler.
ABD, Sovyetler'in bölgedeki nüfuzunun artmasından kaygılıydı. Musaddık 'ın İran'da o günlerde etkili olan Komünist Tudeh Partisi'ni arkasına alması bu kaygıyı iyice arttırdı. İran için özgürlük dönemi çok uzun sürmedi. Başta Washington olmak üzere kapalı kapılar ardında Mussaddık 'ın devrilmesi planlanmaya başlandı. Sıkıntı giderek artmıştı. İran kontrolden çıkıyordu. Bunun önüne geçilmesi için Batı'nın çıkarlarını kollayacak totaliter bir rejim gerekiyordu.
1953'te ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) harekete geçti ve İngiltere'nin desteğiyle Mussaddık 'a karşı darbe yapıldı. Darbenin planlayıcısı ve uygulayıcısı eski ABD başkanlarından Theodore Roosevelt 'in torunu, CIA Tahran İstasyon Şefi Kermit "Kim" Roosevelt ile Şah 'ın diğer bir dostu General Norman H. Schwarzkopf 'tu (1991 Körfez Savaşı'nda ABD ordusunun komutanı Norman Schwarzkopf 'un babası). CIA, mollalarla ilişkiye girmiş ve Musaddık " hain" ilan edilmişti. Musaddık görevden alındıktan sonra ömrünün sonuna kadar göz hapsinde tutuldu. Şah Muhammed Rıza Pehlevi kaçtığı Roma'dan geri döndü. Bir konuşmasında kendisini " Tavuskuşu Tahtı "na yeniden oturtan Kim Roosevelt'e, "Tahtımı Allah'a, halkıma, orduma ve size borçluyum..." diyerek minnettarlığını ifade etmekten geri kalmadı.
CIA SAVAK'a eğitim verdi
CIA 'nın Şah 'ı yeniden tahtına kavuşturan bu darbesi, Batı'nın çıkarlarına bir süre için iyi hizmet etti; yeni hükümetle yapılan petrol anlaşması sayesinde gelirlerin yarısının yabancı karteller elinde kalması güvenceye alındı. General Norman H. Schwarzkopf'un Şah 'a "iyiliği" Musaddık'ı devirmekle kalmadı. General, Şah 'ın 1956'da kurulan İstihbarat Örgütü SAVAK 'a eğitim verdi.
Toprak reformuna mollaların tepkisi sert oldu
Şah, büyük toprak sahibi üst düzey din adamları ve dini vakıfların topraklarına el koyuyor, ayrıcalıklarına son veriyordu. Toprak reformu yasası her şeyden önce mollaların bir kısmını doğrudan etkilediği gibi, onların yönetimi altındaki vakıflarının geleceğini de tehlike altına sokuyordu.Yani bu yasanın mollaların çıkarları açısından doğurduğu tehdit büyüktü.
Ak Devrim kapsamındaki refomların başarıya ulaşamaması, toplumdaki eşitsizliğin, dolayısıyla yoksulluğun artması Ayettulah / İmam Humeyni'nin siyasi bir önder olarak sivrilmesine yardım etti. Sürgündeki Ayetullah Humeyni'ye kulak verenlerin sayısı giderek arttı. Şah'ın önünde pek bir çıkış kalmamıştı.
Şah, artan petrol gelirini kullanarak ülkesini dünyanın beş gelişmiş ülkesinden birisi yapacağını ilan etti. Bunu gerçekleştirmek için geliştirilen vizyonun adı 1963'te kondu: İnkilap-ı Sefid ya da Türkçesiyle Ak Devrim . Ak Devrim , toprak, seçim ve eğitim reformu, kadınlara oy hakkının tanınması, özelleştirme (devlet işletmelerinin hisselerinin belirli oranda satılması) sosyal güvenlik sistemi kurulması, Batılı giyim ve yaşam tarzının teşvik edilmesini içeriyordu.
Toprak reformu, tarıma dayalı ekonomiyi tasfiye edip toprak sahiplerini sanayi yatırımlarına yönelterek sağlam kapitalist ekonomik yapı kurmayı hedefliyordu. Şah, büyük toprak sahibi üst düzey din adamları ve dini vakıfların topraklarına el koyuyor, ayrıcalıklarına son veriyordu.
Toprak reformu yasası her şeyden önce mollaların bir kısmını doğrudan etkilediği gibi, onların yönetimi altındaki vakıflarının geleceğini de tehlike altına sokuyordu. Yani bu yasanın mollaların çıkarları açısından doğurduğu tehdit büyüktü. Onlar ki, 1963 olaylarına kadar geçen süre içinde siyasal iktidarın karşısında olmaktan çok, yanında yer almışlardı. Yani iktidarları, çıkarlarına hizmet için kullanmışlardı. Ancak durum şimdi farklıydı. Mollalar başta kadınlara oy hakkı olmak üzere başka yeniliklere de karşı çıkıyorlardı.
Bir yandan da yeni yeni ortaya çıkan sanayi burjuvası giderek zenginleşirken özellikle büyük kentlere göçle genişleyen bir kesim halinden hiç memnun değildi. İran petrol zenginiydi, ama toplumdaki refah düzeyi bir türlü artmıyordu. Zenginlik toplumun alt tabakasına yansımadığı gibi, yoksulluk sonucu dini etkinin giderek artması, sıkıntılı bir sürecin de başlangıç noktasını oluşturdu. Musaddık 'ın liderliğindeki Ulusal Cephe 'nin 1953'te darbeyle iktidardan indirilmesiyle bölünüp gücünü yitiren sol, bu kitlelerle ilişki kuramazken mollalar İran toplumundaki etkilerini arttırdılar.
Humeyni'nin sivrilişi
Ak Devrim kapsamındaki refomların başarıya ulaşamaması, toplumdaki eşitsizliğin, dolayısıyla yoksulluğun artması Ayettulah/ İmam Humeyni 'nin siyasi bir önder olarak sivrilmesine yardım etti. Humeyni , 1964'te sürgün edildi. Sırasıyla Türkiye (Bursa), Irak sonra da Avrupa'ya gitti. Ancak, onun önderliğinde bir ayaklanmanın patlak vermesi için gerekli koşullar oluşmaya devam ediyordu.
Bu arada, Şah muhalefeti zorla bastıramadığı noktada gerilimi düşürmeye yönelik demokratik açılımlar yapıyor ama işe yaramadığını gördüğü an yeniden şiddet ve baskı politikalarına başvuruyordu. Altmış bin kişilik gizli polis teşkilatı ve dört yüz bin kişilik ordu, ülkede terör estiriyordu. Gizli Polis Teşkilatı, toplumun her alanına sızıp tutuklamalar yapıyor, muhalifleri işkenceden geçiriyor, kitle hareketlerini şiddetle bastırıyor, kimsenin başını kaldırmasına izin vermiyordu. Bardağı taşıran son damla, 8 Eylül 1978'de yapılan bir gösteriye askeri güçlerin müdahalesiydi. Müdahalede yüzlerce kişi öldü. Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi. Bunu çatışmalar, ölümler, cenazeler, yeni eylemler izledi.
Sürgündeki Ayetullah Humeyni'ye kulak verenlerin sayısı giderek arttı. Dünya medyası da, Şah 'ın başlıca siyasi rakibi olarak sivrilen Humeyni'ye kulak vermek üzere Paris'te yaşadığı banliyöye koşuyordu. Bu arada, Humeyni Paris'teyken birçok ülkenin istihbarat birimleriyle görüşmeler yapıyordu. Şah 'ı kurtaramayacağını anlayan Batılı ülkeler işçi hareketinin şaha kalktığı İran'ı bir işçi devriminden kurtarmaya girişti. Dönemin ABD Başkanı'nı Jimmy Carter 'ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brezezinski yıllar sonra durumu, "Şah'ı gözden çıkardık ve İran'ı nasıl kurtarırız diye kafa yormaya başladık" sözleriyle özetliyordu.
Sonuçta, Şah 'ın önünde pek bir çıkış kalmamıştı. Son aşamada askeri yönetime yönelmesi de sonuç vermedi. 11 Aralık 1978 'de başkent Tahran'da 2 milyon kişi yürüyordu ve her yerden "halk silahlansın!", "Şah devrilmeli", "Kahrolsun Şah!" sloganları yükseliyordu. Şah , takvim yapraklarının 14 Ocak 1979 tarihini gösterdiği gün İran'ı terk etmek zorunda kaldı.
'Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.'
AYTAÇ YALMAN
Modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın eşsiz lideri, mazlum milletlerin umut ışığı, öldükten sonra da ilkeleri canlı kalabilen Mustafa Kemal Atatürk , kuşkusuz asrın lideri olabilme başarısını gösteren tek devlet adamıdır.
Bugün, yaşadığımız gerçekler karşısında, onun ateşlediği devrimci hareketin ne kadar büyük, ne kadar saygın ve ne kadar onurlu olduğunu daha iyi anlıyor ve onu büyük bir özlemle arıyoruz.
Bugün sizlere büyük Atatürk'ün farklı bir özelliğini, sanata ve kültüre bakışını bir insan ve bir devlet adamı olarak, özellikle müzik konusundaki düşünce ve hizmetlerini ifadeye çalışacağım.
Atatürk'ün genel anlamda müziğe bakışını şekillendiren üç özellik; insan sevgisi, ulus sevgisi ve çağdaşlıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen Türk müzik devriminin ancak ulusal değerler korunarak evrensel normlar ile çağdaşlaşabileceği görüşü benimsenmiş ve bu yönde çalışılmıştır. Bugün bu alanda kazandığımız değerler, Cumhuriyetin, ilk yıllarındaki Türk müzik devriminin olumlu sonuçlarıdır.
Atatürk'ün sanata bakışını değerlendirmeden önce Batılılaşma felsefesi üzerindeki düşüncelerine kısaca değinmekte fayda görüyorum.
Atatürk'ün Batılılaşma felsefesi ile sosyologların kültür teorileri arasındaki ayrılık bugün bile tartışılmaktadır. Atatürk'ün inandığı husus; ''Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.'' Fakat sosyologlar Emil Durkheim ve Ziya Gökalp ile başlayan sosyoloji ekolü, ''Bir kültür, bir milletin ruhu gibidir. Organik bir şeydir. Hayat görüşüyle, müziği ile, âdeti ve ananesiyle, ölüsünü mezara gömüşüyle kültür, organik bir bütündür. Nasıl dışarıdan organizmaya bir şey ithal ederseniz onu reddederse, kültür de böyle bir şeydir'' diyorlar. Atatürk gibi düşünen Suat Sinanoğlu gibi düşünürler olduğu gibi, Gökalp gibi düşünen sosyologlar da vardır. (Tarihçilerin kutbu, Halil İnalcık kitabı, söyleşi Emine Çaykara )
Atatürk'ün kültürel değişim ile ilgili görüşlerinden sonra sanata, özellikle müziğe bakışına geçebiliriz. Sanatı ''Güzelliğin anlatımı'' olarak tanımlayan Atatürk, 1933 yılında ünlü 10'uncu Yıl Nutku'nda güzel sanatlar ile ilgili olarak ''Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onu yükseltmektir. Bunun içindir ki milletimiz, yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaradılıştan gelen zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik ruhunu sürekli ve her türlü vasıta ve tedbirlerle başlayarak geliştirmek milli ülkümüzdür'' demiştir. Atatürk, ulusal ruhumuzda var olduğunu çok iyi bildiği sanat inceliğinin büyük eserler ortaya koyacak güçte olduğuna inanıyor ve bunu her fırsatta ifade ediyordu. Çağdaş klasik müziğin kurumsallaşmasının öncüsü büyük Atatürk, ''Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir'' demek suretiyle müziğe bakışını çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. 1924 yılında İzmir Kız Öğretmen Okulu öğrencilerini ziyareti sırasında yaptığı konuşmada müziği insan hayatı ile eşdeğer tutuyor, ancak seçilen müziğin türü üzerinde düşünülmesi gerektiğini vurgulayarak adeta evrensel müzik konusundaki düşüncelerinin ilk ipuçlarını veriyordu. Nitekim 1928 yılında temel tercihinin çoksesli Batı müziği olduğunu vurguluyordu.
Rumeli türkülerinden klasik Batı müziğine
Atatürk, genç yaşlarında Selanik'te dinlediği ve çok sevdiği Rumeli türkülerini ileri yaşlarında bile büyük bir duygusallık içinde beğeni ile dinlemiş ve hüzünlenmiştir. Ancak hayatının özellikle son dönemlerinde saz eserlerini ve fasıl heyetlerini, özellikle nihavent makamındakilerini büyük bir beğeni ile dinlediğini biliyoruz.
Atatürk, bir gün Antalya'ya giderken yolda mola verilir ve kulağına bir türkü sesi gelir. ''Ben bu türküyü çok sevdim, bulun getirin bu türküyü söyleyeni'' der. Küçük bir çoban gelir, Atatürk ''Sesin çok güzel, bana da bir türkü okur musun?'' der. Çoban ''Demirciler demir döğer tunç olur'' türküsünü söyler. Atatürk dalmıştır. ''bis bis'' der, çoban şaşkınlıkla bakar ''Oğlum bis'' der, çoban nazlanmadan gene aynı türküyü okumaya başlar. Atatürk türkü bitince cebinden harçlık çıkarır, uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır. Atatürk'e ''bis bis'' der. Bu espri Atatürk'ün çok hoşuna gitmiştir. (İçimizden Biri Atatürk, Prof. İlknur Güntürkünkalıpçı ) Rumeli türkülerini seven Atatürk'ün Türk sanat müziğine de ilgi duyduğunu, özel treninde Türk sanat müziği eserlerini dinlediğini, ''Atatürk'le bir tren yolculuğu'' isimli albümden öğreniyoruz. Atatürk'ün Sofya'da seyrettiği operanın, üzerinde bıraktığı duygusal ve düşünsel yoğunluğu daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Ancak Atatürk'ün en çok sevdiği ve onu çok duygulandıran, belki de hüzünlendiren eser, Tosca operasında Cavaradossi 'nin meşhur aryasıdır. Bu eseri defalarca dinlediğini ve çok sevdiğini sizlerle paylaşmak istedim. Henüz 15 yaşındaki Ferhunde Erkin 'in Çankaya'da verdiği bir konserde Atatürk'ün sözleri, sanata bakışı yanında yaşam mücadelesini ve karakterini çok anlamlı bir şekilde ifade ediyordu. ''İnkılapçıların, bütün dünyaya kafa tutmuşların sofrasındasın. Şimdi öyle bir şey çalacaksın ki, kendimizi dünyaya göğüs gerdiğimiz günlerin havası içinde bulacağız.''
Atatürk, J.S. Bach 'ın Chaconne'sinin ritmik ve sert bir üslup içinde yorumlanmasından memnun kalmıştı o gece. Atatürk'ün klasik müzik ile ilgili bir anısını da Attilâ İlhan 'ın Allahın Süngüleri ''Reis Paşa'' isimli kitabından aynen nakletmek istiyorum. Gecenin karanlığında, Direksiyon Villası'nın alt kat salon pencereleri aydınlık görünüyor; Paşa'nın otomobili, uygun bir yere çekilmiştir; kapıda, Nizamiye nöbetçileri; sakin bir gece: yumuşak, varla yok arası, kar yağıyor; içerden, piyano sesi; dokunaklı, billur damlalar: Frederick Chopin, ''La Tristesse'' . Piyanonun duşları üzerinde, narin ve hafif; besbelli, Fikriye Hanım'ın elleri. Önde o, piyanoya oturmuş; geride, Mustafa Kemal Paşa ve Mithat Bey koltuklara gömülü, onu dinlemektedir: ikisi de, böyle bir ilk geceye uygun, özenli giyinmişler. Fikriye, üzerinde eflatuna çalan, sarmaşık moru robu; boynunda, yaprak yeşili eşarp; mutluluğundan mı, ışığın dağılışından mı, yoksa Chopin'den mi, nedir; fevkalade şık, fevkalade alımlı ve fevkalade kadın görünüyor. Fikriye, parçayı bitirip piyanodan kalkınca; ''Reis Paşa'' ayağa kalktı; genç kadını usulca alkışladı: ''- ... aferin Fikriye... kulağımızın pasını sildin; adamakıllı ilerletmişsin piyanoyu ...''
Mithat Bey de ayağa kalkmıştı, alkışlıyordu:
Fikriye mütehayyir, mahcup ve mes'ud, yerine gidiyor:
Atatürk Batı müziğine büyük önem veriyordu. Çoksesli bir müziğin ulusun gelişmesine katkıda bulunacağına inanıyordu. Aslında Atatürk'ün çoksesli müzik, orkestra müziği, Napoliten şarkılar ile tanışması, imparatorluğun kozmopolit kenti Selanik'te olmuştu.
Atatürk müzikte, belli bir tarz müziği, bir başka tarz müzikten üstün görmemişti. Ancak evrensel normların ulusal ezgilerimizle bütünleşmesini istemiştir. 1933 yılında Cumhuriyetin onuncu yılında yaptığı tarihi konuşmada, müzik konusundaki düşüncelerini çok net bir şekilde açıklama imkânı bulmuştu. ''Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişler, söyleşileri toplamak, onları bir an önce genel musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu sayede Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.''
Büyük insan Atatürk'ün olağanüstü bir şekilde ifade ettiği bu düşünceler, iki yüzyıl önce dünyaca meşhur birçok besteci tarafından dile getirilmişti. Romantik dönemin en önemli bestecilerinden Chopin , çeşitli dönemlerde işgale uğrayan vatanının hüznünü, eserlerinde romantik bir duygusallıkla ifade etmişti. Ünlü piyano ozanı, güçlü bir Polonya milliyetçisiydi. Polonya'dan ayrılırken (2 Kasım 1830) şair arkadaşına ''Dağlarda, vadilerde taş ve cevher arayan bir mineralog gibi Polonya halk ezgilerini araştırın'' demişti. Bunun üzerine 10 binin üzerinde halk ezgisi toplamıştır. Ünlü Norveçli besteci Edvard Grieg (1843-1907) de bestelerinde ülkesinin halk müziğini ve onun kendine özgü armonik yapısını ustaca kullanmış ve Norveç müziğini dünyaya tanıtmıştır.
Öte yandan Rus bestecileri de birçok kez işgale uğrayan ülkelerinin hüznünü eserlerine olağanüstü bir üslup içinde yansıtmışlardır. Bu konuda daha çok örnek verilebilir. Ancak hepsinin ortak özelliği, eserlerinde halk ezgilerinden yola çıkarak ve ulusal değerleri evrensel normlar içinde olağanüstü bir güzellik ile ifade edebilmeleridir. İşte büyük Atatürk de 1933 yılında ve daha sonraki konuşmalarında bu anlayışı anlatmak istemiş, Türk beşlileri de bu düşüncenin ürünü olarak ulusumuza armağan edilmiştir.
Atatürk müzik devriminin düşündüğü biçimde gerçekleşmesi için üç önemli unsura ihtiyacı olduğunu biliyordu. Birincisi; kararlı, canlı, sürekliliği olan bir kültür ve sanat politikası, ikincisi; bu alandaki çalışmaların gelişmesi için gereken süreç, üçüncüsü ise çoksesli müziğin yaratıcı ürünlerini verecek sanatçı kadrolarının yetiştirilmesi idi. Çözüm yolu, güzel sanatların çeşitli dallarında öğrenim görecek genç yetenekleri Avrupa'ya yollamaktı. Atatürk de öyle yaptı. Çağdaş müzik hayatımızın temellerinin atılmasına ve gelişmesine öncülük eden Atatürk gibi lider ve onun bize armağan ettiği müzik kurumları olmasaydı, bestecilerimiz ve yorumcularımız kendilerini ifade etme imkânı bulamayacaklardı. Dolayısıyla Türkiye'de çoksesli uluslararası müzik gelişemeyecekti. 26 Ocak 1926 günü Ankara'da Ferhunde ve Necdet Remzi kardeşlerin milli sinemada verdiği konserden etkilenen Atatürk, ''Türk'ün sanat meşalesini yakıp medeniyet kavgasını başarabilen bu çocuklara ayağa kalkmasını lütfen bilelim efendiler'' demiştir. Atatürk'ün bu sözleri ile; sanatçıya verdiği değeri ifade etmek ve medeniyet kavgasında sanatın özel bir yeri olduğunu vurgulamak için bu anekdotu yazmak ihtiyacını hissettim. Özellikle günümüzde sanatçının konumu ve sanatın bu medeniyet mücadelesindeki yerinin yeterince takdir edilmediği bir dönemde anlamlı olacağını düşündüm.
Büyük önder, Batı'nın bir çağa sığdırdığı Rönesans ve Aydınlanmayı 10 yılda başardı
Atatürk ve klasik Batı müziği...
AYTAÇ YALMAN
-2-
Cumhuriyetin ilanından kısa bir zaman sonra Atatürk , Makam-ı Hilafet Muzıkası'nı Ankara'ya naklettirmiş ve dolayısı ile Riyaset-i Cumhur yani bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın temeli atılmıştır. Bu olumlu gelişmeyi musiki muallim mektebinin kurulması izlemiş, 1926 yılında İstanbul'da darülelhan, konservatuvara dönüştürülmüştür. Bilahare sanatçı ve öğretmen olarak yetiştirilmek üzere Paris, Berlin, Budapeşte ve Prag'a yetenekli öğrenciler gönderilmiştir. Avrupa'ya genç Türkiye Cumhuriyeti'ni kültürel ve sanatsal açıdan tanıtmak amacıyla 1926 yılında Karadeniz gemisiyle İtalya'dan Rusya'ya kadar 12 Avrupa ülkesinin 16 limanını kapsayan bir gezi düzenlenmiştir. Gemide Riyaset-i Cumhur Muzıka Heyeti, kültür ve sanat adamları bulunuyordu. Atatürk'ün 1927 yılında Ankara'da, değerli sanatçımız İdil Biret Hanımefendi'nin de hocası olan Prof. Kempff 'le, Türkiye'de oluşturulmak istenen müzik devrimi üzerine yaptığı görüşme, kurumsallaşma adına çok önemli hususları ihtiva ediyordu. 1934 yılı, Atatürk'ün müzik devrimi konusuna özel önem verdiği bir yıldır. Bu dönemde Adnan Saygun 'a yazdırdığı Özsoy Operası bu hizmetlerinden biridir. Yine Saygun'un Pentatonizm üzerindeki araştırmaları ile ilgilenmiş, özünü halk müziğinden alan çoksesli bir müziğin Türk müzik devrimine öncülük etmesi için çok çalışmıştı. Çünkü Anadolu köylüsünün dinlediği müziğin türkü formatında olduğunu biliyordu Atatürk. Aynı yıl Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulmuş, bunu Devlet Müzik ve Tiyatro Akademisi Yasası çıkarılması takip etmiştir. İki yıl sonra 1936 yılında konservatuvar kurulmuştur. Atatürk'ün konservatuvara ilgi ve desteği o kadar derindi ki, Hasan Âli Yücel ile birlikte zaman zaman okula gidip talebeler ile birlikte öğle yemeği yediğini biliyoruz. Konservatuvarın geliştirilmesi ve profesyonel müzik adamı yetiştirilmesi için yabancı uzmanlardan yararlanılmıştır. Bunlardan biri, Alman besteci Paul Hindemith idi. 1938'e kadar konservatuvarın kurulması çalışmalarına iştirak etmiştir. İkinci uzman Carl Ebert 'tir. 1936'dan 1947 yılına kadar konservatuvarın tiyatro ve opera bölümlerinin kurulmasına büyük emek vermiştir. Kuşkusuz bütün bunlar, büyük Atatürk'ün yol göstermesi sonucunda gerçekleşmiştir.
Atatürk'ün bir diğer özelliğini de burada zikretmeden geçemeyeceğim. Yurt gezilerinde, müziğe kabiliyetli çocuklara özel ilgi gösteren Atatürk, 1934 yılında Soma'da rastladığı küçük Mahmude ile yakinen ilgilenmiş, bilahare müzik öğretmeni olmasını sağlamıştır. Kuşkusuz Atatürk'ün Sofya'daki görevi, çoksesli Batı müziğinin tanınması için büyük bir fırsat olmuştur. Nitekim 15 yıl sonra Ankara'da modern bir opera binası yapılmasını planlara koydurtmuş olmasına rağmen bugün Ankara hâlâ modern bir opera binasından yoksundur. Ancak sergi evi binası, 1948 yılında İnönü 'nün ilgisi ile operaya dönüştürülmüştür.
SONUÇ...
Atatürk'ün başlattığı aydınlanma olgusuna bilimin ışığı yanı sıra sanatın estetik ve duyusal güzelliği de ciddi bir katkı sağlamıştır. Bunun sonucu olarak farklılıkları ortadan kaldıracak, hoşgörü dünyamızı zenginleştirecek ve dolayısıyla şiddeti asgariye indirecek bir iklimin yaratılması mümkün olacaktır. Atatürk; Batı'nın bir çağa sığdırdığı Rönesans ve Aydınlanmayı on yılda başarmıştır. Güzel sanatların gelişmesi ve halkın günlük yaşamında bir ölçüde yer alabilmesi, Atatürk ve Atatürkçü kültür ve sanat politikasının muhteşem bir ürünüdür. Donmuş kalıplar içinde kalan insanlarımız bu sayede dinamik bir evreye girmişlerdir. Atatürk Batı uygarlığı konusunda; ulusalcı, gerçekçi bir yaklaşımla çağdaşlaşmayı hedef göstermişti. Kendisi hiçbir zaman Batıcı olmamış, ancak daima Batılı bir insan olmuştur. Cumhuriyetin Aydınlanma döneminde müzik adamlarımızın yanı sıra şair ve ressamlarımızın da Anadolu kültürünü yaşatmak için yaptıkları araştırma ve çalışmaları zikretmeden geçmek istemiyorum. Bütün bu çalışmalardan sonra içinde bulunduğumuz durumun bizleri mutlu ettiğini söyleyemiyoruz. TRT'de izlediğimiz ve dinlediğimiz klasik müzik programları, her geçen sene, süre ve içerik olarak azalmıştır. Ayrıca ''Ben Türkleri severim'' diyen Pavarotti 'nin müziğine gösterilen tepki, üzücü ve düşündürücüdür. Sanat ve onun önemli bir unsuru müzik; görmeyi, bilinçlenmeyi, düşünmeyi, sorgulamayı ve onun sonucu eleştirmeyi, dolayısıyla sağlıklı bir değerlendirme yapmayı öğretir insanlara.
ÜNLÜ SOSYOLOG SENCER AYATA MİTİNGCİLERİN PROFİLİNİ ÇIKARDI
Meydanlardakiler 'yeni orta sınıf'tır
Prof. Dr. Sencer Ayata, cumhuriyet mitinglerine katılıp sağı da solu da hizaya çeken insanları 'yeni orta sınıf' sözleriyle tanımlıyor. Ve onları birçok nedenden dolayı 'geleneksel orta sınıf'tan ayırıyor Ayata'ya göre, yeni orta sınıf, işlerine karışılmasından hoşlanmayan, tarikat-ağalık gibi yapılardan ürken, uydu kentlerde oturan, ev kadını olsa bile eğitimli, dünyayı keşfeden ve bunu topluma yayan insanlardan oluşuyor
Soru Cevap - Devrim Sevimay
Miting meydanlarında hem şarkılar söyleyip hem de "iktidar gücünü" tefe koyan... Ve birden bütün hesapları alt üst edip medyayı da solu da sağı da hizaya çeken... Bugüne kadar küçük bir azınlık sanılırken, şimdi "Kim bunlar, nereden geldiler?" dedirten sizler... Yani tam olarak siz... Ünlü sosyolog Sencer Ayata'ya göre siz, "Yeni orta sınıf"sınız ve çok önemlisiniz. Peki "yeni orta sınıf" ne mi demek? ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ayata anlatıyor:
Bu mitinglere katılanlar kim? Mitinglerde bir milyonun üzerinde katılımcıdan söz edildiğine göre tek bir sosyal gruptan söz etmek mümkün değil.
Yeni mesleklerin yeni sınıfı
Yoğun olan sosyal grup hangisiydi? Örgütlü işçi kesimi de vardı, başkaları da vardı, ama oradaki esas gövde sosyolojik anlamda "yeni orta sınıf" diyeceğim gruptur. Zira bu miting kalabalığına sadece "orta sınıf" demek bizi yanlış yerlere götürebilir. Orta sınıfı sosyolojik anlamda "geleneksel orta sınıf" ve "yeni orta sınıf" diye ikiye ayırmamız gerekir.
Geleneksel orta sınıfa kimleri koyuyorsunuz? En çok çiftçiler, esnaf, sanatkâr, mahalli tüccarlar... Çok yakın zamana kadar Türkiye'de nüfusun yüzde 90'lara varan kesimi geleneksel orta sınıftandı. 1946-50'den beri merkez sağın, bugün de AKP'nin tabanı ağırlıkla bu gruptan oluşmuştur. Hâlen de çoğunluğu oluşturuyor, ama yavaş yavaş küçülmekte.
Peki yeni orta sınıf ne zaman ortaya çıktı? Sanayileşme ve özellikle son dönemde bilgi ekonomisi dediğimiz sürecin ilerlemesiyle ortaya birçok yeni ekonomik faaliyet alanı ve sayısız yeni meslek çıktı. Mesela sanayi firmalarını yöneten beyaz yakalılar... Veya kendi hesabına çalışan doktorlar, mimarlar, dişçiler, avukatlar, bunlar da yine yeni orta sınıftır. Profesyoneller diyoruz. En ciddi geliştiği alanlardan biri de finans sektörü, bankacılık, sigortacılık... Üretim hizmetleri, sosyal hizmetler alanlarında çalışanlar. Tabii kamu yönetimi alanı da... Öğretmenler, mağazalarda çalışan şık giyimli tezgâhtarlar, otellerde, bürolarda çalışanlar, sekreterler, hemşireler...
Aynı siyasi görüşte değiller
Demek ki bu iki sınıf arasındaki en önemli fark... Geleneksel orta sınıfları daha çok mülk sahipliği, girişimcilikle tanımlarsak, yeni orta sınıfların en ayırt edici özelliği geldikleri konuma eğitim aracılığıyla ulaşmış olmaları.
Peki yeni orta sınıfın tamamı laik kesimden mi oluşuyor? Hayır, bu kesimde yer alanların hepsi aynı siyasi görüşü paylaşmıyor. O nedenle yeni orta sınıfta sadece laik, cumhuriyetçi bir siyasi eğilim var demek yanlış olur. Unutmayalım ki AKP de özellikle kendi dünya görüşüne yakın, girişimci yeni orta sınıf yaratma konusunda oldukça önemli adımlar attı. Ayrıca özellikle Dink'in cenazesinde gördüğümüz liberal-kozmopolit değerlere öncelikli vurgu yapan yeni orta sınıf mensupları da var.
İyi ama o zaman yeni orta sınıflarla mitinglerin ilgisi nerede? Şimdi şöyle bir öneri yapalım. Üç farklı işyerinde mitinglere ilişkin tutumları araştıralım. Örnek olarak İzmir'in en büyük banka şubelerinden birisini alalım. Hatta yabancı sermaye ağırlıklı bir banka olsun. İkinci olarak Bursa'nın en çok ihracat yapan otomotiv tesisinin tüm yöneticilerini yani beyaz yakalılarını alalım. Ve üçüncü olarak bilişim sektörünün en önde gelen merkezlerinden birisi olan ODTÜ Teknokent'in girişimcilerini alalım. Bu üç işyerinde mitingleri onaylama oranı üçte iki, hatta dörtte üçün altında olmayacaktır sanıyorum. Şunu da ekleyeyim. Büyük mağazalarda çalışan kadın servis personeli arasında da benzer oranları yakalayabilirsiniz. Hemşireler arasında da. Yalnızca miting için olumsuz değerlendirme yapanlar da, mitingi en çok alkışlayanlar da bu olgu üzerinde titizlikle durmalıdır.
'Çoğu çocuk sahibi'
O halde biz bu mitingci çoğunluğu soralım: Karakteristik hayat biçimi nasıl; yani ne yer ne içer, neyi sever neyi sevmezler? 1- Çoğu genellikle bir-iki çocuk sahibidir. Çekirdek aileler ezici çoğunluktadır. Bireyin özerkliği temel bir değerdir. Hısım akraba, konu komşu, topluluk cemaat vs... Bunların birey ve aile üzerinde etkili olmasından, işlerine karışmalarından hiç hoşlanmıyorlar. Medyada gördükleri tarikat, hamilik, ağalık ilişkileri bu kesimde büyük bir ürküntü yaratıyor. Doğru veya yanlış, ama muhafazakâr İslamcılığı bu ilişkilerle özdeşleştiriyorlar. Toplumun İslamcılar tarafından böyle biçimlendirilmesinden korkuyorlar. Bu ailelerde her şey çocuk içindir ve her şeyin merkezinde çocuk vardır. Özellikle kız çocuklarının da topluma her yönüyle erkekler gibi katılmasına önem veriyorlar. 2- Son yıllarda apartmanlar, sıra evler ve müstakil evler kentlerin çevresinde uydu kent dediğimiz alanlarda mantar gibi yayıldı. Yeni orta sınıfı mekânsal olarak en iyi biçimde bu muazzam yayılma sürecinde görebiliriz.
Alışveriş merkezleri kalabalığı
4- Bu ailelerin önemli özelliklerden birisi kadınların da eğitimli olması ve hiç değilse emekliliğe kadar çalışmasıdır. Önemli bir bölümü ev kadını bile olsa eğitimlidir. 5- Ekonomideki yeni etkinlik alanları ortaya çıktıkça gençlerin sayısı da hızla arttı. Mitinglerde gördüğümüz genç ve hele genç kadın sayısındaki artış bu değişimlerle yakından ilgili. Yoğun üniversite öğrencisi katılımı da yakın gelecekte bu kesime katılacakların tutumu hakkında fikir veriyor. 6- Yeni orta sınıf yaşamı tüketim merkezlidir. Alışveriş merkezlerinin mantar gibi çoğalmasıyla yeni orta sınıfın büyümesi arasında çok yakın bir ilişki var. Aslında miting kalabalığı ile alışveriş merkezleri kalabalığı büyük ölçüde örtüşüyor. Yeni orta sınıflar yeni yaşam biçimlerini televizyonlardan, kitap ve magazinlerden, birbirlerinden ve yurtdışı seyahatlerinden öğrenip, bunları da hızla topluma yayıyorlar. Ev, araba, giyim kuşam, yeme içme, seyahat... Bu alanlardaki tüketim alışkanlıkları ve yaşam biçimleri birey için bir serbestiyi öngörüyor. İstediğini giyme, istediği gibi gezip dolaşma, istediği ile beraber olma. Bu kesimlere göre büyük kentlerin orta sınıf mekânları dışında söz konusu hareket serbestisinin giderek kısıtlandırıldığı endişesi son derece yaygın. Yine bu eğilim doğru veya yanlış olarak İslamcılığa atfediliyor.
'Güçlerini gördüler'
Sencer Ayata, "Dikkat ederseniz mitinglerde çok kullanılan sloganlardan biri de "Baksana, kaç kişiyiz saysana' idi. Aslında yeni orta sınıf aynada kendisini ilk defa görüyor, kendisinden etkileniyor ve 'Bak kaç kişiyiz' diyor. Ebatlarını, etkinliğini, gücünü görüyor. Biraz kendisine hayran olup mitingleri sık sık tekrarlıyor. O kalabalığın ve çapın verdiği bir güven kazanma söz konusu oldu bu süreçte" diyor. n Fotoğraflar: MUSTAFA İSTEMİ
'Siyasi tekel'den korktular
Anlaşıldı ki yeni orta sınıf baskıdan hiç hoşlanmıyor ve bazı tehdit algılamaları var. Ancak peki niye bu mitingler dört buçuk yıldır değil de şimdi? Belki de cumhurbaşkanlığı seçimi sürecindeki aşırı güç temerküzü korkusu bardağı taşırdı. Şöyle ki, bizim siyasi yapımız hayli merkeziyetçi. "Ben çoğunluğum, o halde önümde engel olmamalı istediğimi yapabilmeliyim" diyen çoğunlukçu anlayıştaki bir siyaset üslubuyla bu merkeziyetçi yapı bir araya gelirse siyasi güç tekelleşir. Ciddi siyasi kutuplaşmalar olmasa bu tekelleşme daha az endişe yaratır. Ama biliyoruz ki Türkiye'de mevcut durum bunun tam tersi. Siyasi taraflar karşısındakine hepsini birden vermekten korkuyor. Seçim sürecinde AKP içinden bir uzlaşma adayında ısrar edilmesi bununla doğrudan ilgili idi.
Yani yeni orta sınıf şunu mu dedi AKP'ye: "Dört buçuk yıldır her şeye sen karar verdin, ama o kadar da değil, Köşk konusunda bizimle uzlaşmalıydın!" Evet, çünkü hükümet zaten ekonomiyi, dış ilişkileri, toplumu yönetiyor. Ama bir de hükümetin doğrudan denetimi dışında, Anayasal özerkliği olan alanlar var. Mesela üniversiteler, mahkemeler. Şimdi bu alanları da istediği gibi düzenleyen bir güç yapısı kurma çabaları yeni orta sınıfı ciddi olarak rahatsız etti. Bir siyasi tekel korkusu belirdi. Eylem sınırı olmayan muazzam bir güç temerküzü.
Mitingciler ve asker ilişkisi
'Bunu asker de merkez sol da başaramazdı'
"Yeni orta sınıfın laiklik rejimin korunması konusunda gösterdiği duyarlılık ile askerlerin duyarlılığı birbirine paralel. Askerler mitinge sivil olarak katılmış, bazı kuruluşları desteklemiş ve mitinglerin güvenliğini sağlamaya katkıda bulunmuş olabilir. Fakat bu düzeydeki bir katılımı değil askerler, merkez sol partiler de sağlayamazdı. Bazı konulardaki örtüşmeler ne olursa olsun özerk ve kendi dinamikleri ile açıklanabilecek bir toplumsal hareket ile karşı karşıyayız. Şu iki saptama bence önemli: 1- Ben mitinge katılanların çoğunluğunun elektronik bildiriden memnun olmadığı kanısındayım. 2- Hangi nedenle olursa olsun askerler sivil görüntülü bir hareketin bu ölçüde gerisinde kalmaktan rahatsız olmadılarsa hatta hareketi özellikle öyle gösterme çabası gösterdilerse bu başlı başına önemli bir olgudur."
Mitingciler ve kürsü ilişkisi
'Tekdüze değil, renkliydi piknik gibiydi'
"Mitingler kasvetli değil, eğlenceliydi. Tek düze değil, renkliydi. Çoğu kimse piknik gezintisi görüntüsü veriyordu. Bazen birer ikişer kişilik, bazen daha büyük gruplara rastlanıyordu. Müzik yapan gençler, şarkı söyleyen kadınlar vardı. Tabii ki mitingi tertipleyenler ve orada yapılan konuşmaları izleyen kalabalık bir kesim de vardı. Ama örneğin kürsüdeki konuşmacı 'Avrupa Birliği projesi alanlara' eleştiri yağdırırken o mitingde yürüyenler arasında birden çok AB projesi alma başarısı gösteren akademisyenler de bulunuyordu. Üstelik o söylenen paralar da zaten Türkiye'den AB'ye giden fon parasıydı, ama acaba konuşmacı bunu biliyor mu?"
Mitingciler ve bayrak ilişkisi
'Bayrak cumhuriyeti temsil ediyor'
"Mitingcilere 'Bayrak neyi temsil ediyor?' diye soracak olsak sanıyorum en çok alacağımız yanıt 'Cumhuriyet' olacaktır. Yalnız bu bayrak refleksini etnik milliyetçilikten ve özellikle din merkezli milliyetçilikten ayrı düşünmek gerekir. Bu ayırımları titizlikle yapmazsak kendimizi hem kendimize hem de dış dünyaya karşı çok yanlış anlatmış oluruz."
Mitingciler ve demokrasi ilişkisi
Türkiye'nin en demokrat kesimi onlar'
"Aile içinde eşitlik, bireyin özgürlüğü, bireyin hakları, insan hakları, toplumsal çeşitliliğe saygı, hukuk devletine verilen önem, sivil iradenin üstünlüğü, serbest seçimler, toplumu çoğunluğun yönetmesi, iktidarın demokratik kurumlarca sınırlandırılması gibi demokratik değerler açısından ele alındığında mitinge katılan kesimin Türkiye'nin en demokratik toplum kesimi olduğu kanısındayım, bunu açıkça söyleyebilirim."
- YARIN -
AKP'nin meydanları okurken yaptığı büyük hata ne?
Medya mitingcileri niçin hemen fark edemedi?
Yeni orta sınıf AB'den niçin kuşku duyuyor?
Laiklik tehdit altında diyenler mi haklı, yoksa karşı taraf mı?
(1989): “Bilimsel Terimlerin Türkçeleştirilmesi Üzerine I,II” Cum. Bilim Teknik 128,139.
Gökberk, Macit (1980): Değişen Dünya Değişen Dil, Çağdaş Yay.
(1983): “Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk”, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Eczacıbaşı Vakfı Yay., s.283-333.
Güvenç Bozkurt- Gencay Şaylan- İlhan Tekeli- Şerafettin Turan (1991): Türk İslam Sentezi, Sarmal Yay., İstanbul.
Hacıeminoğlu, Necmettin (1975),Türkçenin Karanlık Günleri, İstanbul , s.97.
Hatiboğlu, Vecihe (1963): “Atatürk’ün Dilciliği” ve “Atatürk’ten Üç Anı”, TDK (1963) s. 9-22,141-145.
Hepçilingirler, Feyza (1997): Türkçe “Of”, Remzi Kitabevi, İstanbul.
(1999): Dedim “Ah”, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Heyd, Uriel (1954): Language Reform in Modern Turkey, Jarusalem.
(1979): Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Kültür Bakanlığı Yay.
İmer, Kâmile (1976): Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK Yay.
(1973): “Türk Yazı Dilinde Dil Devriminin Başlangıcından 1965 Yılı Sonuna Kadar Özleşme Üzerine Sayıma Dayanan Bir Araştırma”, Türkoloji Derg. V/1, 175-190.
(1999): Türkiye’de Dil Planlaması: Türk Dil Devrimi, Kültür Bakanlığı Yay.
İnan, Afet (1936): Güneş-Dil Teorisi Üzerine Notlar I, İstanbul.
İnan, M. Rauf (1979): “Devrimler ve Yazı Değişimi” Yazı Devrimi, TDK Yay., s.43-69.
İz. Fahir (1983): “Cumhuriyet Devrinde Türk Yazı Dilinin Gelişmesi”, TDK (1983) 173-189.
Karal, Enver Ziya (1978): “Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu”, TTK y. 1978 içinde.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1963): “Atatürk ve Türk Dili”, TDK (1963), s. 103-110.
Korkmaz, Zeynep (1963): “Türk Dilinin Tarihi Akışı içinde Atatürk ve Dil Devrimi”, Ankara.
(1973): “Dilde Doğal Gelişme ve Devrim Açısından Türk Dil Devrimi”, A.Ü.Türkoloji Der. V/1, s.97-114.
(1974): Cumhuriyet Döneminde Türk Dili, AÜ, DTCF. Yay.
(1985): “Dil İnkılabının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk Dili, Mayıs, sayı 401.
Koşay, Hamit Zübeyr (1963): “Atatürk ve Dilimiz”, TDK Yay., s.137-140.
Köksal, Aydın (1980): Dil ile Ekin, TDK Yay.
Köprülü, M.Fuat (1948): “Düzme Devlet Dili Nasıl Yapıldı”, Tercüman 1981:249-.
Kushner, David (1979) : Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), Çev. Ş.S. Türet- B. Ertem- F. Erdem, İstanbul.
Cemiyed milletin yaralarını sarmak için sizlerden fedakarlığa muhdactır. Her Kürt bize muavenet (destek) için elini uzatır ve her fedakarlığı muvaffakiyetle (başarıyla) yaparsa, milli emellerimizin de hakikat olduğunu göreceğiz.
Toplumsal Tarih Dergisi 04/03/2003 Yavuz Selim KARAKIŞLA
BİA (İstanbul) - Osmanlı İmparatorluğu'nda Kürt milliyetçiliği konusunda, yayınlanmış en yakın zamanlarda yayınlanmış kapsamlı bilimsel incelemelerde bile Osmanlı İmparatorluğu'nda kurulmuş Kürt siyasi örgütlerine pek değinilmemektedir. Oysa, Osmanlı İmparatorluğu'nda Kürd İttihâd ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürd Teâvün ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürd Neşr-i Maârif Cemiyeti (1910), Kürdistan Muhibleri Cemiyeti (1912), Kürd Hevi Talebe Cemiyeti (1912), Kürdistan Cemiyeti (1918), Kürdistan Teâli Cemiyeti (1919), ve Kürd Millet Fırkası (1920), gibi çok önemli siyasi örgütler kurulmuştur. Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti (1919) de Kürdistan Teâli Cemiyeti'nin teşvikleriyle Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da yaşamakta olan Kürt kadınları tarafından kurulmuştur.
İlk değinen Tarık Zafer Tunaya
Saptayabildiğimiz kadarıyla, Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti'ne ilk kez değinen araştırmacı Tarık Zafer Tunaya olmuştur. Daha sonra, Naci Kutlay İttihat Terakki ve Kürtler kitabında Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti'ne yer vermiştir. Daha sonraları, Kürt yayın organlarında da Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti'ne ait kısa bilgiler yer almaya başlamıştır.
Daha önceden de belirtmiş olduğumuz üzere, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti ilk kez özellikle cemiyetin kurucularının ve üyelerinin kimlikleri üzerine yoğunlaşan Rohat Alakom'un 1998 yılında yayınlanan bir makalesine konu olmuş ve kuruluşundan yaklaşık seksen yıl sonra yeniden gündeme gelmiştir. Rohat Alakom Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti için "İstanbul şehir olarak modern Kürt kadın hareketinin çekirdeğini ve merkezini oluşturur. Zaten ilk Kürt kadın örgütünün İstanbul'da kurulması bir rastlantı değildir. Kısacası, bu yıllarda İstanbul'da Kürt kadın tarihinde yeni bir sayfa açıldı", demektedir.
Vatan, vazife, fedakarlık
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin kuruluşunu 2Haziran 1919 günü yayınlanmış olan 20 numaralı Jîn dergisinde "İki Eser-i Mebrûr (hayırlı eser)" başlıklı makalesiyle Osmanlı okurlarına ilk müjdeleyen, yukarıda "Kürd Hanımı" başlıklı makalesini tanıtmış olduğumuz Vanlı Memduh Selim Beki Bey olmuştur.
"Kürdlük'e taraf olan bu cemiyetden dolayı ne kadar medyûn-ı şükrân (teşekkür borçlu) olsak yeridir," demekte ve Kürdçülük akımının bu cemiyeti kurmuş olan kadınlardan başlıca beklentisini "kadınlarımıza vatan, vazife, fedâkârlık hisleri aşılayan tam birer ana oldukları gün 'Kürd kadınlığının asrî zihniyetle inkişâfı (çağdaş görüşlerle ilerlemesi)' emeline ermişler demektir", sözleriyle özetlemektedir.
Ayrı bir kadın meselesi
Türk kadın hareketinin, genelde erkeklerin toplumsal konumunun kadınların konumundan daha üstün olması nedeniyle başladığını ve bu dengesizlik yüzünden kadın hareketinin erkek hareketlerinden ayrılmak zorunda kaldığını düşünen Selim Beki, bir yandan Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'ni duyururken, bir yandan da bu konudaki endişelerini dile getirmektedir:
Erkeklerden ayrı bir kadın mes'elesi ne vakit tahaddüs eder (ortaya çıkar)? Ve iş ne vakit tehlikeleşir? Ne vakit ki erkeklerle kadınlar seviye-i irfân ve terbiyelerinde (terbiye ve bilgi seviyelerinde) -kemiyyeten ve keyfiyyeten- (nitelik ve nicelik olarak) bir muvâzenesizlik (dengesizlik) olursa. Türkler'deki kadın mes'elesinin sebebini bundan buluyoruz. Erkekler kemiyyeten ve keyfiyyeten (nitelik ve nicelik olarak) ne kadar mütekâmil (olgun) iseler kadınlar her iki cihetden (yönden) de o kadar az gelişmişler. İşte ben bu muvâzenesizlikden (dengesizlikten) korkarım.
Yetim ve dullara iş bulmak
Cemiyetin Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti Nizâmnâmesi adını taşıyan kuruluş tüzüğü, bize Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin faaliyet alanları ile ilgili olarak bazı önemli ipuçları vermektedir. Nizamnameye göre, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti, merkezi İstanbul'da bulunan bir "mahfil", yani toplantı yeri olarak kurulmuştur.
Cemiyetin maksatları çeşitlidir.Kürt kadınlığının medeni bir bakış açısıyla yükselmesini ve ilerlemesini sağlamak, Kürt aile hayatında kurumsal ve toplumsal düzenlemeler gerçekleştirmek, Ermeni Tehcîri ve onu izleyen diğer zorunlu göçler nedeniyle "sefîl bir hâle gelen" Kürt yetim ve dullarına iş bularak veya cemiyet adına nakdi yardımda bulunarak onları içinde bulundukları sefaletten kurtarmak, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin başlıca amaçları olarak gösterilmiştir.
Cemiyetin bu amaçları gerçekleştirebilmek doğrultusunda gazete, mecmua, kitap ve risalaleler yayınlanacak, Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli yerlerinde cemiyete bağlı şubeler, kütüphaneler ve tartışma salonları açılacak, cemiyet üyelerine hitaben konferanslar düzenlenecek ve dersler verilecektir.
Her Kürd hemşire...
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin kuruluş nizamnamesinin dördüncü. maddesinde, cemiyetin amaçlarını gerçekleştirmek için cemiyet önderliğinde yapılacak olan her türlü girişim ve faaliyetin yanı sıra, tek tek bütün cemiyet üyelerinin üzerine düşen önemli bir görev daha belirtilmektedir. Buna göre, "her Kürd hemşire maksad-ı cemiyeti istihsâl için zuhûr edecek fırsatlardan istifâde ile lâzım gelen telkînâtı icrâ eyleyecekdir."
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin amaçlarını gerçekleştirebilmek için, cemiyetin liderliğinde giriştikleri faaliyetlerin yanı sıra, bütün üyelerin kendi önlerine çıkan bütün fırsatlardan da cemiyet lehine yararlanması ve bunun için gerekli propagandayı cemiyet namına yapması beklenmektedir. Bu maddenin devamında, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin "telkînât" adını vermiş olduğu propagandadan ne anladığı açıkça izah edilmiştir: "bu telkînât millî intibâhı istihdâf eder." Yani, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti üyelerinin karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirebilmek için yapacakları bu propaganda, aslında Kürt ulusal uyanışını hedeflemektedir...
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti üyelerinin cemiyet yönetimine verecekleri her türlü bağış, cemiyetin faaliyetleri ve girişimlerinden elde edilecek her türlü kazanç ile cemiyet üyelerinin bütün kişisel emek ve çabaları cemiyetin yukarıda sıralamış olduğumuz amaçlarının gerçekleştirilmesine yönelik olacaktır. Cemiyetin amaçlarını kabul eden "haysiyet ve şerefi şâibedâr olmamış" her Kürt kadını cemiyete üye olabilecektir. Yine, "haysiyet ve şerefi şâibedâr olmamış her Kürd muhibbesi hemşire"nin de cemiyete "bilâ-tefrîk-i cins ü mezheb" cemiyete üye olabileceği nizamnamede açıklıkla belirtilmiştir.
Cins ve mezhep farkı gözetilmeksizin...
Biraz açacak olursak, II. Meşrutiyet ve Mütareke Dönemi İstanbul'unun çok sevilen ve bazen de olmadık yerlerde ve yerli yersiz kullanılan "bilâ-tefrîk-i cins ü mezheb" terimiyle, yani cins ve mezhep farkı gözetilmeksizin, bütün Kürt kadınlarının Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'ne üye olabilmesi esası kabul edilmiştir.
Kürt kadınların yanı sıra, "Kürd muhibbesi hemşire"lerin, yani "Kürt-sever kadınlar"ın da cemiyete üye kabul edilebilmesi esası benimsenmiştir. Cemiyete üye olmak isteyen Kürt kadınları ve diğer "Kürt-sever kadınlar"ın "haysiyet ve şerefi şâibedâr olmamış", yani kişisel itibar ve şerefi toplumda tartışma konusu haline gelmemiş kişiler olması gerektiği de önemle vurgulanmıştır.
En az yirmi kuruş giriş aidatı
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'ne üye olan bütün kadınların, cemiyete giren adayın "mâli kudreti ve ictimâ'î mevkisiyle mütenâsib," yani ekonomik gücü ve toplumsal konumuyla orantılı olan bir giriş ücreti ödemesi gerekmektedir. Bir kereye mahsus olarak ödenecek olan bu giriş ücretinin en az yirmi kuruş olacağı cemiyetin tüzüğünde belirtilmiş olmakla birlikte, giriş ücretine bir üst sınırlama getirilmemiştir. Ayrıca, her üyenin kendi ödeme gücüne göre değişen ve en az yetmiş kuruştan başlayan aylık ücretleri cemiyet yönetimine ödemeyi de kabul etmesi de gerekmektedir. Cemiyetin üyeleri iki türlüdür: "âzâ-yı müessise" yani kurucu üyeler ve "âzâ-yı tabi'îyye", yani cemiyetin kurucu üyelerine sonradan katılan diğer üyeler. Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'ne "âzâ-yı müessise" veya "âzâ-yı tabi'îyye" sıfatıyla üye olmak isteyen kadınlarda aranan şartları özetlediğini tahmin ettiğimiz onuncu ve on birinci maddelerin elimizdeki biricik nüshanın bozuk fotokopisi nedeniyle okunamamakta olduğunu da sözlerimize ekleyelim.
Hey'et-i müşavere
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'ni kurmuş olan "âzâ-yı müessise", arasından "lüzûmu nisbetinde" seçilecek olan bir kısım üye "hey'et-i müşâvere"yi oluşturacaklardır. "Hey'et-i müşâvere" adı verilen bu yüksek danışma kurulunun cemiyet yönetimi üzerinde doğrudan doğruya söz hakkı yoktur. Ancak, cemiyetin faaliyetlerini denetlemek, cemiyetin yönetim kurulunu aydınlatmak ve yönlendirmek, ve gerek görüldüğü takdirde genel kurulu toplantıya çağırmak gibi önemli bazı yetkiler, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'ne en çok destek olan üyelerden oluştuğu belirtilen "hey'et-i müşâvere"nin eline bırakılmıştır.
Hey'et-i idare
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin "hey'et-i idâre" adıyla anılan yönetim kurulu "âzâ-yı müessise"lerin sayısı yirmiyi geçtikten sonra, bu kurucu üyeler arasından gizli oyla seçilmektedir. "Hey'et-i idâre" üyelikleri her yıl düzenli olarak toplanacak olan kongrelerde yapılacak seçimlerle tekrar yenilenecekdir. Cemiyetin "hey'et-i idâre"si bir reise, iki reise vekili, altı da üye olmak üzere toplam dokuz kişiden oluşmaktadır. Bu dokuz kişiye ek olarak, bir kâtibe ve veznedarlık görevini de üstlenmiş olan bir muhasebeci de "hey'et-i idâre" toplantılarına katılacak, ancak bu görevlilerin oy hakkı bulunmayacaktır. Kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın üst üste üç toplantıya katılmayan "hey'et-i idâre" üyesi istifa etmiş sayılmaktadır. "Hey'et-i idâre" üyelerinden bir tanesinin istifa veya sair nedenlerle görevinden ayrılması durumunda, boşalan üyelik için yeniden seçim yapılacak, ancak bu seçime katılma hakkı "kemâfi's-sâbık", yani eskiden de olduğu üzere kurucu üyelerin tekelinde bulunacaktır.
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin "hey'et-i idâre"si bir yıl boyunca cemiyetin her türlü faaliyetlerinin gerçekleştirilmesinden ve cemiyetin gerekli muamelesinin yürütülmesinden sorumludur. Cemiyetin "hey'et-i idâre"si haftada iki kez toplanmaktadır. Toplantının açılabilmesi için "hey'et-i idâre" azalarının yarısından bir fazlasının toplantıda hazır bulunması gereklidir. "Hey'et-i idâre" toplantılarında ele alınan konular, toplantıya katılan üyelerin oy çokluğuyla karara bağlanmaktadır. Oylar arasında eşitlik sağlanması halinde, cemiyetin "hey'et-i idâre" başkanının reyi iki oy alarak sayılmakta, yani karar reisenin oyuna göre belirlenmektedir.
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin "hey'et-i idâre" toplantılarından önce, toplantının gündemini oluşturan gündem maddeleri cemiyetin reise ve kâtibesi tarafından diğer yönetim kurulu üyelerine bildirilmektedir. "Hey'et-i idâre" toplantılarında alınan kararlar ilgili karar defterine kaydedilmekte ve bu karar toplantıya katılan bütün üyeler tarafından imzalanmaktadır. "Hey'et-i idâre" toplantısında alınmış olan kararlardan herhangi birine itiraz eden yönetim kurulu üyesinin ilgili maddenin altına itirazının gerekçesini açık bir şekilde yazması ve altını imzalaması gereklidir.
Heyet-i umumiye
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin her türlü parasal işlerini yürütmek ve hesaplarını tutmakla yükümlü olan muhasebecinin denetlenmesi sorumluluğu da "hey'et-i idâre"nin üzerindedir. Cemiyetin "hey'et-i müşâvere" ve "hey'et-i umûmiye"si, cemiyetin muhasebecisini ve onu denetlemekle yükümlü olan "hey'et-i idâre"sini parasal konularda denetlemek yetkisiyle donatılmıştır.
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin "heyet-i umûmiye" adıyla anılan genel üye toplantısının her yılın sonunda yapılmasını sağlamak da "hey'et-i idâre"nin sorumlulukları arasındadır. Toplantı tarihinden en az on beş gün öncesinden, toplantının yer, gün ve saatinin bütün üyelere duyurulması şarttır. Bu noktada hemen belirtmekte ve okuyucularımızı bu konuda uyarmakta büyük yarar var, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin kuruluş nizamnamesinin 9. ve 10. sayfalarında yer alan ve genel kurul toplantısına ilişkin olduğunu düşündüğümüz yirmi yedi ila otuz ikinci maddeleri elimizdeki biricik nüshanın bozuk fotokopisi nedeniyle hiç bir şekilde okunamamaktadır...
Her şeye söz vermez, vermiş olduğu sözden dönmez
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin faaliyetlerine gelince. Cemiyet 21 Haziran 1919 günü Sultan Ahmet'de bir Mevlîd-i Şerîf okutturmuştur. Bu törenin sonunda "irticâlen," yani yazılı bir metne bağlı kalmaksızın bir konuşma yapan Encam Yalmuki Hanım, cemiyetin faaliyetlerine "fâtiha" ile başlamak istedikleri için bu merasimi düzenlemiş olduğunu söymiş ve toplantıya katılan bütün kadınlara "Kürd milleti nâmına" teşekkür etmiştir. Konuşmanın ilerleyen kısmı da Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin milliyetçi amaçlarla kurulmuş olduğunu açıkça ortaya koyar:
Hanımefendiler, biz Kürdler, akvâm-ı muhtelifeyi (çeşitli kavimleri) kardeşleşdiren İslâmiyet'in zuhûrundan (ortaya çıkışından) yani asırlardan beri Türk milletinin en sâdık bir muhibbi (seveni), en kuvvî (güçlü) bir dostu ve en zahîr (coşkulu) bir kardeşi olarak bulunuyor. Bugün bütün bütün milletlerin mukadderâtı (alın yazıları) başka şekiller aldığı ve herkese bir hak verildiği bir zamânda bizler de kendi hakkımızı istiyoruz, çünkü ortada milyonlarla Kürd var ve büyük bir Kürdistan var. Mukaddes emeller (kutsal amaçlar) uğrunda en ziyâde çalışmak isteyenlere ve milletlerine olan muhabbetlerini (sevgilerini) göstermiş oldukları fedâkârlıklarla isbât eyleyenlere cümlemiz bütün mevcûdiyetimizle medyûn-ı şükrânız (bütün varlığımızla teşekkür borçluyuz). Cemiyetin küşâd (açılış) merâsimine koşarak gelen muhterem hanımlarımız ve kardeşlerimiz her sûretle muâvenet edeceklerini (destek olacaklarını), Kürdlük'ün teâlisi (yükselmesi) için ne yapılmak lâzımsa bilâ-tereddüd (tereddütsüz) yapacaklarını Kürd sözü verdiler. Öteden beri "Kürd sözünden dönmez" cümlesi bir darb-ı mesel (atasözü) olmuşdu. Ben kanâ'atlerim ile imân ederek diyorum ki Kürd her şeye söz vermez; fakat vermiş olduğu bir sözden de katiyyen dönmez.
Cemiyet, fedakarlığa muhtacdır
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmaya başlamasıyla birlikte, çeşitli farklı etnik grupları bir arada tutan İslamiyet'in birleştirici unsur olarak yeterli olmadığını ve artık Kürtler'in kendilerine Türkler'den ayrı bir yol çizmeleri gerektiğini savunan Kürd Teâli Cemiyeti'nin bir yan kuruluşu olan Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin de ayrılıkçı öğeler içerdiği ilk toplantısında dile getirilmiştir. "İşte hanımefendiler," demektedir Encam Yalmuki, "bu cemiyete dâhil olanlar (katılanlar), Kürd ve Kürd muhibbeleridir (Kürt-severlerdir)." Paris'ten Kürd Teâli Cemiyeti'ni yönetmekte olan Şerîf Paşa'nın da gayretleriyle, Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin bu amaçlarına ulaşacağını savunan Encam Yalmuki konuşmasına şu sözlerle son vermektedir:
Bu Mevlûd-i Şerîf, Kürd olan ve Kürdler'i seven muhterem hanımlarla ilk temâs oluyor. İnşâallah bunun gibi bir çok ictimâ'lar (topantılar), konferanslar, müsâmereler (tiyatro oyunları) ve sâireler bizleri birbirlerimize tanıtdırır ve bu tanışmakdan milletimize pek hayırlı menfaatler (çıkarlar) doğar.Cemiyet milletin yaralarını sarmak için sizlerden fedâkârlığa muhtâcdır. Her Kürd bize muâvenet (destek) için elini uzatır ve her fedâkârlığı muvaffakiyetle (başarıyla) yaparsa, milli emellerimizin de hakîkat olduğunu göreceğiz. Hemân cenâb-ı hak milletimizi mes'ûd etsin.
Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti'nin diğer faaliyetleri bu denli siyasi değildir
[...](YSK/NM)
* Kısaltarak verdiğimiz Yavuz Selim Karaşahin'in "Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti" başlıklı çalışmasının tamamı Tarih Vakfı'nın Toplumsal Tarih Dergisi'nin Mart 2003 tarihli 111.sayısında yayımlandı.