Hasan Kıyafet “Umut Direniyor” romanıyla Tuzla tersaneleri gerçeğini anlatıyor.
Genel-İş ve DİSK eski Genel Başkanı Abdullah Baştürk anısına düzenlenen yarışma sonuçları belli oldu. Haydar Demir’in “Makine” adlı öyküler kitabı, Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşamöyküleri kitabı, Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanı, ödüle layık görüldü.
soL (HABER MERKEZİ) Abdullah Baştürk’ün ailesi tarafından, Edebiyatçılar Derneği ve DİSK/Genel-İş Sendikası’yla birlikte bu yıl altıncısı düzenlenen yarışma sonuçları önceki gün açıklandı. Organizasyon adına, yarışma yazmanı ve seçici kurul üyesi Tuncer Uçarol adıyla yapılan basın duyurusunda Remzi İnanç, Özgen Seçkin, Vecihi Timuroğlu, Necati Tosuner ve Tuncer Uçarol’dan oluşan seçiciler kurulunca yapılan değerlendirmelerde, Haydar Demir’in “Makine” adlı öyküler kitabı, Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşamöyküleri kitabı ve Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanının ödüle değer bulunduğu açıklandı.
Ödül kazanan kitaplar ve işçi edebiyatı üzerine, 20 Aralık Cumartesi günü 14.00-16.00 saatleri arasında, Ankara’da Mülkiyeliler Birliğinde bir toplantı yapılacak. Yarışmanın ödül töreni ise 22 Aralık Pazartesi günü 18.00 - 21.00 saatleri arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenecek.
Akıcı, güncel, gerçekçi Basın duyurusunda, ödüle layık görülen eserlerde dikkati çeken ve değerlendirmeye esas olan yönler de belirtildi. Haydar Demir’in “Makine” adlı öyküler kitabı, işçi dünyasını çeşitli yönlerden gerçekçi biçimde az ve duru sözlerle öykülediği ve uyarıcı, akıcı, inandırıcı bir dille işlediği için ödüle layık görüldü.
Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” kitabı ise Almanya’daki işçilerin üçüncü kuşağı olan gençler, aileleri, çevreleri, göçmenlik psikolojisi ve Türkiye gerçekleriyle yıpratıcı ilgileri, sekiz ayrı yaşamöyküsü kapsamında çok değişik açılardan sergilendiği, sabırla yürütülmüş gözlem ve öykülemeleri akıcı ve yalın bir Türkçeyle, bilim insanının nesnel yaklaşımlarıyla anlatıldığı ve düşünmeye sevk ettiği için seçildi.
Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanının seçilme gerekçesi de “günümüzdeki işsizlik, sigortasızlık, sendikasızlık açmazlarını işverenler, sendikacılar, çevre halkı, ülke ortamı ve uluslararası ilişkiler ağı içinde ekonomik, ideolojik, politik bağlamda zengin ayrıntı, öngörü ve gözlemle romanlaştırdığı, günümüz Tuzla-Pendik tersaneleri işçilerinin yaşadığı zor ve ölümcül koşulları 2006 yılı öncesinde görüp ele aldığı, gecekondular ve iş yaşamında kullanılan terim ve deyimleri, duygu ve düşünceleri slogana, kuru anlatıma düşmeden sergilediği için” sözleriyle açıklandı.
Edebiyat Koop tarafından düzenlenen Enver Gökçe Şiir Ödülü'nün sahibi bu yıl Ataol Behramoğlu.
soL (HABER MERKEZİ) Edebiyat Koop tarafından düzenlenen Enver Gökçe Şiir Ödülü, her yıl, bir önceki yıl yayımlanan şiir kitabına ve şairine veriliyor. Bu yıl ilk kez gerçekleştirilen şiir ödülünü şair Ataol Behramoğlu “İki Ağıt” kitabıyla aldı. Salih Bolat, Hüseyin Haydar, Ayten Mutlu, Ahmet Necdet, Mustafa Öneş, Leyla Şahin, Afşar Timuçin ve Gülsen Tuncer'den oluşan jürinin, kararı oybirliğiyle aldığı açıklandı. Behramoğlu’na ödülü, 6 Aralık Cumartesi günü Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde düzenlenecek törenle verilecek.
Yön Radyo’da “Ergenekon ve AKP Arasında Sıkışan Sol”
Yön Radyo'da “Haftanın Gündemi” programında bu hafta “Ergenekon ve AKP Arasında Sıkışan Sol” kitabının yazarı Kemal Okuyan konuk olacak. Programı bugün 16.00'da Yön Radyo'da dinleyebilirsiniz.
soL (HABER MERKEZİ) Yön Radyo’da bu hafta Kemal Okuyan’ın yeni kitabı “Ergenekon ve AKP Arasında Sıkışan Sol” tartışılacak.
Programda “Ergenekon Operasyonu hangi merkezden yönetiliyor? Susurluk ile Ergenekon arasında bir bağlantı var mı? Sol Ergenekon’a nasıl bakmalı? Asker Ergenekon Operasyonu’nun neresinde duruyor?” soruları konuk yazar tarafından cevaplandırılacak.
"Haftanın Gündemi"ni www.yonfm.com.tr adresinden internet üzerinden dinleyebilirsiniz.
NHKM'de "Seminerler Dizisi" nin bugünkü oturumunda Alper Özge ile sosyalizmin iktisadı tartışılacak.
soL (HABER MERKEZİ) Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde bu aydan itibaren bazen iki, bazen üç oturumdan oluşan ve aynı başlığı farklı boyutlarıyla inceleyen NHKM Seminer Dizisi adıyla yeni bir etkinlik başladı. Her oturumun, konuyla ilgili başka bir kişi tarafından sunulduğu seminerlerin Kasım ayı başlığı "Ekim Devrimi".
1917'nin tarih değiştiren eylemi, son derece güncel iki açıdan ele alınıyor. Savaş dalgalarının kıyılarımızı dövdüğü şu günlerde, Ekim Devrimi'nin başta bölgemiz olmak üzere uluslararası siyasal tabloyu nasıl şekillendirdiğini anlatan sunum 6 Kasım Perşembe günü "Ekim devriminin yanıtı var 1: Sosyalizmin jeo-politiği - Savaşa, bölünmeye, düşmanlıklara karşı Ekim'in çözümü" başlığıyla Kemal Okuyan tarafından yapıldı.
İkincisi bugün yapılacak olan oturum ise Alper Özge tarafından sunulacak. Bu oturumda dünya ekonomik krizinin patlak verdiği şu günlerde sosyalizmin iktisadı gözden geçirilecek.
12 Kasım Çarşamba / Ruhi Su Salonu Sunum: Alper Özge, "Ekim devriminin yanıtı var 1: Sosyalizmin iktisadı: Kapitalist krize, piyasa anarşisine karşı Ekim'in çözümü"
Aslında, tarihsel olgular ve olaylar, ancak dönemlerinin koşulları içinde değerlendirildiğinde bir anlam taşırlar. Belirli bir anda belirli bir toplumdaki yönetim biçimi de ancak iki türlü değerlendirilebilir: Ya aynı toplumda daha önce var olan yönetim biçimi ile karşılaştırarak, ya da aynı dönemde benzer koşullara sahip olan başka toplumların yönetim biçimleriyle karşılaştırarak... Her iki yaklaşımda da, Kemalist Türkiye'nin "oldukça demokratik" sayılması gerektiği açıktır. Atatürk yönetiminin, kendisinden önceki Osmanlı rejiminden de, aynı dönemde ya da daha sonraları var olan -benzer koşullardaki- geri kalmış ülke rejimlerinden de "çok daha demokratik" olduğu tartışma bile götürmez. Tarihçi Sina Akşin -alışılmışın dışına çıkarak- bir başka yaklaşım deniyor. Kemalist "tek parti" yönetimini, aynı dönemin Avrupa ülkelerinin yönetimleriyle karşılaştırıyor. Vardığı sonuç şudur: "Bugün demokrasimiz, Atatürk döneminin attığı, İnönü döneminin pekiştirdiği sağlam temeller sayesinde, Atatürk döneminden çok daha ilerdedir. Atatürk dönemine göre bugün daha demokratız; ama Atatürk döneminde Avrupa ortalamasından daha ileriyken, 1945'ten beri o ortalamanın gerisindeyiz. Mutlak olarak ilerledik, ama Avrupa'ya göre geriledik." (1945'lerden sonra Türkiye'de siyasal iktidara gelenler, çoğunlukla Atatürk'e saygılı, ama Kemalizme "kısmen" karşı olanlardı!)
Mustafa Kemal, halk tarafından seçilmeyi ve "başkanlık sistemi"ni niçin istemedi? TBMM Genel Kurulu, cumhurbaşkanlığı süresinin 7 yıl olmasını, Mustafa Kemal'in Meclisi dağıtma yetkisine sahip kılınmasını ve başkomutanlık yetkisi taşımasını acaba nasıl reddetti?
Hitler döneminin Almanya ve Avusturyasını terk eden 142 bilim adamı, niçin Batı'nın gelişmiş ve varlıklı ülkeleri dururken, Türkiye'ye gelmeyi tercih etti? Birçoğu dünya çapında olan bu solcu ya da Yahudi bilim adamlarını, güç koşullar içindeki bir geri kalmış ülkede on yılı aşkın süre hizmet etmeye iten gerekçe acaba neydi? Atatürk -resmi ya da özel- hiçbir dış geziye çıkmadığı halde, dünyanın birçok önde gelen devlel adamları, yoksul bir ülkenin devlet başkanını ziyaret etmek için sanki sıraya girmişlerdi, İngiliz kralından İsveç veliahtına, Fransız başbakanına kadar, Atatürk'e ve Kemalist Türkiye'ye gösterilen bu ilgi anlamlıydı. 1920'lerde "eski dünya"da Avrupalı olmayan ve bağımsız kalabilmiş dört ülke bulunuyordu. Ama Türkiye dışında kalan Çin, Habeşistan ve İran zaman içinde istilaya uğradılar. Mussolini'nin bir demeci, bu ortamda Türkiye'de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine Mussolini, Türk büyükelçisine hemen şu mesajı verdi: "Türkiye bu kapsamın dışındadır. Zira bir Avrupa ülkesidir." 60 yıl öncesinin Türkiyesi, İtalyan diktatörünün bu düzeltmeyi yapmak gereğini duyduğu koşullarda, acaba niçin bugünkünden daha Avrupalı sayılıyordu? Atatürk'ün sağlığında yaptıkları, yapabildikleriydi. Yani o günkü Türkiye ve dünya koşullarının elvermesi ölçüsünde, düşündüklerini gerçekleştirme olanağı bulabilmişti. Kemalizmi tüm boyutlarıyla kavrayabilmek için, sadece Atatürk'ün yapmış olduklarını değerlendirmekle yetinemeyiz; neler yapmak istediğini, toplumu nereye götürmeyi amaçladığını da incelememiz gerekir. Mustafa Kemal'in demokrasi konusundaki düşünceleri açısından en zengin kaynak, kendi yazdığı ve 1930'lardan başlayarak yeni kuşaklara da okutulan "Yurttaşlık Bilgileri" kitabıdır. Bu kitapta, nasıl bir demokrasi hedeflendiği açıkça belirtiliyor: "Türkiye Cumhuriyeti, demokrasi temeline dayalı bir devlettir. Demokrasi ise, temelde siyasal içeriklidir, düşünseldir, bireycidir, eşitlikçidir." Atatürk bu kitapta, bütün yurttaşların "eşit siyasal haklar"a sahip olmaları gerektiğini ve "katılma hakkı"nı özellikle vurguluyor. Bunları sağlamayı devletin görevi sayıyor. İnsanların düşüncelerini serbestçe söyleyebilmek ve yayınlamak haklarını savunuyor. "Toplantı yapma" ve "basın özgürlüğü" üzerinde özellikle duruyor. Ve şöyle diyor: "Ulusal egemenlik temeline dayalı temsili bir hükümette kamuoyu büyük rol oynar. Basın yayın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuya ilişkin işler hakkında geniş bir eleştiri ortamı bırakılmadan kamuoyu görevini yerine getiremez. Bu ortam sürekli açık tutulmalı ve sürekli, çeşitli ve değişik düşüncelerle beslenmelidir. Bu ise basın yayının çalışması ve kamu yararının her gün yeniden yeniye tartışılmasıyla olur... Basın yayının tam ve geniş bir özgürlüğe sahip olması ve bunun doğru yolda kullanılması konusunun ne denli ince ve hassas bir konu olduğu açıktır... Basın yayın özgürlüğünden ortaya çıkabilecek olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkin yol, kesinlikle geçmişte olduğu gibi basın yayın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir. Basın yayın özgürlüğünden doğacak olan sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan doğruya basın yayınn özgürlüğüdür." Atatürk, "vicdan özgürlüğü"nü de, "düşünce özgürlüğü"nün bir parçası olarak görüyor ve sınırlarını şöyle çiziyordu: "Her bir birey, istediğini düşünme, istediğine inanma, kendine göre bir siyasal düşünceye sahip olma, inandığı dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme hak ve özgürlüğüne sahiptir. Hiç kimsenin düşünce ve vicdanına baskı yapılamaz. Vicdan özgürlüğü, kişinin mutlak ve karışılmaz haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır."
Tarih boyunca bütün devrimler "kanlı" olmuştur. Ama insanlık tarihinin rastladığı en "köklü" en "cüretli" devrimlerden birisi olan Kemalist Devrim, inanılmayacak ölçüde az kan dökülerek gerçekleştirilmiştir. Bunun iki nedeni olduğunu söyleyebiliriz: Birinci neden, Mustafa Kemal'in -hemen tüm umutların tükenmiş olduğu bir noktada- ulusal bağımsızlığı sağlarken kazandığı "büyük" saygınlıktır. İkinci neden ise; demokratik, iyimser, doğruların anlatılarak insanların kazanılabileceğine inanan bir düşünce yapısına sahip olmasıdır.
"Saltanat" kaldırılırken, bazı dirençleri kırabilmek için "tehdit" edici konuşmalar yapmıştır. Devrime yönelik bazı hareketleri "şiddet"e başvurarak bastırmıştır. Ama bu yöntemleri hiçbir zaman "doğal" ve "geçerli" sayma kolaycılığına kapılmamıştır. Ancak "çok zorunluluk" olduğunda başvurmuş ve bunu da açıktan söylemek gereğini duymuştur. Doğruluğuna inandığı yöntemin ne olduğu ise, şu tümcelerde dile gelmiştir:
"Düşünce akımlarına karşı düşünceye dayanmayan güçle karşılık vermek, o akımı yok etmedikten başka; herhangi bir kişiyle, herhangi bir insanla konuşulduğu zaman, onun herhangi bir düşüncesini güç zoruyla reddederseniz o direnir. Direndihçe kendi kendini aldatmakta daha çok ileri gidebilir. Bu nedenle düşünce akımları, baskıyla, şiddetle, kuvvetle reddedilemez. Tam tersine güçlendirilir. Buna karşı en etkin çözüm, gelen düşünce akımına, karşı bir düşünce akımı vermektir."
"Atatürk diktatör müydü?" sorusunun yanıtını, kendisi ölümünden üç yıl önce vermişti: "Ben diktatör değilim! Benim gücüm olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca davranmak bilmem. Bence diktatör ötekilerin iradesini ezen kimsedir. Ben, gönülleri kırarak değil, gönülleri kazanarak hükmetmek isterim."
Kemalizmi gereği gibi değerlendirebilmek için, oluştuğu ortamı iyi bilmek ve gözden uzak tutmamak gerekir. O ortamı Şevket Süreyya Aydemir güzel özetliyor: "Toplum hayatı, bir ilkçağ ilkelliği içindeydi. Türk milleti perişanlığın, fakirliğin, çaresizliğin en ilkel düzeylerinde yaşıyordu. Halk cahildi, bakımsızdı, sefildi. Memleket yolsuz, işsiz, asayişsiz bir düzensizlik içinde bunalıyordu. Sonu gelmez savaşlar, İstiklal Savaşı'nda olduğu gibi millet için, millet yararına da yapılmamıştı. Yüzyıllarca Anadolu ve Rumeli halkı, bizden olmayan, bizim olmayan yabancı ve uzak ülkelerde boş yere eritilmiş, gitmişti. Tarım en ilkel bir sürünüş gibiydi. Sanayi yoktu. Derebeylik, ayan, eşraf, mütegallibe nizamı alabildiğine köklüydü. Şeyhlik, müritlik, hacılık, hocalık, efsunculuk yaygındı. Tekkeler, zaviyeler çöküntü halinde, fakat ayaktaydı. Dağları eşkıya sarmıştı. Bu bel vermiş yapının ve ilkel hayatın yeni bir düzene yönelişi için, Gazi Mustafa Kemalin şahsiyetinden başka bir ümit yoktu." Toplum, Batı'da çağdaşlaşmanın itici gücünü oluşturan iki temel sınıftan da yoksundu: Ne gerçek anlamıyla bir kentsoylu (burjuvazi) sınıfı vardı, ne de örgütlü bir işçi sınıfı. Dışarı ile ilişki içerisinde ticaret yaşamında etkili olan kesim ise, daha çok Müslüman olmayan azınlıklardandı. Ve işgalci güçlerle işbirliği yaptıkları için, Kurtuluş Savaşı'nın sonunda çoğunluğu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mustafa Kemal'in önce bağımsızlığı sağlamak, sonra da çağdaş bir toplum yaratmak için dayanabileceği güçler belliydi: Öncelikle sivil ve asker bürokrasi (yani subaylar ve memurlar), bir ölçüde de, ulusal nitelikli küçük tüccar ile büyük toprak sahipleri. Ordu'nun zaten varoluş nedeni bağımsızlıktır. Osmanlı'nın "çöküş" döneminde çağa ilk açılan kurum olmak zorunda kaldığı ve neredeyse "örgütlü" tek gücü oluşturduğu için, "başlangıçta" Kemalist Devrim'in en büyük desteği olması kaçınılmazdı. Ama Atatürk "askeri" bir sistem kurmak niyetinde değildi. Daha gencecik bir subay iken, İttihat ve Terakki'nin ünlü Selanik Kongresi'nde, "ya üniformamzı bırakın ya da siyaseti" diye haykırmıştı. Kurduğu devlette orduyu siyaset dışında tutmak için bilinçli bir tutum izledi. Kralların ve sivil cumhurbaşkanlarının bile törenlerde üniforma giydikleri bir dönemde, iki istisna dışında, savaş meydanlarında kazanmış olduğu mareşal üniformasını bile taşımadı. Halkın karşısına hep Sivil çıkmaya özen gösterdi. Bir toplumsal hareketin ya da o hareketi yönlendirenin başarısını, hareketin "toplumsal tabanı"nın özelliklerine bakarak ölçmek gerektiğini daha önce de vurgulamıştık. Kemalizmin, dayanmak zorunda kaldığı toplumsal tabanın olanaklarını çok aşan noktalara kadar ulaşabildiğini kabul etmek, tarihsel gerçeklere saygının bir gereğidir. Ama 1990'larda Kemalist olabilmek, 1920'lerde var olmayan, ama Kemalist Devrim sayesinde ortaya çıkan yeni "ilerici" güçleri harekete geçirebilmekle olanaklıdır. Kemalizmin "sürekli devrimcilik" özü budur. Kemalist Devrim'in karşısına, tutucu güçlerin çıkması kaçınılmazdı. Birinci TBMM'de bile, sayıları 120'ye varan bir "muhalefet" grubu vardı. Örneğin, sıtma ve frengi ile savaş yasası çıkarılırken, "hastalığın mikroplar yüzünden değil Allah'ın takdiriyle oluştuğu"nu savunuyorlardı. Genç Cumhuriyet daha sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka deneyimlerini yaşadı. Çoğulcu demokrasi için koşulların "en alt" düzeyde bile hazır olmadığı açıktı. Gerçi "tek parti"nin içinde ideolojik bir çoğulculuğa izin veriliyordu. (Bu diğer tek parti örneklerinde "düşünülmesi" bile olanaksız bir durumdu.) Altı Ok'un bir ilkesi de "devletçilik" olduğu halde, Celal Bayar ve arkadaşları parti içinde açıktan "liberalizm" yanlısı tutum takınıyor ve önemli görevlere gelebiliyorlardı. Ama Atatürk bunu da yeterli görmeyerek, TBMM'ye "bağımsız" milletvekillerinin de girebilmesini ve grup oluşturmasını sağladı. Yasal "muhalefet" in yararına ve hatta zorunluğuna kesinlikle inanıyordu. Atatürk'ün başlattığı, toplumu ve siyasal yaşamı demokratikleştirme sürecinin önemli bir aşamasını tamamlayarak "tek parti"li döneme son veren İsmet İnönü, daha ileriki yıllarda şöyle diyecekti: "Atatürk'ü devlet idaresinde, istiklalci, cumhuriyetçi ve demokratik rejimci olarak tarif etmek lazımdır... Eğer sağlığı müsaade etseydi, belki de İkinci Dünya Savası'ndan önce bile, gene bizzat Atatürk, eserini tamamlayacaktı." Sonsöz olarak şunu söyleyebiliriz: Kemalizm, akla ve bilime, gerçekçiliğe, insancıllığa, özgürlüğe ve sürekli devrimciliğe dayalı bir "çağdaşlaşma ideolojisi"dir.
1001Kitap'dan Not: Kitaptan bağımsız olarak "bu gün için çok önemli" bulduğum bazı satırlarda koyu harf ve bazılarında da altını çizme işlemini ben gerçekleştirdim. Kitapta sadece alıntılarda italik yazı kullanılmıştır.
Türkiye’de 12 Eylül’e giden yol ve 12 Eylül sonrası çok tartışıldı. O dönemin koşulları, terörün nedenleri değişik boyutlarla masaya yatırıldı. O dönemin gençliği için de çoğunlukla kayıp kuşak denildi. Gerek 12 Eylül’ün öncesinde gerekse sonrasında büyük acılar yaşayan bu kuşak gerçekten kayıp mıydı? Bizce değil. 68 hareketinin devamı olarak kendisini devrime adayan bu kuşağın çok büyük hayalleri vardı. Ama bu hayallerin hiçbiri kendileri için değildi. İşçiler için, köylüler için, Türk toplumu içindi. Bu hayallerin yaşama geçirilip geçirilememesi ayrı konu; başlı başına kurulabilmesi bile büyük bir özveriyi gerektiriyordu. Yazı dizisinde 78 kuşağı diye adlandırılan o dönemin gençliğinin neler hayal ettiğini, bunları gerçekleştirebilmek için neleri göze aldığını ve sonrasında nasıl bir sert darbe kayasına çarptığını aktarmaya çalışacağız. Bütün yönleriyle ortaya koymak diye bir iddiamız yok. Hani derin bir tahıl silosundan örnekleme alma yöntemiyle değişik katmanlardan örnek buğday alırlar ya, işte öyle bir çalışma bu. Dizi okura açık. Eksik bıraktığımız ya da farklı baktığımızı düşündüğünüz konular olduğuna inanıyorsanız, sayfa hepimizin.
68 hareketinin devamı olan 78 kuşağının büyük hayalleri işçiler, köylüler ve Türk toplumu içindi
Devrim mutlak, ölüm doğaldı
1977 yılı yazıydı. Aynı mahallede oturduğumuz bir ailenin yakını da benim gibi Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu, bugünkü adıyla İletişim Fakültesi’ni kazanmıştı.
Tüm Türkiye’de olduğu gibi Nazilli’de de politik iklim her okulu her semti sarmıştı. Ama üniversite başkaydı... İlk kez karşılaştığım, aynı okulu birlikte okuyacağımız Abdullah’la birlikte otobüse bindik, İzmir’in yolunu tuttuk. Heyecanlıydık... Alacağımız eğitim kadar gireceğimiz ortam da bize heyecan veriyordu.
Sol grupların içinde yer alacağımız kesindi. Ama hangisi?
O belli değildi... Üniversite ortamı bizi şekillendirecekti... İkimizin de havası oydu...
Okul, Bornova’da Tıp Fakültesi binalarının hemen ötesindeydi. Yanında Tıp Fakültesi’nin kadavra bölümü vardı. Arkamızda da baraka kantin. Dev çam ağaçları binalarla devrimci bir kardeşlik içinde yan yanaydı.
Okulun ilk günü birinci sınıftaki herkes birbirine mesafeli ama, üst sınıflar herkese yakındı. Devrimci gruplar gelenleri karşılıyor, üniversite hakkında bilgi veriyordu. Bize ilk söylenenlerden biri şuydu: “Dört yıl sonra katılacağınız işsizler ordusuna hazırlık bölümüne hoş geldiniz...”
Sistemden umut kesilmiş, her şey devrime endekslenmişti...
Abdullah da benim gibi her şeye yabancı... O üniversite yurtlarına yazıldı, ben bir yakınımız aracılığıyla bulduğumuz eve yerleşmek üzere plan yaptım.
Bir hafta geçti geçmedi, sınıfa girdiğimde, Abdullah’ın sesini duydum:
“Zulüm sığmaz iken köye şehire/Bize mezar oldu kan Kızıldere/Yavuklu yerine çıplak mavzere/Sarıldık ey halkım unutma bizi...”
Abdullah tek başına sınıfın bütün sıraları arasında dolaşıyor, kendisini sınavdan geçirircesine marşın sözlerini üzerine basa basa söylüyordu... Marşın bitiminde hemen yenisi ulaklanıyordu:
“Dağlar bana geri verin/Mahirimi, Sinanımı...”
Bir hafta gibi uzun bir zaman geçmiş ve Abdullah iyi bir Dev-Yol militanı olmuştu. Bunun için gerekli olan ilk şartlardan biri tamamdı; iyi marş söylüyordu.
Aynı günün öğle saatlerinde Abdullah, çevre fakülte öğrencilerinin de öğle yemeği için buluştuğu baraka kantinin girişinde bağırarak Dev-Genç dergisini satıyordu.
Abdullah, bir ayrıntı değildi. Üniversiteye gelirken politize olmaya hazır hemen her öğrenci aynı durumdaydı. Hemen her grup açısından devrimci olmak için bir hafta yeterli bir süreydi. Birinci şart şuydu:
Devrime inanmak.
Devrim nasıl olacaktı?
Kızıldere olayları, Mahir Çayan’ların öldürülmesi, Deniz Gezmiş’lerin asılması henüz çok sıcak konulardı... Aradan 5-6 yıl geçmişti. Onların başına gelenler, Türkiye’de devrim istemenin bedelinin ne olduğunu da gösteriyordu. Gençlik hareketi içindeki eğilimlerin ortak paydası buydu:
Devrim mutlaktı... Bu uğurda ölüm doğaldı!
Genç kuşaklar, 68 hareketinin devrim ateşini tam ortasından alıp koşmaya hazır hissediyordu kendini...
Abdullah zamanla, ders programı içinde yer alan iktisat konularında hocanın kapitalizmi anlatırken süreyi uzun tutmasını eleştirecek kadar keskinleşti. “Hocam bir dakika” dedi, “yoksul halkı ezen oligarşinin üretim araçlarını sevimliymiş gibi gösteremezsiniz.” DEVRİM ANDI SERTLEŞİYOR
Gençlik 68’in mirasını yemek yerine hızla büyütmek için yaşamını ortaya koyacak derecede özveriyle hareket ederken, bunun yeminini de ihmal etmiyordu. O dönem bütün devrimci grupların ortak devrim andı şöyleydi: “Biz bütün devrimciler olarak sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan, bıkmadan, usanmadan kanımızın son damlasına kadar emperyalizme ve faşizme karşı savaşacağımıza ant içeriz.”
Bu ant, hemen her forumda, dışa açık her gösteride mutlaka içilirdi. İçeriği de fena değildi ama, kimi grupları tatmin etmedi. 68 kuşağının hayalleri ölümle noktalanınca, 78 kuşağı da hayaller içinden ölüm geçeceğini hem görüyor, yaşıyor.. hem de hissediyordu. Devrimci Yol, bunu andına da taşıdı. Bütün grupların ortak kullandığı andın altına şunları ekledi:
“...Bu uğurda ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa, silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları, mitralyöz sesleriyle ve zafer ve savaş naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaksa ölüm hoş geldi safa geldi.”
Artık gençlik yeminine ve ölümüne devrime, devrim için mücadeleye hazırdı...
‘Tatile çıkmayalım yaz sonu devrim olabilir’
Yaşamını ortaya koyacak kadar fedakârlığa hazır olan devrimci gençliğin kafasındaki başlıca sorulardan biri şuydu:
- Devrim ne zaman olur?
Salt zamanlamayla ilgili saatler süren tartışmalar yaşanırdı. Tarih sorusunun net yanıtlanabilmesi için her kesimin farklı yorumladığı, önkoşullar vardı. Bunlardan biri şuydu:
Devrimci durumun oluşması!
Bu ne zaman oluşurdu?
En yaygın yanıt şuydu:
Yönetenlerin artık yönetemez hale gelmesi, yönetilenlerin de durumdan son derece hoşnutsuz olması...
Bu iki koşul bir araya geldiğinde, halk da yönlendirilirse, devrimci durum oluşmuş demekti.
Üniversite kantinlerindeki köşelerde zaman zaman, devrimin tarihine ilişkin tartışmalar da yaşanırdı. Bunun en yoğun olduğu dönem 1978 ilkbaharıydı. Kanlı 1 Mayıs 77 olaylarının yıldönümünde devrimci kesimde yılgınlık yaşanmamış, tam tersine 1 Mayıs çok daha yaygın biçimde kutlanmıştı. Öldürümler de devam ediyordu, gençler kıyılıyordu ama yılgınlık yoktu.
1978 Mayıs sonuydu...
Ege Üniversitesi’nin büyük kantinlerinden birinde 8-10 genç tartışıyordu:
- Devrim ne zaman olur? “Ben 2 yıl diyorum...”
- Kalır mı o zamana?
“Halkımız bizi anlamaya başladı. Yaptığımız eylemler giderek daha yığınsal hale geliyor...”
- Ben ikinize de katılmıyorum... Bu iş suyun kaynaması gibidir oğlum...
“Ne kaynaması?”
- Su 100 derecede kaynar. Örneğin suyun 50 derecede olmasıyla, 90 derecede olması arasındaki fark hemen belli olmaz. Su kaynama noktasına yaklaştı mı, birden kaynamış gibi görünür... Bugün Türkiye’de suyun kaynama noktası yaklaştı. Bu iş birden olacak. Göreceksiniz...
“Ben de birden olacak diyorum ama, zaman alacak...”
- Arkadaşlar her birinizin söylediği kendi içinde doğru... Ancak daha soğukkanlı bakmamız lazım. Bana sorarsanız, nereden bakarsanız bakın devrime daha 5-6 yıl var...
Her bir köşesini farklı devrimci fraksiyonun koruduğu kantin köşelerinde bu tartışmalar süredursun; devrimci grupların birbirini de tartarak vardığı sonuçlardan biri şu oldu:
“Türkiye bu yaz çok karışacak. Yazın sonunda her şey olabilir. Belki de devrimci bir sürece girilebilir...”
Gruplar birbirinden de etkilenerek üniversitedeki tabanlarıyla şu kararı paylaştılar: “Çok zorunlu olmadıkça bu yaz memleketlerimize gitmeyelim. Yaz sonu devrim olabilir...”
78-79 hatta 80 yılı boyunca gençlik, devrimi kendi kuşaklarının yapacağına o kadar çok inanmıştı ki; 12 Eylül günü sabaha karşı devrimci gençlerden birini annesi uyandırdı:
- Kalk yavrum kalk... İhtilal oldu...
Birden ayağa kalkan genç, meraklı gözlerle annesine sordu:
- Hangi fraksiyon yapmış?
1968 Yılı Niçin Bir Dönüm Noktasıdır?
1968 yılında çoğu ülkede damgasını vuran “gençlik hareketleri” oldu. Gerçekten, Fransa’da o yıl ortaya çıkan ve gelişen gençlik hareketi, birçok Avrupa ülkesine sıçramış, çok geçmeden gelişmekte olan ülkelerin gençliğini de sarmıştır heyecan.
O dalganın içinde biz de varız.
Ne bir sürprizdi bu, ne bir özenti! Burjuva toplumunun yoğunlaşan bunalımının kendisine neye mal olduğunu kapitalist dünyanın gençliği gitgide açık biçimde görüyordu. Genç hançerelerin bir an gelip haykırışa geçmelerinde; kapitalist toplumun çelişkilerini -bir kez daha- yüksek sesle ilan etmelerinde garipsenecek hiçbir yan yoktu. Fransa başta olmak üzere, çoğu Avrupa ülkesinde, özellikle eğitim sorunlarına -eskisinden çok daha fazla- büyük bir dikkatle eğilmenin yollarını da açmıştır gençlik hareketleri.
Kısacası, dersler çıkarılmıştır olaylardan.
Ya bizde olup biten?
Türkiye’de, gençlik hareketlerinin onurlu bir tarihi vardır; hele hele, 27 Mayıs’ın arifesinde Demokrat Parti gericiliğine karşı gençliğin verdiği mücadele unutulmaz. Ne var ki, 1968 yılı ve onu izleyen yıllarda, gençlik hareketi, bizde, yoğunluğunun yanı sıra apayrı da bir önem taşıyor. Gerçekten, 1968-1969 yıllarında, Türkiye’de üniversite gençliği, akademik kimi sorunlarını çözmek ve üniversite içinde antidemokratik uygulamalara son vermek amacıyla harekete geçmiştir. Ancak, bu hareketler, kısa zamanda gençliğe, kendi sorunlarının ülke sorunlarından soyutlanamayacağı gerçeğini de öğretmiştir. Özetle sorun, bir yerde “toplumun dayandığı temellerin tartışılması”nı da gündeme getirmiştir.
Kısacası, kapitalizm tartışılmaya başlanmıştır.
Onu tartışmak, gençliğe -ister istemez- sosyalizmin dünyasını göstermiştir. Gerçi, 1961 Anayasası’nın da büyük rol oynadığı düşünce özgürlüğünden yana ortamda, “sola açılış”, 1968 yılından önce genç kafaları da sarmıştı. Ne var ki, gençliğin artık belli bir dünya görüşü, kısacası “Marksizm”i seçmiş olarak, oradan hareketle sorunlara bakışında, 1968 yılı bir dönüm noktasıdır diyebiliriz.
Bugün çok onurlu bir görevi yerine getirmek istiyorum. Bugün karınca kararınca Atatürk'le ilgili duygu ve düşüncelerimi, ona karşı hududu olmayan hayranlığımı dile getirmek istiyorum. Ama cilt cilt kitaplara, ansiklopedilere, tarihe sığmayan Atatürk'ü bu sütunuma sığdırmak gibi bir gaflete de düşmeyeceğim. Atatürk'le ilgili tarih kitaplarının haricinde pek çok Türkçeleştirilmiş yerli ve yabancı eserler, ansiklopediler okudum. Atatürk ile ilgili müzeleri gezdim. Atatürk'ün yatını, köşkünü gördüm. Gördükçe hayran oldum. Okudukça gururlandım. En son Samsun'a gittiğimde ulu önderi Samsun'a getiren Bandırma vapurunu gezdiğimizde vapurla ilgili anlatılanlara inanamadım. Bu hayretimi görüp de sebebini soranlara "Atatürk bu küçücük vapura nasıl sığmış." cevabını verdim. Çünkü Atatürk gözümde ve gönlümde o kadar büyük ki, büyüklüğünün sınırlarını çizebilme yeteneğine sahip olmadığımı biliyorum. Zira rahmetli gazi dedem bize çok küçük yaşlarda Atatürk'ü öylesine gururla, öylesine saygıyla anlatırdı ki, onu küçücük yüreğimize sığdıramıyor, Ulu Önder'e hep bize anlatılan çerçeveden bakıyordum. Onu daha okul öncesinde anlatıldığı gibi tanıdım. Büyüklüğünün sınırlarını anlamakta zorlandım. Şimdi bazıları bana diyecektir ki "Büyük Allah'tır. Nasıl böyle düşünebiliyorsun?" Elbette ki büyük Allah'tır. Allah'ın büyüklüğünden, azametinden, yüceliğinden, ululuğundan hâşâ şüphemiz mi var ki? Bu soruyu bana soruyorsunuz? Bu sorunun soruluş şekli işi başka mecralara götürmektir. Bunu da idrak edecek durumdayım. Günümüzde hep var olan ve sıkça da bahsedilen Atatürkçülük ve karşıtlığı gibi kavramları incelediğimizde Atatürk karşıtı olanların Atatürk'ü bilmeyen, tanımayan, bu çerçevede onun ilke ve inkılâplarından haberdar olmayan yüzleri görüyorum. Atatürk'ü tanımayanların Çanakkale ruhunu bilmeyenler olduğuna inanıyorum. Ve yine Atatürk'ü anlamayanların Kurtuluş Savaşındaki başarılardan haberdar olmadıklarını düşünüyorum. Koca bir imparatorluk hangi nedenlerle yıkıldı ve genç Türkiye Cumhuriyeti nasıl doğdu, nasıl gelişti ve nasıl bu günlere geldi? Bütün bunları bilmemiz gerektiğine de inanıyorum. Sık sık temcit pilavı gibi ısıtılarak önümüze getirilen laikliğin dinsizlik olduğunu söyleyenlere ise Ulu Önderin "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." sözünün anlamını bilmelerini isterim. Bu sözdeki anlam "Bu hüküm, milleti Allah'ın gölgesi olarak nitelenen Padişahın kulu olmaktan çıkarıp, devletin sahibi ve yurttaşıdır," konumuna getirilmesi hükmüdür. Yani Türk Milletinin kula kulluktan çıkarılmasıdır. Laikliğin tanımı ise; "Kişi, toplum ve devlet yaşamına egemen olan kuralların tümünün akla ve bilimsel gerçeklere dayalı olarak bireylerin hiçbir baskı altında olmadan, dinsel inanç ve ibadetlerinin gereğinin yerine getirilmesidir." Atatürk'ün, Türk milletine verdiği önemi ise sizlere bir iki örnekle ifade etmeyi de bir görev bildim. Avrupalı bir Devlet Başkanı (kral) Ankara'ya geliyor. Kralın onuruna bir resepsiyon veriliyor. Herkes yerini almış. Kral, Atatürk'e hoş görünmek için "Paşam, pek çok Avrupa Devletleri bizim de size karşı harbe girmemizi istedilerse de sizlere olan sempatimizden dolayı hep reddettim." der. Atatürk hiç düşünmeden "Sizin adınıza büyük geçmişler olsun haşmetmah"der. Bu cevaptaki azamete dikkatinizi çekmek isterim. İşte devlet adamlığındaki asalet ve ciddiyet bu cevabın içindedir. Bir başka resepsiyonda ise hizmet eden garsonlardan birisi tökezlenip elindeki bardağı yere düşürür. Atatürk hemen karşısındaki misafir devlet başkanına hitaben " Ben bu millete her şeyi öğrettim, uşaklığı öğretemedim." der. İşte Atatürk'ü büyük kılan, lider kılan bu düşünceleridir. Türk Milletine olan aşırı sevgisidir. İşte bu yüzdendir ki Atatürk'ün Bandırma vapurundaki kamarasına nasıl sığdığını anlamamak da benim haklı düşüncelerimdir. Ben, Atatürk'ü tanımanın bir meziyet, bir kemali yet ve bir şeref olduğunu düşünenlerdenim ve istiklali de, refahı da, geleceği de bu çerçevede görmekle beraber istenilen hedefe böylelikle varabileceğimize inananlardanım. Türkiye Cumhuriyetinin nasıl Cumhuriyet olduğunu, atalarımızın bu yurdu ne şartlarda kurtarıp bize emanet ettiklerini, ihanet ve kahramanlığı öğrenmek için sevgili okuyucularıma "Şu Çılgın Türkler" kitabını mutlaka ama mutlaka okumalarını öneriyorum. Kalın sağlıcakla...
*****
07 Mart 2006 tarihli Nurhak gazetesinde yayınlanmıştır.
Her insan ömür denilen bu güzergâhta mutlaka kaybettiği bir değeri özlediğinde 'Ahhh!.. ' Diye bir iç geçirir. Kimisi ah gençliğim der. Kimisi ah o imkânlar elimde olsa da diye hayıflanıp durur. Kimisi Ah Babam der. Kimisi ah o günler der. Bu o kaybedilen değere bir özlemdir. Bu o kaybedilen değerin bir arayışıdır. Ben de ülkemin içeride ve dışarıda aleyhine gelişen ve benim üzülmeme yıpranmama vesile olan her olayda AH ATATÜRK AH diye iç geçirir hayıflanırım. Ataya olan ihtiyacım öylesine kendisini gösterir ki. O Atatürk'ün olması için her iki gözümü seve seve kırpmadan vermesem Türklüğüm bana haram olsun derim. O ulu önder Atatürk'ki Yüce Türk Milletine verdiği önemi bakın nasıl izah ediyor? Okursanız sizlerde benim gibi düşünecek aynı duygulara kapılacaksınız. Bakınız ne diyor Ulu Önder Atatürk. Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum ." Bizde millet olarak, ulus olarak, senin gibi bir lidere sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz. Hem de en yüce gururlarlarla gururlanıyoruz. Sade biz mi sevgili Atam; Atatürk hakkında Araştırmacı Yazar Güntürk Kalıpçı'nın "İçimizden biri Atatürk" yazısından aldıklarımı (İnternetten) tarihi bir belge olarak okuyup torunlarımıza kadar intikal ettirmeye bakalım. Atatürk'ün başöğretmen sıfatıyla ilk lider olduğunu. Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulduğunda, Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirerek ilk davet edilen ülkenin biz olduğunu. Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler Vermezdim" dediğini. Yıl 2000, ABD Başkanının milenyum mesajından bir alıntı : "Bugün milenyumun hiç Şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk' tür. Çünkü o yılın değil Asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir"dediğini. Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı: "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" diye şiir yazıldığını. Norveççe`de `Atatürk gibi olmak diye bir deyim olduğunu. Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"yazdırdığını. Yıl 2005, Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk' ü örnek alsın yeter" dediğini. Şimdi sizler de anladınız mı neden her üzüldüğümde AH, ATATÜRK AH! Dediğimi. Bu yazı numarasız gözlük gibidir. Herkes takabilir. Herkese armağanımdır.
*****
18 Mayıs 2006 Tarihli ELAZIĞ Nurhak gazetesinde yayınlanmıştır.
Şiirleriyle Atatürk'e esin ve güç veren Tevfik Fikret'in dün sonsuzluğa geçişinin 91. yılıydı
Aydınlanmayı hazırlayan ozan Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan''ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü.
KONUR ERTOP
''Edebiyat-ı Cedide'' nin öncüsü Tevfik Fikret 'in sanat yaşamında önemli bir dönem, ''Servet-i Fünun'' dergisini 1901'de baskı yönetimi kapattığında sona erdi. 1908 Meşrutiyeti'ne uzanan yıllar içinde onun şiirini artık ''sanat için sanat'' anlayışı yerine ''toplum için sanat anlayışı'' beslemeye başladı. İstibdat yönetimine, Meşrutiyet'in ilanından sonra da yönetimdeki İttihat ve Terakki'nin baskıcı uygulamalarına sert biçimde karşı çıkan ürünler verdi. Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan'' ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü.
O yılların ürünü ''Tarih-i Kadim'' şiiri insanlığı baskı altında tutan güçlere, boş inançlara bir başkaldırmadır. İnsanlığın ancak inanç özgürlüğüyle ilerleyebileceğini, bağnazlığın er geç ortadan kalkacağını, baskıların son bulacağını anlatır. Savaşların, şiddetin, kıyımın, düşünce ve inanç üzerindeki baskıların ''6.000 yıldır'' insanlığı ezmesinden yakınan ozan, düşünceye baskının, zorbalığın ortadan kalkacağı umudunu dile getirir. Bilime, akla, insan sevgisine aykırı bütün uygulamalara, baskıya, zulme karşı çıkarken din kurallarını da, Tanrı'yı da yalnızca aklın ışığında ele almaya girişir. Dünyanın kötülüklerle, kötülerle, Tanrı'ya ortak çıkanlarla dolu olduğunu vurgular. İnsanlığı hazır yargılardan kuşkulanmaya, gerçekleri aklın ışığında aramaya çağırır.
''Tarih-i Kadim'' şiiri yüzünden kendisine yöneltilen saldırılar üzerine ''Tarih-i Kadim'e Zeyl'' şiirini kaleme alan Tevfik Fikret, burada da; doğruluk, vefa, alçakgönüllülük, acıma, iyilik, yurtseverlik, insaf, insan sevgisi, hoşgörü, akıl, bilim gibi değerlere bağlılığını dile getirir; insanlık tarihinin artık kanla, zorbalıkla, baskıyla, karanlıkla, yoksullukla dolu olarak sürüp gitmesini ancak bunların önleyebileceğini anlatır.
''Haluk'un Defteri'' , Tevfik Fikret'in yapıtının çok önemli bir halkasıdır. Ozan, oğlu Haluk 'u yurt gençliğinin bir temsilcisi olarak görür. Onda geleceğin sahibi olacak, toplumdaki bozuklukları ortadan kaldıracak kuşakta olmasını istediği nitelikleri varsayar. Bunlar akıl, bilim ve yurt sevgisidir.
Akıl, bilim ve insan sevgisi
Tevfik Fikret'in yeni toplum için önerdiği yeni ahlaka göre, insan doğru olduğuna inandığı yolda yalnız kalsa da savaşımını sürdürmelidir. Yurt sevgisi taşımalı, özverili davranmalı, yaşama bağlı kalmalıdır. Bilime inanmalı, ondan yararlanmalı, bilgisini çevresine yaymalıdır. Aklın, bilimin yanında en büyük değer insan sevgisine verilmelidir. Evrensel uygarlığın değerleri benimsenmelidir. Gelecek çalışanların, akla, bilime gereken değerleri verenlerindir.
Tevfik Fikret'in yenilikçi kimliğiyle yeni kuşaklara gösterdiği hedefler çağdaş uygarlık, bilim, eğitim-öğretim, aydınlanma, özgürlük, adalet, barış, kadın hakları gibi alanları kapsar. Özgürlüğün, eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu olan ozan, inancını ve gücünü bütün insanlıktan alır. İnsanların eşit ve kardeş olduğunu kabul eder. insanoğluna güven duyar; bütün dünyayı vatanı, bütün insanları vatandaşı sayar. Bütün insanların kardeş olduğu, nimetleri kardeşçe paylaştığı adaletli bir dünyayı düşler.
****************
Atatürk ve Tevfik Fikret
Değişmesini beklediği toplum, güçlünün yönettiği, adalete yan çizilen, bilimin yerini kör inancın, bağnazlığın aldığı Ortaçağ toplumudur. Çağdışı kalmış bütün değerlere, kurumlara, inançlara başkaldırmıştır Fikret. Cumhuriyet dönemi onu aydınlanmanın bir öncüsü olarak değerlendirmiştir. Çağdaş uygarlık, bilim, eğitim-öğretim, aydınlanma, özgürlük, adalet, barış, kadın hakları konusundaki görüşleri yeni dönemi derinden etkilemiştir.
Cumhuriyet aydınlanmasının öncüsü Atatürk , Tevfik Fikret'le ilgili görüşlerini çeşitli fırsatlarla dile getirmiştir:
''- Ben devrim ruhunu ondan aldım.
- Ondaki heybet, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yok.
- O hem büyük şair, hem de büyük insandır.
- O bizden çok ilerisini gören bir insandı.''
Temel inancının insanoğluna güven olduğunu açıklayan Tevfik Fikret'in, bütün dünyayı vatanı, bütün insanları vatandaşı sayması, tüm insanların kardeş olduğu, dünya nimetlerinin kardeşçe paylaşıldığı adaletli bir dünyanın kapılarını açmaya çalışması, güçlünün yönettiği, adalete yan çizilen, bilimin yerini kör inancın, bağnazlığın kapladığı Ortaçağ toplumunun değişmesi için savaşım vermiş olması onun yapıtına günümüzde de yaşama olanağı kazandırmıştır.
Atatürk'ü Sevmek İsmet KÜR ______________________________________________
''40'' yıl... Upuzun 40 yıl... Değil bir devlet, bir ulus, tek bir kişinin yaşamında dahi, büyük değişikliklerin, önemli gelişmelerin yaşanacağı, yaşanması gereken, çok önemli ve uzun bir zaman dilimi... Ne ki, 40 yıl önce yayımlanmış olan aşağıdaki bu yazıyı bugün yazılmış gibi okumak kimseye ters gelmeyecektir sanırım. Hatta, şu geldiğimiz merhalede (evre) ''fazla iyimser bir yazı'' olarak nitelemek bile -çok ayıp, ama gerçek- olasıdır gibime geliyor. Ah, biz Türk halkı, ne mertebe güçlü olduğumuzu bir görebilsek! (10 Kasım)
''Şuurun, çok uzun bir köprüsü var, sevmekle anlamak arasında'' demiş şair. ''Sevgi'' ye, bu dizelerde yakıştırdığı anlam içinde, çok da doğru söylemiş.
Biz Türk halkı, büyük çoğunluğumuzla, Mustafa Kemal Atatürk 'ü böyle sevdik, fakat anlamadık.
Sevdik, çünkü sevmek kolay, anlamak güç idi.. Güç isterdi, kültür gücü, beyin gücü.
Sevdik, çünkü yaşamakta olanların bir bölüğü, O'nun askeri dehasına yakından tanık olmuştu. Günün, en yeni, en kahredici savaş malzemeleriyle donatılmış dünya ordularından memleketi kurtarırken, birçoğu, savaş kahrını birlikte çekerek paylaşmışlardı O'nun büyük utkularını... Yüce asker Mustafa Kemal'e, bunun için hayrandılar.
Savaşlara katılmamış olanlar da, taptaze kahramanlık menkıbeleriyle sevdiler...
O yılların çocukları, bugünün ana-babaları... Nineleri, dedeleri olanlar bile var... Onlar da yaşayarak tanıdılar düşman cehennemini... Anasına, bacısına saldırışlarını, ninesine, dedesine, hatta kendi küçücük bedenine yapılan işkenceleri görerek, yaşayarak öğrendiler, ''düşman'' ın, ''savaş'' ın ne demek olduğunu. Savaştan dönmeyenlerin yangınını yüreklerinde duydular. Evlerinin, köylerinin, kasabalarının, nasıl yakıldığını çocuk gözlerine sığmayan korkularla seyretiler...
Sonra bir gün, tüm karabasanlar bitiverdi. Büyükler: ''Mustafa Kemal!'' dediler, ''Mustafa Kemal kurtardı bizi... Bütün vatanı Mustafa Kemal Paşa kurtardı. O'nun askerleri kurtardı...'' Ta çocukluklarında sevdiler kurtarıcılarını.
''Ne ki, daha, daha sonraki kuşakların kimi, ana babalarının masalımsı anılarından, şiirlerden, marşlardan öğrendikleriyle yetinmek zorunda kaldılar'' dersek.. sanırım pek de abartmış olmayız, yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz akıl almaz gafleti.
Önemli savaş Kısacası Mustafa Kemal: ''Savaşı kazandık, vatanımızın her karışını arıdık düşmandan'' dediği zaman, O'nu herkes anladı ve sevdi...
Ama Mustafa Kemal Atatürk: ''Düşmandan arıdık topraklarımızı, fakat asıl önemli savaşa şimdi başlıyoruz ve her zaman olduğu gibi milletle el ele...'' dediğinde, O'nu anlayan çok olmadı. Savaşılacak konular belirlendikçe, zaten tetikte bekleyenlerin korkuları büyüdü, müthiş telaşlandılar. ''Savaşılacak asıl düşmanlar'' arasında kendi yüzünü, kendi düşüncelerini görmüş, tanımıştı tümü de.
Yaşamak için tek çarenin, Atatürk'ü, yaptığı, yapmak istediği devrimleri çarpıtmak, kötülemek olduğunu gören bu karanlık kafalı, karanlık yürekli, ulusal bilinçten, hatta ulusal duygulardan yoksun yaratıklar, hemen başladılar ağlarını dokumaya ve memleketin her köşesine germeye...
Kurnaz, sinsi, planlı ve kararlıydılar. Hedefleri sadece kıt akıllı, her şeyden habersizler olsaydı, pek önemli sayılmayabilirdi çalışmaları. Ne ki, asıl hedefledikleri çocuklardı, gençlerdi... Hem de rastgele değil, seçilmiş çocuklar..
Biz ne yaptık?.. Devrim düşmanlarının, hedeflerine varmak için böyle planlı, kararlı çalıştıkları yıllar boyunca... Biz ne yaptık?.. Biz, yani Mustafa Kemal Atatürk'ü ve devrimleri yüreğiyle, beyniyle, anlamış, benimsemiş olanlar ve de O'na ve devrimlere heyecanları, gönül bağlarıyla bağlanmış olan büyük çoğunluk? Ne yaptık?
Bu iyi niyetli çoğunluk, şiir yazdı, marşlar besteledi, övgülerini gazete yazılarına, kitaplara döktürenler de oldu, ulusal bayramlarda, 10 Kasım'larda, meydanlarda dile getirenler de..
Ne ki, kaynağında ''fikir'' bulunmayan, gücünü, bilgileri hazmetmiş olan beyinlerden almamış heyecanların ''ideal'' e dönüştüğü, hedefe ulaştığı hiç görülmemiştir...
Ama ne yapalım ki, Mustafa Kemal Atatürk'e heyecanlarıyla bağlanmakla yetinenlerin ellerinden gelen bu idi...
Ama yapılması gereken bu değildi...
Yapılması gereken, ''olmazsa olmaz'' olan Atatürk ilkelerini, bilgiyle, bilinçle tanımış, benimsemiş olanların -bir anlamda ''aydın'' dediklerimizin- bildiklerini, inandıklarını halkımıza, özellikle de genç kuşaklara, her birinin anlayacakları, etkilenecekleri biçimde anlatmalarıydı. Bu ilkeleri benimseyip yaşatmanın, Türk halkı için bir ölüm-kalım savaşı meselesi olduğuna onları inandırıncaya kadar, sabırla, olanca samimiyetleriyle ve de köy köy, kasaba kasaba dolaşıp, yani ayaklarına giderek anlatmaları... Böyle bir çalışmayı ulusal dava olarak benimseyip gerçekleştirmek, aydınlanmış olanların görevi, görevden de öte, borçlarıydı zaten.
Yapmadılar... Oysa bilinir ki, ''devrim'' denilen o muazzam olay ya da olaylar dizisi, ne denli hayati ihtiyaçlardan ve ne kadar aydın kafalardan doğmuş olursa olsun, yaşayabilmek, hele de arızasız yaşayabilmek için, mutlaka ve mutlaka, çok güçlü, çok inanmış ve de çok geniş halk kitlelerinin desteğine muhtaçtır.
10 Kasım Ve bugün 10 Kasım... Gene ''önemli adamlarımız(!)'' meydanlarda ''önemli'' laflar söyleyecek, timsah gözyaşları dökecekler. Hamamda türkü okuyup kendi sesine âşık olan budala misali, kendileri için söylediklerinin, dinleyenlerin onları kös dinler gibi dinlediklerinin farkında bile olmadan... Yani her yıl olduğu gibi... Çocuklarımız da okul bahçelerinde şiirler okuyup marşlar söyleyecekler... Acıklı konuşmalar yapacaklar. Oysa 10 Kasım'lar artık O'nun ''fani vücudunun'' arkasından ağlamak için değildir.
Ve hava kararınca, karanlık güçler, önünde nutuklar atılmış Atatürk heykellerini, şiirler okunmuş Atatürk büstlerini kırıp parçalayacaklar... Ve yarın, Türk ulusunun geleceğini karartmaya çalışan bu mahluklardan, ''birkaç sarhoş meczup'' diye söz edecek, sorumlusu olan önemli kişiler.
Evet, 10 Kasım'lar, yas tutmak için değil, karanlık güçlerin sembolik heykelleri kırmasına izin vermeyecek, gaflet içinde esnemeyen bir toplum bilinci yaratmak içindir.
Atatürk'ü sevmek Türk halkı, büyük çoğunluğuyla sevdiğini sandı Mustafa Kemal Atatürk'ü... Oysa ''Atatürk'ü sevmek demek, devrimleri Atatürk gibi anlamak'' , Türk halkını Atatürk gibi kucaklamak demektir. Aslında, Türk gençliğinin ''muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda mevcutur.''
Önemli olan, bunu fark edebilmektir. Cumhuriyet 09.08.2006
Atatürk'ün fes, kavuk, külah, takke, sarık ve cüppeyi tarihe gömen sözü:
Bunun adına 'şapka' derler...
**Kastamonu gezisinde halkın karşısına şapka giyerek çıkan Atatürk, ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman değiştirmek anlamına gelmeyeceğini'' göstererek yüzlerce yıllık bir tabuyu da yıkmıştı.
ATİLLA ORAL
Atatürk 23 Ağustos-1 Ekim 1925 tarihleri arasında Kastamonu ve civarını ziyaret etmiş ve bu ziyaretinde halkın karşısına ilk kez şapka ile çıkmıştı. Tarihi Şapka Nutku'nda;
''Efendiler,
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte uygardır, gerçekte uygardır. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, fikriyle düşüncesiyle uygar olduğunu kanıtlamak ve açıklamak mecburiyetindedir. Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla uygar olduğunu göstermek zorundadır.
Kısaca uygarım diyen Türkiye'nin gerçekten uygar olan halkı baştan aşağıya, dış görünüşüyle de uygar ve olgun insanlar olduğunu doğrudan göstermeye mecburdurlar.'' *(1) demişti. Şapka o tarihe kadar; ulema sınıfı tarafından Batı dünyasının bir sembolü ve doğrudan doğruya bir ''kâfirlik belirtisi'' olarak gösterilmekteydi... Türk gençlerinin kendi zevk ve tercihleri ile şapka giymesine suç işlemiş gibi bakılıyor ve birtakım çevreler tarafından şapka giyenler ''gâvurlaşmakla'' itham ediliyorlardı... Fes, kavuk, külah, takke, sarık ve cüppe gibi kıyafetler o yıllarda Türk halkının ''değişmez'' ve ''değiştirilemez'' bir özelliği olarak görülüyordu... Türk halkının Batı dünyasından yıllarca ayrı kalmasını sağlayan bu anlayış ayrıca; ülkede Müslüman ve Müslüman olmayan ayrımının yapılmasına da neden oluyordu...
Kıyafet devrimini başlattı
Atatürk yüzlerce yıldır var olan yanlış bir anlayışı yıkmak ve ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman değiştirmek anlamına gelmeyeceğini'' bizzat kendisi göstermek istedi... Ve bu amaçla şapka giyerek halkın önüne çıktı... O zamana kadar ''Semssiperli Serpuş'' ve ''Medeni Serpuş'' vb. gibi adlandırılan çeşitli tuhaf isimleri bir yana bırakan Atatürk, ''Bunun adına 'Şapka ' derler'' diyerek Türk halkının çağdaş ve modern bir dış görünüme kavuşabilmesini sağlayacak olan kıyafet devrimini başlattı.
Türk halkının yüzlerce yıldır kullandığı fesi bir kenara atarak, şapkayı benimsemesinin çok zor olacağına dair düşünceler İstanbul gazetelerinde yer almıştı. Cumhuriyet gazetesi 4 Eylül 1925 tarihli başyazısında, Atatürk'ün soruna nasıl çözüm getirdiği ''Gazi'nin Sosyal Düşünceleri'' başlıklı makalede şöyle anlatılmıştır:
''Gazi'nin sosyal düşünceleri, siyasi düşünceleri, askeri planları kadar kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, biz İstanbul gazetecileri burada bilmem ne türlü serpuş diye şapkaya türlü türlü isimler takmaya çalışırken o orada 'Bunun adına şapka derler' diye meseleyi halledebilir miydi.'' *(2)
Atatürk'ün Kastamonu gezisinden üç ay sonra 25 Kasım 1925'te şapka giyilmesi ile ilgili yasa TBMM'de kabul edilmişti.
Yunus Nadi'nin fötr şapkası
Kastamonu gezisinde Atatürk'ün yanında Nuri Conker, Fuat Bulca, Tevfik Bıyıklıoğlu da bulunuyordu. Onlar da birer şapka giymişler ve kendisine eşlik etmişlerdi. Atatürk; Ankara Gazi Orman Çiftliği'ndeki kuruluş çalışmalarını denetlediği sırada giymiş olduğu Panama şapka ile Kastamonu'ya gelmiş ve bu şapka ile halkın önüne çıkmıştı... Kastamonu'dan Ankara'ya dönerken kendisini Cumhuriyet gazetesi Başyazarı Yunus Nadi karşılamıştı... Kalecik'te bir dinlenme molası veren Atatürk, Yunus Nadi'nin başındaki geniş kenarlı fötr şapkayı görünce; ''Ne güzel şapka! Nereden buldun'' diye sormuştu. O yılların Ankarası'nda böyle şapka yoktu. Yunus Nadi Bey de Gazi'nin panamasını beğenmiş ve:
''- Hemen hiç giymiş değilim paşam, sizin o nefis panamanızla değiştirmek lütfunda bulunursanız!...'' *(3) demişti. Ankara'ya dönüşünde yapılan karşılamada Atatürk'ün elinde bu fötr şapka bulunuyordu...
Neden Kastamonu?..
Atatürk'ün Şapka Devrimi için Kastamonu'yu neden seçtiğini Cevat Dursunoğlu , Saffet Arıkan 'dan dinlemiş ve şunları yazmıştı:
Saffet Arıkan şöyle anlatmıştı:
''1925'te ben Parti Umumi Kâtibi idim. Doğu'daki isyanlar bastırıldıktan sonra vilayetlerin ileri gelenlerinden sekizer, onar kişilik heyetler Ankara'ya geliyor, bağlılıklarını arz ediyorlardı. Bunlar kendilerine özel bir forma, 'Tazimat heyeti' adını koymuşlardı.
Bu heyetleri Gazi'ye ben takdim ediyordum. Fakat birkaç heyet gelip gittikten sonra Gazi usandı. Yeni heyetler gelince 'Benim adıma sen kabul et' der, önemli gördüğü heyetleri de İsmet Paşa 'ya götürmemi emrederdi.
Hiç unutmam, ağustosun ilk günlerinde Kastamonu'dan bir heyet gelmişti. Âdet yerini bulsun diye haber verdim. Gazi, hemen ilgilendi, 'Bu heyeti ben kabul edeceğim, yarın Çankaya'ya getir' dedi. Bu emre hayret etmekle beraber özel bir anlam da vermedim. Ertesi gün Gazi, heyeti kabul etti. Olağanüstü iltifatlarda bulundu. Bir saat kadar yanında tuttu. Kastamonu hakkında çeşitli sualler sordu. Heyeti uğurlarken 'Davetinize teşekkür ederim, yakında Kastamonu'ya geleceğim. Hemşerilerime selamlarımı söyleyiniz' dedi.
Halbuki
Heyet Gazi'yi Kastamonu'ya davet etmemişti. Bu sözleri işitince hayretim büsbütün arttı. Koluma girerek beni salona götürdü. Çok neşeli idi :
- 'Çocuğum Kastamonu'ya gidiyorum. Şapkayı orada giyeceğim' dedi.
Epeyce zamandan beri zihninin şapka meselesiyle meşgul olduğunu biliyordum. Birkaç arkadaşı, Beyoğlu'nda şapka giydirerek gezdirmiş, yapacağı akisleri inceletmişti.
Bu kısa mütaaladan sonra Arıkan, tekrar Gazi'nin sözlerine dönerek şöyle devam etmişti:
'- Niçin Kastamonu'yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile yahut fesli, kalpaklı sivil elbise ile görmüşlerdir.
Yalnız Kastamonu'ya gidemedim. İlk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişlerdir.
İtaatlidirler, munistirler. Adları mutaassıp çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada giyeceğim.' dedi.
Birkaç gün sonra gitti ve şapkalı olarak döndü. Dönüşte Ankara'ya yaklaşırken en çok Diyanet İşleri Reisi Rıfat Efendi üzerinde yapacağı tesiri düşünüyor, onun kırılmasını istemiyordu.
Ankara'da kendisini karşılayanları, şapkasını çıkararak selamlarken gözü hep Rıfat Efendi'de idi. Rıfat Efendi büyük bir anlayış gösterdi. O da sarıklı fesini çıkararak Gazi'yi başı açık selamladı. Bu anlayış Gazi'yi çok sevindirmişti. Hocayı otomobiline aldı. Kendi başında şapka vardı. Rıfat Efendi'nin başı açıktı. Böylece şehre girildi.
Halk psikolojisini bu kadar iyi anlayan devrimci bir baş kolay kolay bulunamaz'' *(4)
Kaynaklar:
1-Hâkimiyeti Milliye, 30 Ağustos 1925
2-Cumhuriyet gazetesi 4 Eylül 1925
3-Hürriyet, Atatürk albümü, 1974, s.97
4-Dursunoğlu, Cevat. Halkçı, 10 Kasım 1954
Kastamonu'dan Ankara'ya dönüşte Kalecik'te bir dinlenme molasında Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet gazetesinin 31 Ağustos 1925 tarihli nüshasını okuyor (üstte). 1 Eylül 1925 tarihinde ise yine Mustafa Kemal Atatürk bu kez Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi ile kılık ve kıyafet devrimi üzerine sohbet ediyor.
Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleri ile Çankaya'daki menkul ve gayri menkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisine atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:
1) Mevkut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
2) Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe Makbule'ye ayda 1000, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki gibi 100'er lira verilecektir.
3) Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.
4) Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5) İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6)Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir. K. Atatürk"
ATATÜRK'ÜN KURUMU TÜZELKİŞİLİĞİNE KAVUŞMALIDIR!
Türkçenin, bütün bilim, sanat ve teknik kavramlarını karşılayacak denli varsıl bir dil olduğu, bir başka deyişle görkemli bir bilim ve sanat dili olduğu Dil Devrimiyle başlayan süreçte ortaya çıkmıştır. Atatürk'ün başlattığı Dil Devrimiyle beklentisi de buydu; bunun doğru bir eylem olduğunu ise bilimci ve sanatçıların pırıl pırıl Türkçeyle yazdıkları ürünleri kanıtlamıştır.
Eleştirilen, yasaklanan, horlanan sözcükleri, 2000’lerin Türkiyesinde her kesimin kullanması da devrimin ve Türkçenin gücünün başka bir kanıtıdır. Türkçe doğru kullanıldığında her ağza yakışmakta, devrim süreci akışını doğal olarak sürdürmektedir.
Atatürk'ün kurumun kapatılmasından sonra dil kullanımında görülen özensizlik, yazım birliğinin bozulmasıyla doğan kargaşa, yazık ki genç kuşakların dil bilincini yaralamaktadır. Daha doğrusu ulusun dil bilinci amaçlı olarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle 1982 Anayasasının 134. maddesi ve buna dayanılarak çıkarılan ve ATATÜRK'ÜN KALITINI yok sayan yasadan kaynaklanan kargaşa, hukukun üstünlüğü ile çözülebilir. 1983 yazından bu yana geçen zaman, bugün Türkçenin içine itildiği bütün sıkıntılar, Dil Devrimini savunanları doğrulamıştır. Keşke yanılmış olsaydık da Türkçe yeniden yabancı dillerin ve yayılmacıların saldırısıyla yüz yüze kalmasaydı. Keşke yalancı çıksaydık da ulusal kimliğimiz olan dilimiz, bugünkü kirlenme sürecine girmeseydi.
Türkçe; dünya görüşü, kökeni, dini ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak iletişim aracıdır. Laik cumhuriyetimizin yurttaşlarının birbirini daha iyi anlaması, düşünce özgürlüğünün kurumlaşması için Atatürk'ün açtığı yolda yürümek de çok onurlu, kesinlikle vazgeçilemez görevimizdir.
Bu nedenle TBMM'deki siyasi partileri, özellikle CHP'yi, bütün kitle örgütlerini, Türk Devrimine emek veren bütün aydınları, ATATÜRK'ÜN KALITININ VE KURUMLARININ ESKİ YAPISINA KAVUŞMASI için DİL DERNEĞİ'NİN bilimsel ve hukuksal savaşımına omuz vermeye çağırıyoruz!
Gazetelerde okumuşsunuzdur: Zıpçıktı bir Amerikalı, Mussolini, Hitler gibi dünyanın paylaşımında görev almış gönüllü katillerle falan yarıştırmış, topu topu bir sayıyla geçirip dünyanın en büyük önderi seçmişti.
Sağ olsun, henüz satılmamış bir Türk aydını, Prof. Dr. İlknur Güntürkün Kalıpçı yapılması gerekeni yapmış, elinin altındaki bütün yapıtları tarayarak Büyük Önder'le ilgili en çarpıcı, en sıradan anıları derlemiş. Aslında hepsini anımsatmak isterdim size, ama yerim dar, ister istemez seçeceğim.
''Çankaya'dan Meclis'e gelirken yol üstünde tek bir iğde ağacı varmış; Atatürk , onun önünden geçerken arabasını durdurup iner, selam verirmiş. Neden böyle yaptığı sorulunca: 'Ee' , demiş, 'o, yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az öbür neferler kadar bunun da selama hakkı var.' Bir gün bir de bakıyor, ağaç kesilmiş. Yolu genişletmek için kesmişler. 'Yahu' , diyor, 'bana sorsaydınız o ağacı kurtaracak yol bulurdum.' Sonra dayanamıyor, arabaya biniyor, sürücüyle arkadaşının önünde, hüngür hüngür ağlıyor.''
***
''Söğütözü'nde dinlenmeyi pek severmiş: 'Ah, şurada bir kulübem olsa' dermiş. 'İyi de kulübe yapılırken buradaki ağaçlar ne alacak?' 'Aman Paşam, bunlar söğüt ağacı, o gönülsüz ağaçtır, söker başka yere dikeriz, mutlaka tutar.' Bir an düşünmüş, sonra: 'Buradaki ağaçları kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, tuttuklarını göreceğim, o zaman kulübenin yapımına izin veririm.'
Bir gün tarım mühendisi Tahsin Coşkan 'ı yanına alıp bir yere götürür, buraya giderini kendi cebinden karşılayarak bir orman çiftliği kurmak istediğini söyler: Gösterdiği yer bataklıktır, sivrisinek kaynamaktadır, hayvan leşleriyle doludur. Coşkan, olmaz der; Atatürk de: 'Ben en zorunu yapayım da siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız' diye yanıtlar. 'Burası yurt toprağıdır, yazgısına bırakamayız.' Ve o bataklığa çam, akasya, köknar diktirir. Bir üretimlik kurdurmuştur, süt ürünleri sağlamaktadır; 25 Mayıs 1933'te, yine kendi cebinden, Ankara halkını trenlere bindirtir, oraya getirtir, gerçek bir şenlik düzenler: Türkiye tarihinin ilk Çevre Günü kutlanır. Dahası, orada hiçbir şey bitmez diyen tarım mühendisi Coşkan'ı ve daha başka uzmanları neden dinlemediğini soran arkadaşı Nebizade' ye şunları anlatır: 'Coşkan'ın yanıtından sonra kılık değiştirip Çankaya'dan kaçtım, buraya geldim. Köylüler beni tanımadılar. Burada ağaç bitip bitmeyeceğini bana nasıl kanıtlarsınız diye sordum. Bana bir testi su, kazma kürek verdiler. Şurayı kazıp testiyi iyice göm, iki gün sonra gel, biz sana olup biteni söyleriz.' O iki günün Çankaya'da nasıl geçtiğini bir ben bilirim, bir de Tanrı. İki gün sonra gittim, testiyi çıkardım, içindeki su bitmişti. Köylüler, 'Ağa' , dediler, 'testide su kalmamış, demek toprak suyu emiyor, bakma üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş, buraya ne ekersen biçersin.' Dolayısıyla, Coşkan'ın olumsuz durum bildirisi geldiğinde ben çoktan işe koyulmuştum.'
***
Ve en güzeli, her şey ortaya çıktıktan sonra, orman çiftliğinin başına Coşkan'ı getirir.
Yıl 1914; Anafartalar'da gündüz yer yerinden oynuyor. Güzelim Türk çocukları yurdumuzu bize armağan etmek için gözlerini kırpmadan can veriyorlar, etleri kemikleri havaya savruluyor. Bir tek iğde ağacına ağlayan adam, geceleri çadırında, kandil ışığında kitap okuyor. Okuduğu, Macar Türkbilimci Nemet ile Fransız Türkbilimci Devin 'in Türk dilini inceleyen yapıtları; savaşın ortasında neden bunları okuduğunu sorana verdiği yanıta bakın: 'Savaştan sonra bu dilin değişmesi gerekiyor, onu saptamaya çalışıyorum.'
Bu kez 1916'dayız; Güneydoğu'da çarpışıyor; Bitlis'te, yaveri İzzettin Çalışlar 'ı çağırıp elindeki deftere yazdırıyor: 'Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınını özgürlüğe kavuşturmak, ona erkeğiyle aynı hakları sağlamaktır."
Biliyorsunuz, dini imanı para olanlar, buna benzer binlerce örnek saysanız, ''İyi ama ülke neyle çekilip çevrilecek'' diye sorarlar. Anlamak isteyenler için Sayın Kalıpçı'dan bir bilgi daha alacağım: 1919'da, yıkımın göbeğinde, bir sterlin 605 kuruş; 1938'de, 19 yıl sonra, 616 kuruş. 19 yılda topu topu yüzde 8 artmış; ama Mustafa Kemal Atatürk 'ün hastalığının ağırlaşmasından sonra geçen son 4 ayda ise paramızın değer yitirişi tam yüzde 15!
Bütün bunları neye mi borçlu: ''Çocukluğumdan beri elime geçen iki kuruştan birini kitaba vermeseydim bugün yapabildiklerimin hiçbirini yapamazdım.''
İlknur Kalıpçı 'nın bu güzel çalışması bir saptamayla bitiyor:
Yakup Kadri’nin hayatında İsviçre’nin önemli bir yeri var. Birinci Dünya savaşı yıllarında geçirdiği uzun bir rahatsızlık döneminden sonra İsviçre’ye gider ve ancak Mondros Mütarekesinden sonra yurda döner. Millî Mücadele dönemi boyunca Atatürk’ün başlattığı hareketi yazılarıyla destekler. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Hakimiyet-i Milliye ve Cumhuriyet’te yazılarına devam eder. 1926 yılında tedavi için tekrar İsviçre’ye gitmek zorunda kalır.1 Yakup Kadri gibi bir yazarın, bu uzun süreli kalışta bir şeyler yazmamasını düşünmek zor. Nedense bugüne kadar bütün eserlerini yayınlayanların bir türlü günümüz okuyucusuna ulaştırmadıkları eseri, Alp Dağlarından ve Miss Chalfrin’in Albümünden adını taşıyor. 1942 yılında Remzi Kitabevince baskısı yapılan eserin başka bir basımına rastlayamadık.2 Eserin basımına dair “Birkaç söz” kaleme alan Yakup Kadri, bu eseri şöyle tanıtıyor: “Alp Dağlarından ile Miss Chalfrin’in Albümünden’i arasında ne yazılış tarihleri itibariyle ne de onları doğurmuş olan ruh ve fikir bakımından hiçbir akrabalıkları yoktur. O kadar ki Miss Chalfrin’in Albümü –hele birinci kısımda– bundan büsbütün başka bir muharrir tarafından yazılmış gibidir. ‘Buna rağmen, birbirine bu derece yabancı yazılar bir ciltte neden toplanmış?’ diye sorulabilir. İşte, böyle bir suali önlemek içindir ki şu birkaç sözü söylemek lüzumunu duydum. İlk bakışta birbiriyle hiç alâkası yok gibi görünen Alp Dağlarından ile Miss Chalfrin’in Albümü iç örgüleri itibariyle bir sikkenin yüzü ve tersi gibidirler. Zira, Alp Dağlarından şarklı gözüyle Avrupa’nın, Miss Chalfrin’in Albümü de garplı gözüyle şarkın kabataslak bir tablosudur ve her ikisi de benim fikrî gelişmemden iki esaslı merhalenin müşterek işaretini teşkil etmektedir.” Eserin kendisi ayrı bir yazı konusu. Yakup Kadri’nin ikinci kez geldiği döneme ait yazıları Alp Dağlarından başlığında toplanmış. Kitapta Ekim 1926 tarihli yazıda “Ben bile bu dağların bir eteğinde karar kıldığım günden beri kendimi, devlerle meskûn bir âlemin ortasında sanıyorum. İlim ve medeniyetin en son sistem techizatiyle mücehhez bulunan şu içinde yaşadığım, şu her dakika linolium ve lizol ve ‘Rue de la Paix’ kokularıyla meşbu havasını teneffüs ettiğim ‘palace’ muhiti bile beni bu zehabımdan ve bu tahayyülden men edemiyor. Çünkü bazı râkid ve berrak gecelerde, Leysen köyü elektriklerini söndürdükten ve bütün bu ‘palace’lar, bu oteller, bu pansiyonlar uykuya daldıktan sonra, bu dağların kendilerine mahsus bir hayat ile gizliden gizliye nasıl yaşamaya başladıklarını ben biliyorum.” (s. 2) diye mutlu bir ruh halini yansıtsa da gerçek oldukça farklıdır. Yakup Kadri, Leyzen’de süren tedavisinin arka planında yaşadıklarını dile getiren mektubu Atatürk’e yazmış.3 Sanatkâr bir ruhun kırgınlığı, aldatılmışlık hissinin verdiği ümitsizlik, yabancı bir ülkede kırılan gururun ıstırapları, çekilen manevi sıkıntılar satırlara yansımış durumda. Yakup Kadri’nin bu mektubunun çok çeşitli yönlerden değerlendirilmesini okurlara bırakarak takdim ediyoruz.4
Leyzen, 22/12/1926
Pek aziz ve pek muhterem efendim hazretleri, Zât-ı devletlerine bu mektubu şedîd bir ıztırârın tazyikî altında yazıyorum. İsviçre’ye geldiğim günden beri bu, üçüncü defadır ki hep aynı ıztırârın tazyiki altında bu hatâyı ref’ etmek ihtiyacına karşı âdeta hâl-i mücadelede bulunuyor ve bu hareketin kalbime büyük bir teselli vereceğini bilmeme rağmen, zât-ı sâmilerini taciz endişesine kapılarak daima vukuunu tehir ediyordum. Fakat bu sefer, o ihtiyaç benim için mukavemetsûz bir mâhiyet iktisâb etti ve beni belki fazla laübali bir tarzda huzurunuza çıkardı. Hafızanızın ne kadar muhayyir-ül-ukûl bir surette kudretli olduğunu bildiğim için buraya ne gibi şerait altında, kimin emr ü tensibiyle ve hangi arkadaşların teminât-ı dostanelerine güvenerek geldiğimi zât-ı devletlerine hatırlatmayacağım. Yalnız emr-i sâmilerini, bendeniz, henüz Ankara’da hasta bulunduğum esnada teblîğ ve tebşîr eden arkadaşların, beni tesrîr gayretiyle fazla nikbîn görünmüş olmaları ihtimâline binâen, o zaman beni vukuundan haberdar ettikleri bir vak’ayı burada tekrara lüzum göreceğim: Zât-ı sâmîleri –zannedersem İş Bankasında bulundukları bir sırada– bazı vekil beylerin muvacehesinde bendenizin hastalığıma muttali olur olmaz, derhal berâ-yı tedavi İsviçre’ye i’zâmımı tensib ve bu hususta ihtiyârı lazım gelen mesârifin hükümet tarafından deruhte edilmesini orada hazır bulunan vekil beylere emir buyurmuşsunuz. Hatta bendeniz bu ulûvv-i cenâba rağmen İsviçre’de tedavimin hayli uzun sürebileceğini ve hayli masrafı bâdi olacağını söylediğim halde, emr-i devletlerini bana tebşîr eden rûfekâ-yı muhterem: “İşin bu cihetini düşünmek sana taalluk etmez. Çünki tedavin meselesini üzerine alan koca bir devlettir.” demiştiler. İşte muhterem Paşa hazretleri, bunun üzerinden beş ay geçtikten ve aynı teminat bendenize laakal on kerre tekrar edildikten sonradır ki, oldukça sıkı şerâit içinde yola çıktım ve burada en az altı ay devamı lazım gelen bir tedaviye kendimi kaptırmış bulundum. Elyevm bu altı ayın dördü geçmiş ikisi kalmıştır ve hekimin ifadesine göre bünyem kati ifâkat yoluna girmiştir. Fakat bu neticenin bendenize ne çok manevî ıstıraba, ne kadar manevî fedakârlığa mal olduğunu zât-ı riyasetpenahîlerine arz etmek isterim. Esasen mektubumun mevzuunu da bu teşkil etmektedir: İsviçre’ye geldiğim günden beri, bir haftam geçmemiştir ki Ankara’daki dostlara vaziyet-i maliyem hakkında uzun iştikâlar yazmak mecburiyetinde kalmış olmayayım. İnsanlar bir lehçe veya bir psikoloji hatası olarak para sıkıntılarına maddî sıkıntı nâmını vermişlerdir. Halbuki son tecrübeme nazaran bundan daha manevî bir azap daha tasavvur edemiyorum. Zira, bu, doğrudan doğruya insanın hubb-ı nefsi, gururu ve haysiyyeti ile alâkadar bir hâdisedir. Nitekim bendeniz burada hem otel ve sanatoryum sahiplerine karşı gayr-i muntazam ve müşkül te’diyâtta bulunan bir ecnebi eksikliğini mütemadiyen hissetmekte olduğum gibi, bütün mektuplarımı ve telgraflarımı gayr-i kâbil-i izâh bir sükût ile karşılayan Ankara’daki dostlarla olan münasebetimde de kendimi fevkalâde humilié, mahçup ve ma’yûb bir vaziyete düşmüş kıyas ediyorum. Hiçbir vechle kendi hatam eseri olmayarak düştüğüm bu vaziyetten kurtulmak için İsmet Paşa hazretlerini bile iki kere rahatsız etmek mecburiyetinde kaldım. Vâkıa kendileri ilk müracaatımda bendenizi mehmâemken tathîr etmek ulüvv-i cenâbını gösterdiler– fakat ikinci ve son müracaatım –ki bundan epeyce zaman evvel vuku bulmuş, hatta bu müracaatım, birincisi ki Bern sefirimiz Münir Bey tarafından da Hariciye Vekâleti vasıtasıyla te’kîd edilmiş olmasına rağmen henüz ne müsbet, ne menfî bir mukabeleye mazhar olamamıştır. Gerçi bendeniz, büyük dostlarımızın o kadar yüksek ve mufassal devlet işleri arasında bana hasredecek vakitleri olabileceğine ihtimal verecek kadar insafsız değilim; ne de politika âlemindeki muhabbet ve tesanüd râbıtalarının bir ana-baba şefkati derecesinde kuvvetli olacağını veyahut olması lazım geldiğini düşünecek kadar sâdedilim. Hususiyle büyük bir felaketten henüz çıkmış bir millet efrâdının selamet ve saadet sahiline erer ermez âdeta marazî bir hodbîni ve hodendişeye mübtelâ olduğunu, en kati bir dûstûr-ı tarihî gibi bilirim. Yalnız, aziz ve muhterem efendim, kendi kendime halledemediğim bir nokta varsa o da hîn-i müzarekâtımda mukarrer şerâitin idâmesi maddeten kâbil olamadığı takdirde bendenize ihbâr-ı keyfiyet edilmemiş ve buradaki vaziyetimin hem sıhhatim, hem haysiyetim aleyhine terdîden devamına sebebiyet verilmiş olmasıdır. Hatta Adliye vekilimiz Mahmut Esad Bey’in dahi burada vuku bulan mülâkatımızda bendenize söylediği gibi, eğer hükûmetçe buradaki mesârifim fazla veya fuzûli görülüyorsa, şimdiye kadar çoktan avdet emrini almış olmam lazım gelirdi. Bendeniz böyle bir hareket karşısında rencide olmak şöyle dursun, hatta bu emri vereceklere minnetdar kalırdım. Zira, burada manen bu rütbe azap çekmemiş olurdum. Esasen, bendeniz bugüne kadar hükûmetin, fırkanın veya siyasî rüfekâmızdan her hangi birinin bana şu veya bu muâveneti yapmaya mecbur olabileceğini asla hatırımdan geçirmemiş ve kendimi istisnâî bir muhabbet ve ihtimama elyak telakkî etmemişimdir. En yüksek bir cûşişle girdiğim bu mukaddes yolda benim en büyük mükâfatım, teveccüh-i devletleriyle kendi vicdanımın zevkidir. Eğer mücadele-i milliyenin ilk günlerinden beri bütün nâçiz kabiliyetlerimi bilahisset ortaya attım ise, bu hareketim bittabi, günün birinde hasta olurum da beni İsviçre’ye gönderirler ve orada tedavi ve iâşe ettirirler ümidine müstenid değildi. Elan da hasîs ve şahsi kaygulara kalbimde ufacık bir yer vermesini istemem. Çünki böyle bir hisse kapılmakla, senelerden beri sizin peşinizde, sizin emriniz altında –tıpkı Sakarya’da kumanda ettiğiniz isimsiz muharipler gibi– ihrâz ettiğim ruhâni şerefleri bir bezirgân metâı derecesine indirmiş olurum. Muhterem Paşa Hazretleri, hassaten sizin nazarınızda sonuna kadar böyle kalmak istedim. Zira, ben siyâsî hayata ancak sizin aşkınızın ruhuma verdiği vecd ile atıldım. İstemem ki dinî perestişlere benzeyen bu saf ve kudretli aşka menfaat âleminden küçücük bir çamur damlası sıçrasın. Binaenaleyh, zât-ı devletlerine, ne olursa olsun hadd-i zâtinde bir para meselesi olan bu çirkin mevzudan bahsetmeye mecbur bulunduğum şu anda, hayatımın en büyük hicâb ve azabını hissetmekteyim. Onun içindir ki bu arîzamı yukarıdan beri bahsetmekte olduğum mâli müzayakamın halli hususunda bir istirham gibi telakkî buyurmayınız. Bu satırlar sırf rencîde olan, hem de pek derin bir surette rencîde olan bir “hubb-ı nefsin” feryatlarını ifade için yazılıyor. Bunları sizden daha iyi ve daha ince bir tarzda kim anlayabilir? Kim takdir eder? Sonra siz yalnız devletin reisi değil, benim reisim, benim nâzım-ı efkârımsınız! Zafer meserret ve saadet anlarında bütün düşüncelerim size doğru gideceği gibi, ye’s ve elem anlarında da ellerimi yalnız size doğru uzatabilirim. İşte bu hiss-i zaruretin bana verdiği cüretledir ki, zât-ı devletlerine, hayatıma ait üç acı hakikat söyleyeceğim. (1) Birkaç ay sonra kırk yaşıma giriyorum. Bu yaşa gelinceye kadar Yakup Kadri, hiçbir defa, hiçbir mecburiyet altında hiç kimseye bir (para müracaatında) bulunmamıştı; bu yıl, siyasî mukadderatını mukadderatlarına bağladığı arkadaşları sayesinde, onların ihmali, teseyyübü ve “nâdürüstî”si yüzünden bir sokak dilencisi haline girmiştir. (2) Aynı Yakup Kadri bundan on sene evvel yine bugünki esbâb ve şerâit içinde ve fakat kendisinin daima tenkîd ettiği, tezyîf ettiği bir fırka ve bir hükûmet tarafından İsviçre’ye tedaviye gelmiş ve burada tam üç sene bilâ-zillet ve bilâ-zahmet kalmak imkânını bulmuştu ve bu üç sene zarfında, para için herkesi izâc etmek şöyle dursun, hatta ekseriya parayı gönderenlere teşekkür lüzumunu bile hissetmemiştir. (3) Bugün ise, kendi âilesinden ziyade sevdiği bir fırka ve kendi eseri ve malı gibi üzerine titrediği bir hükûmet, o Yakup Kadri’yi adeta bir nevi (hâric ezmemleket) bir serseri derekesine atıyor. Aziz efendim, bu ibretâmiz hadise karşısında, hiç şüphesiz, zât-ı devletleri de benim gibi hayret içinde kalacaklardır. Filhakîka, bu, üzerinde eyepce tevakkufa değer bir hayat vesikasıdır. Temenni ederim ki, bu mektubum elinize sâkin ve âsûde bir zamanınızda geçsin de mutadınız olan tahlîl ve tefelsüf eğlencelerinden birine vesile teşkil etsin. Şimdilik derin bir hasret ve iştiyâk ile güzel ve asîl ellerinizden öper ve gerek benim gerek refikamın hürmet ve ta’zîmâtımızın kabulünü rica ederim, muhterem ve aziz Paşa hazretleri.
Yakup Kadri
Arîza: küçükten büyüğe yazılan yazı Bâdi olmak: sebep olmak Bera-yı tedavi: tedavi olmak üzere Bilâhisset: cömertçe Bilâzahmet: sıkıntısız Bilâzillet: itibarlı Cûşiş: coşku, coşma Deruhte etmek: üstlenmek Düstûr-i tarih: tarih kuralı Efkâr: düşünceler Elyak: layık Elyevm: bugün Esbâb: sebepler Gayr-i kabil-i izah: açıklanamayan Hâric ezmemeleket: yurt dışında Hîn-i müzakerât: konuşma esnasında Hodbînî: bencillik Hodendîş: kendini düşünen Hubb-ı nefs: benlik İ’zâm: gönderilme İbretâmiz: ibretli İdame: sürdürme, devam ettirme İfakat: iyileşme İhbar-ı keyfiyet etmek: durumdan haberdar etmek İhraz etmek: elde etmek İhtimam: özen İstisnaî: özel, ayrı tutma İştikâ: şikâyetler İştiyak: özleme İzâc etmek: rahatsız etmek Iztırar: çaresizlik, mecburiyet La-akal: en az Ma’yûb: ayıplanmış Mali müzayaka: mali sıkıntı Marazî: hastalıklı Mazhar olmak: layık olmak Mehmâemken: mümkün olduğu kadar Mesârif: Masraflar Meserret: sevinç Muavenet: yardım Mufassal: ayrıntılı Muhayyir-ül-ukûl: akıllara durgunluk veren Mukarrer: kararlaştırılmış Mukavemetsûz: dayanılmaz hâle getiren Muttali olmak: öğrenmek Muvacehe: ön, karşı Mübtela: tutkun Nâciz: değersiz Nâdürüstî: yanlışlık, haksızlık Nâzım: düzenleyen Rabıta: bağ Ref’ etmek: geçersiz kılmak Rüfeka: arkadaşlar Sâdedil: temiz kalpli Şerait: şartlar Ta’zîmât: saygılar, hürmetler Taalluk etmek: ilgilendirmek Tathîr etmek: temizlemek Te’diyât: ödemeler Te’kid etmek: yinelemek Tebşîr etmek: müjdelemek Tefelsüf: felsefî sözler etme Terdîd: geri çevirme Tesanüd: dayanışma Teseyyüb: kayıtsızlık Tevakkuf: durma Tezyif etmek: alay etmek Ulüvv-i cenab: cömertlik Vaziyet-i maliye: mali durum
1 Yakup Kadri, Mardin milletvekili olarak seçildiği TBMM üyelerine ait hal tercümesi kâğıdında, tedavi olmak üzere İsviçre’ye gittiğini ve orada üç yıl kaldığını, Mütarekeden sonra İstanbul’a geldiğini kaydediyor. TBMM Arşivi 591 numaralı dosya; Yakup Kadri’nin bütün eserlerini yayınlayan İletişim Yayınları ise, yazarın biyografisine dair bilgi verirken İsviçre’ye birinci kez gidişini belirtiyor, ancak ikinci kez gidişine ilişkin hiçbir şey açıklamıyor. www.iletisim.com.tr; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şerif Aktaş, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1987 2 Şerif Aktaş adı geçen kitabında, “İkinci defa İsviçre’ye giden Yakup Kadri, buralara ait intibalarını, “Alp Dağlarından” başlığı altında neşredecektir.” notunun dışında, eserlerinin listesini verirken, “makaleleri” başlığı altında bu eseri zikretmektedir. İletişim Yayınları’nın “Yazar Çalışmaları” başlıklı bölümünde ise bu eserin adı geçmemektedir. Bkz. www.iletisim.com.tr 3 ATASE, ATA-ZB, K.39, G.20, B.20(1-5) 4 Mektubun diline müdahele edilmeyerek olduğu gibi aktarılmış, metnin sonunda bir lügatçe verilmiştir.
"EN GÜZEL ATATÜRK ŞİİRLERİ" Bugüne Kadar Yazılmış Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Devrim Yıllarını anlatan Şiirlerden Seçmeler... Seçki (Antoloji)
TÜM YAZILAR İÇİN "ARŞİV" >>>