Tandoğan doldu taştı
MAHMUT LICALI
ANKARA - Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) önderliğinde düzenlenen Cumhuriyet Mitingi’ne aleyhte yapılan tüm propagandalara karşın on binlerce yurttaş katıldı. Katılımcılar ellerinde Türk bayraklarıyla coşkulu görüntüler oluşturdu.
ADD tarafından 130’un üzerinde sivil toplum örgütünün desteğiyle düzenlenen Cumhuriyet Mitingi için dün sabah erken saatlerde katılımcılar Hipodrom’da toplanmaya başladı. Hipodroma sığmayan yurttaşlar saat 09.30’dan itibaren mitingin gerçekleştirileceği Tandoğan Meydanı’na doğru yürümeye başladı. Ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleri, yakalarında Atatürk çıkartmaları ve alınlarında “Atam izindeyiz” yazılı bantlar taşıyan katılımcılar sloganlar ve pankartlarla saat 10.30’dan itibaren miting alanına girmeye başladı.
Atatürk tişörtleri giyen katılımcılar “Atam izindeyiz” ve “Cumhuriyetin bekçisiyiz” yazılı şapkalar taktı. Mitinge katılanların çoğunluğunu kadınlar ve gençler oluştururken, çocuklarıyla birlikte mitinge gelen ailelerin sayısının da fazla olduğu gözlendi. Miting alanı, bazı televizyon kanalları ve gazetelerin mitinge katılımı düşürmek için yaptığı propagandalara karşın kısa sürede doldu.
Miting alanına kurulan dev ekranda alandan görüntüler gösterilirken, “Cumhuriyet mitingleri devam ediyor...” yazısı da yer aldı.
‘Bu işte bir Fetokulli var’
Mitinge destek veren sendika, sivil toplum örgütlerinin şubelerinin pankart ve bayraklarının yanı sıra alandakiler “Güneş Samsun’dan bir kez daha doğuyor”, “Tehlikenin farkındayız, onun için buradayız”, “Kemalistler Tandoğan’da, Anti-Kemalistler Erdoğan’da”, “Yurtkuran’lar hapiste, Yurt satanlar nerede?”, “Türbanı savunmak kadının 2. sınıf bir varlık olduğunu kabul etmektir”, “Bu işte bir Fetokulli var”, “Hak verilmez alınır, bu vatan uğruna gerekirse hapis yatılır”, “Cumhuriyet değil, AKP yıkılacak” ve Zübeyde Hanım’ın fotoğrafının üzerinde “Anamı da aldım geldim” yazılı dövizler taşıdı.
Miting öncesinde mitinge katılanlar hakkında soruşturma başlatılacağı yönünde propaganda yapan bazı gazete ve televizyonlara da tepki gösterildi. Bazı katılımcılar ise ellerindeki “Miting Samanyolu TV’den izlenir”, “Resmimi çek, Atatürkçüyüm” yazılı dövizlerle yapılan yalan haberleri protesto etti. Pek çok televizyon kanalının canlı yayımladığı mitingi Başkent TV’nin canlı yayımlamaması dikkat çekti.
Balbay’a pankartlı destek
ADD Burdur Yeşilova Şubesi katılımcıları Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklunan gazetemiz Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’a, “Onurumuz, Gururumuz, Hemşerimiz Mustafa Balbay” yazılı pankartla destek verdi. Mitinge katılan bir yurttaşın hazırladığı pankart da ilgi çekti. “Domuz gribinden korunma yolları” başlıklı pankartta “Vakit’inizi boşa harcamayın, Zaman’ınızı ayırmayın, yanlış Taraf olmayın, hatalı Tercüman’lardan uzak durun, Tanyeri ağarmadan Sabah oldu sanmayın, Yeni Şafak’lara gerek yok Şafak Sezer’le idare edin” ifadeleri yer aldı.
‘Kurtuluş Savaşı’nı unutturmak hainliktir’
Sinema ve tiyatro sanatçısı Gülsen Tuncer elinde Türk bayrağıyla çıktığı platformda katılımcıları “Biz büyük ve güzel bir aileyiz. Toplumun her kesimi olarak buradayız. Hoş geldiniz sevgili kardeşlerim” diyerek selamladı. Konuşması sırasında elindeki Türk bayrağını sallayan ve Onuncu Yıl Marşı’na da eşlik eden Tuncer, kadın-erkek eşitliği ve hukukun üstünlüğü ilkesine uyulmasını istediklerini kaydetti. 19 Mayıs 1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı’nı unutmadıklarını, Kurtuluş Savaşı’nı unutturmaya çalışmanın hainlik olduğunu ifade eden Tuncer, “Kuvayı Milliye şehitleri, mezardan çıkma vaktidir. Kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklerimizin savunucusuyuz. Ben bir sanatçıyım ama ondan önce bir yurttaş olmanın onurunu yaşıyoruz” diye konuştu.
‘BU BİR DEMOKRASİ RESMİDİR’
Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı Başkanı (TOBAV) Tamer Levent, katılımcılara neden alanda olduklarını sordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu için Tandoğan’da olduklarını belirten Levent, Cumhuriyet Mitingi’nin bir demokrasi resmi olduğunu kaydetti.
Cumhuriyet Mitingi’ne karşı çıkanların olduğunu söyleyen Levent, “Hafta boyunca buraya gelmeyin dediler. Ama demokrasi mitingle oluşur. Toplumun görüşlerini iletmesiyle olur. İşte demokrasi budur” dedi. Ergenekon soruşturmasını eleştiren Levent, “Bir futbol maçını düşünün: Bir taraf sürekli tekme yumruk atıyor. Hakem bunu görmezden geliyor. Tekme yumruk yiyen taraf, hakeme bu durumu şikâyet edince hakem onu dışarıya atıyor ya da içeriye atıyor” diye konuştu.
‘AKP yurtseverlerin oyuyla yıkılacak’
Gazetemiz yazarı Ataol Behramoğlu Ankara’nın onursuzluğun, omurgasızlığın, polis devletinin, faşizmin başkenti yapılmasına izin vermeyeceklerini kaydetti. AKP iktidarının son seçimlerde havasının alındığını, fiyakasının bozulduğunu kaydeden Behramoğlu, “Önümüzdeki seçimlerde halkın ve yurtseverlerin oylarıyla yıkılacaklar” dedi.
Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan uygulamaların Türkiye’nin en yetkin hukukçularının eleştirilerine neden olduğunu belirten Behramoğlu, “Usul hataları, insan hakkı ihlalleri var. Bu işte bir sakatlık var. Bu adaletsizlik ve hukuksuzluk sonuna kadar devam edemez” diye konuştu.
“AB’nin sınırları bir yerde bitmektedir” diyen AB yöneticilerine seslenen Behramoğlu, “Avrupa’nın sınırları sığ, derinliksiz, yoz düşüncelerle çizilemez. Avrupa’nın sınırları 1920’lerde Atatürk devrimleriyle çizilmiştir” dedi.
TÜRKİYE ÜZGÜN
“Gericiliğin en aşağılığını yapan omurgasızlara ve yandaş medyanın yazarlarına” seslendiğini ifade eden Behramoğlu, “Sizlerin çocuklarınıza bırakacağınız miras, utanç ve yüzkarası olacaktır” dedi. Konuşmasında çeşitli şiirlerinden alıntılar yapan Behramoğlu “Türkiye Üzgün Yurdum Güzel Yurdum” adlı şiirini okudu. Turk Hukuk Kurumu Başkanı Tuncay Alemdaroğlu da Ergenekon soruşturmasıyla Atatürk Cumhuriyetine ve laikliğe inanan aydınların sindirilmek istendiğini belirterek “Geçmişte 12 Eylül sillesini biz yedik. Darbe hukukunun ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Asıl bugün yapılanlar darbe hukukudur, sivil bir darbedir” dedi.
MİLLETVEKİLLERİNDEN DE DESTEK
Her kesimden yoğun katılım
Türkiye’nin dört bir yanından gelen Cumhuriyet Okurları (CUMOK) da ellerinde Cumhuriyet gazeteleriyle mitinge katıldı. Mitingin sonunda katılımcılar hep birlikte, “Bizler; Ulusalcıyız, Halkçıyız, Devletçiyiz, Cumhuriyetçiyiz, Devrimciyiz, bizler Atatürkçüyüz. Tüm dünya bilsin ki, Türk ulusunun karakteri özgürlük ve bağımsızlıktır. Önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür” dediler. Sanatçı Edip Akbayram da kalabalığa seslenerek, küçük bir konser verdi.
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan ve yaşamını yitiren Kuddusi Okkır için anons yapıldı ve bir şiiri okundu. Tutuklanan gazetemiz Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay, evinde arama yapılan Türkan Saylan, gazetemiz yazarı Erol Manisalı, Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Haberal, tutuklu rektörler, Tuncay Özkan ve bazı tutuklulara da selam gönderildi.
CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay, CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek ile bazı CHP’li milletvekilleri, bağımsız Tunceli Milletvekili Kamer Genç, eski bakanlardan Yaşar Okuyan, YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, ADD’nin Azerbaycan Şube Başkanı İslam Aliyev, sanatçı Bedri Baykam, eski Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan ile eşi gazeteci Emin Çölaşan, gazetemiz yazarı Ümit Zileli, Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar da mitinge katıldı.
TÜRKİYE, ÜZGÜN YURDUM, GÜZEL YURDUM
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Boynu bükük ay çiçeği
Şiirin ve aşkın geleceği
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Dağ rüzgarı, portakal balı
Alçak gönüllü, hünerli, sevdalı
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Yazgısı kara yazılmış gelin
Kurumuş sütü memelerinin
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Harlı bir ateş gibi derinde yanan
Haramilerin elinde bulunan
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Güngörmüş, bilge toprağım
Yunus, Pir Sultan ve Nazım
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Bozlat, ağıt, halay ve zeybek
Dumanı üstünde ekmek
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Yüzü kırış kırış anam
Ağlayan narım, gülen ayvam
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Asmaların üstünde gün ışığı
En güzel geleceğin yakışığı
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Zinciri altında kımıldayan
Bitecek sanıldığı yerde başlayan
Ataol BEHRAMOĞLU
******************************
Kuvayi Milliye ŞEHİTLER'i
Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü’nde, Afyon’dakiler
Dumlupınar’dakiler de elbet
ve de Aydın’da, Antep’te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.
Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!
Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
uyandırın bizi!
Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
Nazım Hikmet 1959
Cellat uyandı yatağında bir gece
"Tanrım" dedi "Bu ne zor bilmece :
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe..."
Ataol BEHRAMOĞLU 1974
Yıllanmış bir ağaç gibi köklü, gür
Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür
Hükmü verilmiştir oysa :
Yıkılacak. Çürümüştür.
Ataol BEHRAMOĞLU 1972
2 yılın ardından tekrar tek yürek
'Cumhuriyet Mitingleri' 2 yılın ardından yurttaşları Ankara Tandoğan Meydanı'nda bir araya getirdi. Mitingde konuşan ADD Genel Sekreteri Suay Karaman, "Hukuk adına hukuk katledilmektedir. Türkiye'nin aydınlarına karşı yapılan hukuksuzluklar vatandaşlarda derin yaralar bırakmaktadır." dedi. Miting, Anıtkabir ziyaretiyle sona erdi.
Cumhuriyet Haber Portalı / ANKA
İstanbul / Ankara- Atatürkçü Düşünce Derneği'nin (ADD) başta Ergenekon Soruşturmasına tepki olarak düzenlediği Cumhuriyet Mitingi sona erdi. Çok sayıda sivil toplum örgütünün yanı sıra bir çok sanatçının da destek verdiği miting yaklaşık iki saat sürdü. Mitingde coşkulu anlar yaşanırken, Tandoğan Meydanı'nı tamamen dolduran katılımcıların bir kısmı ise Anıtkabir'e yürüdüler.
Mitinge çok sayıda sivil toplum örgütü ile sanatçılar da destek verdi. Miting alanında son konuşmayı yapan Türk Hukuk Kurumu Başkanı Tuncay Alemdaroğlu, Atatürk ilkelerini ve Cumhuriyeti savunanlarının bugün sindirilmeye çalışıldığını savunarak, "Geçmişte 12 Eylül sillesini yedik. Darbe hukukunun ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Asıl bugün yapılanlar darbe hukukudur" dedi.
Alemdaroğlu'nun konuşmasının ardından platformdan Ergenekon Soruşturması kapsamında gözaltına alınan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan'a hep bir ağızdan selam gönderildi. Yine platformdaki görevlilerin yönlendirilmesiyle mitinge katılan vatandaşlar hep bir ağızdan şunları söyledi:
"Bizler; Ulusalcıyız, Halkçıyız, Devletçiyiz, Cumhuriyetçiyiz, Devrimciyiz, bizler Atatürkçüyüz. Tüm dünya bilsin ki, Türk ulusunun karakteri özgürlük ve bağımsızlıktır. Önderi Mustafa Kemal Atatürk'tür"
27 Mayıs Milli Devrim Derneği, 68'liler Birliği Vakfı, Atatürkçü Düşünce Vakfı, Başkent Üniversitesi Öğrenci Konseyi, CUMOK, Biz Kaç Kişiyiz Hareketi'nin yanı sıra, Ergeneson davasında yargılanan Emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon ile eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un eşleri de katıldı. CHP'li milletvekilleri İsa Göktürk, Muharrem İnce ve Ejder Özdemir'in yanı sıra bağımsız milletvekili Kamer Genç, YARSAV Başkanı Ömer Faruk Ağaoğlu, Gazeteci -Yazar Emin Çölaşan ve Ressam Bedri Baykam da miting alanındaydı.
Ayrıca, Sanatçı Edip Akbayram da kalabalığa seslenerek, mini bir konser de verdi. Akbayram'ın şarkılarına eşlik eden binlerce yurttaş coşku doldu anlar yaşadı. Miting sona ererken bütün sanatçılar ve ADD Miting Tertip Komitesi sahneye davet edilerek yine hep bir ağızdan Gençlik Marşı okundu.
"Biz çılgın Türkleriz"
ADD Genel Sekreteri Suay Karaman ise mitingte konuşan Karaman, konuşmasında Türkiye'nin ekonomik ve siyasi olarak ağır şartlar altında olduğu bugünlerde mitinge katılan yurttaşlara alanı doldurdukları için teşekkür etti. Tam bağımsızlığın 90'nıncı yılında AB ve ABD'nin belirlediği politikalar soncu tam bağımsızlığın yok edildiğini savunan Karaman AKP hükümetinin politikalarını da eleştirdi. Karaman, "Hukuk adına hukuk katledilmektedir. Türkiye'nin aydınlarına karşı yapılan hukuksuzluklar vatandaşlarda derin yaralar bırakmaktadır. Atatürk'ün aydınlık Cumhuriyeti Ortaçağ karanlığına çevrilmek istenmektedir. Laiklik ve Cumhuriyet tehdit altındadır" diye konuştu.
Atatürk'ün altı ilkesinin dün olduğu gibi bugünde kendilerine yol göstereceğini söyleyen Karaman, "Bizler Atatürk'ün aydınlık yolunu bulmak için ulusal birliğe, tam bağımsızlığa sahip çıkmak için bu alanları doldurduk. Bizler Kuva-i Milliye ruhundan gelen çılgın Türkleriz. Bu alanı dolduran bizler hepimiz Mustafa Kemaliz" dedi.
Ergenekon tutuklularına platformdan gönderilen selam
Karaman'ın konuşması sırasında alanı doldular yurttaşlar, "Türkiye laiktir, laik kalacak" sloganları atarken, platformdan Ergenekon Soruşturması kapsamında halen tutuklu bulunan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal ile diğer Öğretim üyelerine selam gönderildi.
"Bu bir demokrasi resmidir"
Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı (TOBAV) Başkanı Tamer Levent, Tandoğan'da yurttaşlara seslendi. Alanı dolduran çok sayıda sanatçı adına konuşan Levent, 'neden buradayız' diye sordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu için burada olduklarını söyleyen Levent, "Bu bir demokrasi resmidir. Ancak bu resme karşı çıkanlar da var. Hafta boyunca buraya gelmeyin dediler. Ama demokrasi mitingle oluşur. Toplumun görüşlerini iletmesiyle olur. İşte demokrasi budur. Bu bir sanat rejimidir. Burada bulunanların hepsinin sanatçı olduğunu düşünüyorum. Görüşler farklı olabilir ama demokrasi tektir" dedi.
Alanlarda farklı görüşleri dile getirmek istediklerini, sanat yaparken, karikatür çizerken eleştirilerini dile getirmek istediklerini ifade eden Levent, "Ama bunu yapabiliyor muyuz? Hayır, her şey ortada" diye konuştu. Kalabalığa seslenen Levent, 'mutluluğun resmi'ni oluşturmak için yurttaşlardan bayrak tutmayan diğer elleriyle birbirlerinin ellerini tutarak havaya kaldırmalarını istedi. Levent'in 'İşte budur demokrasinin resmi' sözleri ıslık ve alkışlarla karşılandı.
Fotoğraflar için tıklayınız: http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=galeri&kid=255&sn=1#sd
17 Mayıs 2009
17/5/2009 · Kategori: Siir
KARMAŞIK BİR ÇİZGİ
yürüdü gurbetime
hırçın aşılmaz dağ gölgesi
ayarsız zamanda gönlüm
kavganın kollarında senden uzak
unutulmaz gözlerinin elası
anılar siyah beyaz
ateşin kanayan yanı
akşamı soruyor
anam mı kadın mı mahkum
nereden çıktı erkence
yol yol değil ki
arkamda uçsuz bucaksız
saklanan güz yağmurları
suçunu biliyor aklanmamış
saçlarından güneş doğuyor
öyle de güzel ki
Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 34)
EYLÜL ÖNCESİYDİ 68'Dİ
düşüp kalmış kış ortası
gurbete konuk
sevdiğinin gözleri yurdu
ipi koptu uçurtmaların
firavunlar buyurdu
bir resmi yırtar gibi
gözlerime esti deli rüzgar
orman kendini yedi
küfre uzak durdu su
biri kan emzirir
yüreğinde yarası
biri yücelmiş ağrı dağı
inancına hayramm doğrusu
çığlığına çığ düşmüş
sevgisi başka türlü aşkı başka
mart'tı o zaman solgun tarih
ağladı gözlerini yüreğim
sloganlar eskidi
eylül öncesiydi 68'di
arşivleri aradım
acıya ilaç bulunmaz dendi
sıhhiye köprüsünü geçtim
sevdiğim kız karşımda
anılar ağlamaklı / ağlamaklı anılar
boş ver şimdi
Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 27)
17/3/2009 · Kategori: Siir
BE HEY DÜRZÜ
ne ararsın tanrı ile aramda
sen kimsin ki orucumu sorarsın
hakikaten gözün yoksa haramda
başı açığa niye türban sorarsın
rakı şarap içiyorsam sanane
yoksa sana zararım içerim
ikimizde gelsek kıldan köprüye
ben dürüstsem sarhoşkende geçerim
esir iken mümkünmü ibadet
yatıp kalkıp atatürke dua et
senin gibi dürzülerin yüzünden
dininden de soğuyacak bu millet
işgaldeki hali sakın unutma
atatürke dil uzatma sebebsiz
sen anandan yine çıkardın amma
baban kimdi bilemezdin şerefsiz
Neyzen Tevfik
Cevaben
Ne işin varTanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın
Hakikaten gözün yoksa haramda
Baş açığa niye türban sorarsın.
Rakı, şarap içiyorsam sana ne
Yoksa sana bir zararım içerim,
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem, sarhoşken de geçerim.
Sakal, şalvar, gümüş, sarık iş değil
İbadetin reklamına sığınma
İnanç varsa inandığına eğil
Her tayinde bir camiye sığınma.
Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk’e dil uzatma şerefsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.
Riyakarsın sakal gizlemez seni
Haram ile doldurmuşsun keseni
Dokunulmaz sanırsın sana amma,
Dokunursa bu millet ……… seni.
1994-Ankara
Mutlu Çelik
Neyzen tartışması
Sivri üslubu nedeniyle Neyzen Tevfik'e mal edilen 'Be Hey Dürzü' şiirinin kime ait olduğu tartışma yarattı. Mutlu Çelik, şiiri Atatürk düşmanlarına ithafen yazdığını söyledi
Ankaralı çiçekçi Bülent Ulusoy hakkında 'Atatürk'e hakaret' suçlamasıyla dava açılmasına neden olan 'Be Hey Dürzü' başlıklı şiiri kimin yazdığı tartışma yarattı.
Ulusoy'un avukatı Tahsin Adak Zeyrek, müvekkiline yönelik suçlama nedeniyle mahkemeye sunduğu savunmada, şiirin hiciv ustası Neyzen Tevfik'e ait olduğunu belirterek, şairin Atatürk hayranlığını anlattı.
Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı Asayiş Şube Müdürü Mutlu Çelik ise şiirin kendisine ait olduğunu ve 1994 yılında yayınladığı 'Cevaben' adlı kitapta yer aldığını söyledi. Bu kitabı, TBMM'de Atatürk aleyhine konuşma yapan eski RP Milletvekili Hasan Mezarcı'ya ve Atatürk düşmanlarına ithafen yayınladığını belirten Çelik, Barış Partisi'nin şiiri Neyzen Tevfik imzasıyla poster ve kartpostal yaparak sattığını, bu tarihten itibaren şiirin Tevfik'e mal edildiğini kaydetti. Şiiri izinsiz kullandığı için Barış Partisi'ne dava açtığını ifade eden Mutlu Çelik, Ankara 5'inci Asliye Hukuk Mahkemesi'nden tedbir kararı aldığını vurguladı.
Şiirin Neyzen Tevfik'e değil kendisine ait olduğunu, açtığı internet sitesinde de dile getiren Mutlu Çelik, mahkemenin tedbir kararı ile şiirin asıl sahibinin tescil edildiğini bildirdi.
'Be Hey Dürzü' şiirinin Neyzen Tevfik'e ait olduğuna dair bugüne kadar çok sayıda yazı ile karşılaştığını anlatan Mutlu Çelik, Necati Doğru, Hikmet Çetinkaya ve Fatih Altaylı gibi yazarlar ile siyasetçi Ertuğrul Yalçınbayır'ın, yaptığı uyarı sonrasında hatalarını düzelttiğini sözlerine ekledi.
Bu ilk değil
Neyzen Tevfik'in hayatını ve şiirlerini anlatan 'Çeşitli Yönleriyle Neyzen Tevfik' isimli kitabın yazarı araştırmacı Alpay Kabacalı, sivri üslubu nedeniyle bu tarzdaki dörtlüklerin daha önce de Neyzen Tevfik'e mal edildiğini hatırlattı. Kabacalı, 'Neyzen Tevfik hayattayken gazeteci Ahmet Emin Yalman'ı yeren bir dörtlük Neyzen Tevfik imzasıyla piyasaya çıkmıştı. Ama şair dörtlüğün kendisine ait olmadığını açıklamıştı' dedi.
Kabacalı, dördüncü baskısı yapılan kitabının son bölümünü de Neyzen Tevfik'e ait olmayan ama kendisine mal edilen dörtlüklere ve şiirlere ayırdığını anlattı. Neyzen Tevfik'in neredeyse tüm eserlerini inceleyen Kabacalı, 'Be Hey Dürzü' şiirinin, ünlü hiciv ustasına ait olmadığını belirtti. Kabacalı, 'Daha önce de bu şiirin Neyzen Tevfik'e ait olduğu söylenmişti hatta bu konuda tartışmalar da yaşanmıştı. Ancak ben o zaman da bu şiirin Neyzen Tevfik'e ait olmadığını söylemiştim' dedi.
Şair Ataol Behramoğlu da şiirin Neyzen Tevfik'e ait olmadığını söyledi. Behramoğlu, şiirdeki üslubun Tevfik'e benzemediğini belirtti.
Yanlışlık, Neyzen'i maaştan etmişti
Hüseyin Rifat, dönemin İstanbul Valisi Lütfi Kırdar'a kızar;
İstanbul'a vali olan hergelenin
kimi dağdan kimi kırdan geldi..
mısralarını kaleme alır. Ancak Vali Kırdar bu mısraları Neyzen Tevfik'in yazdığını düşünüp, ünlü şairin o dönemde belediye tarafından bağlanmış 40 lira aylığını keser.
Çok içerleyen Neyzen de vali için şu şiiri yazar:
Bağrıma bir tekme savurdu vali
Acısından avlu, dere, kır dar geldi
Koşacaktım doğru mahkemeye, fakat
Bu teşebbüs yüce milletime ar geldi
Bu eşek cilvesini sanma eşek davası
Zannedersem katıra devre-i idbar geldi
Tanrı'nın lütfu sanırken olağan işlerini
Öksüz İstanbul'a katletmeye barbar geldi
Belediye dubarayla yemimi kesti benim
Neyleyim, kancık katıra tavlada zar geldi
Düzeltme ve özür
Gazetemizde dün yer alan 'Aziz Nesin'lik şiir davası' haberine konu olan şiirin ünlü hiciv ustası Neyzen Tevfik'e ait olduğu belirtilmişti. Başvurduğumuz değişik kaynaklar da şiirin Neyzen Tevfik'e ait olduğunu doğruluyordu. Habere konu olan davanın avukatı Tahsin Adak Zeyrek de savunmasında şiirin Neyzen Tevfik'e ait olduğunu vurgulayarak, şairin Atatürk hayranı olduğunu hatırlatıyordu. Ancak Sayın Mutlu Çelik, şiirin kendisine ait olduğunu 1997 yılında Ankara 5'inci Asliye Hukuk Mahkemesi'nden aldığı kararla kanıtladı. Düzeltir, okurlarımız ve Sayın Çelik'ten özür dileriz.
Simge YILDIRIM-Merdan KAÇAR - İSTANBUL/ANKARA
17/3/2009 · Kategori: Elestiri
Seçim Sorusu: Suç Mahallinde Suça İştirak mı, Suçluya Müdahale mi? - Nihat Behram
11/03/2009 08:00
Seçimlerle ilgili olarak, gerek yakın çevremden arkadaşlarımın, gerekse toplantılarımda dinleyicilerin ve iletileriyle okurumun ‘tavrım’a ilişkin sorularını, yine bir soruyla yanıtlamaya başlıyorum: suç mahallinde suça iştirak mı, suçluya müdahale mi?
TKP seçim bildirgesinde bu sorunun yanıtını, son derece açık ve anlaşılır biçimde verdi. Üstelik, öyle kafa patlatarak okumaya bile gerek bırakmadan, üstünkörü okuyanın bile kolayca anlayacağı biçimde. Kuşkusuz sosyalist olduğunu söyleyen, devrimci mücadelenin yaygınlaşması ve güçlenmesini isteyenler için.
Öyle ya: sosyalist olduğunu söyleyen kişi, devrimci mücadelenin yaygınlaşması ve sosyalist örgütlenmenin güçlenmesini isteyen kişi değil midir? Peki, nasıl olur da aklı başında biri, bunun yolunun, burjuva ya da egemen güçlerden birinin sözcüsünü oylamaktan geçtiğini düşünür?
‘Seçim’ tavrımı soran arkadaşıma, ben de ‘cephe mi chp mi?’ diye soruyorum. ‘Evet, haklısın, ama, işte elimiz bağlı!’ diye yanıtlıyor. İnsan elinin bağlı olduğunu neden kabullenir, anlayamıyorum? ‘Eli bağlı olmak’ duygusu da ‘bağımlılık’ yarattı bu toplumda! Üstelik, sonucun, kendine karşıt bir yer olduğunu, egemene hizmet ettiğini bile bile! Tütün gibi! Tütün bağımlısı da öyle der ya: ‘Evet, biliyorum kanser nedeni, ama bırakamıyorum!’
Arkadaşımla konuşmayı sorularımla sürdürüyorum: Peki, sen Nato’ya karşı değil misin? Anti-emperyalist mücadelenin güçlenmesini, devrimci, sosyalist hareketlerin, komünist örgütlenmenin güçlenmesini istemiyor musun? Pancarın nasıl ekileceğinden, kokoreçin nasıl yeneceğine dek her konuda ahkâm kesen, fakat, sosyalistlerin meclise girmesi önündeki baraj duvarı için kılını bile kıpırdatmayan AB mi demokratikleşmede çözüm olacak? Mazlumların haklarını alma yolu zalime hizmet etmekten mi geçiyor? Seçim alanı, ‘mücadeleye yasak alan’, seçim günü ‘egemenlere hizmet günü’ mü? Sorularım nedeniyle, arkadaşım, ‘kendisini gericiyle eşitlediğim’ duygusuyla geriliyor, devrimciliğini anımsatmak gereksinimi duyuyor. O zaman soruyorum: ‘elimiz bağlı’ duygusuyla desteklenmesini düşündüğün kesimlerle bu konulardaki karşıtlığını nasıl açıklıyorsun?
Sinirlenecek bir şey varsa o da, bir devrimcinin ‘elimiz bağlı’ duygusunun bağımlısı olması değil mi? Egemenlerin karşısında, insanın, ‘elleri bağlı’ duygusunun bağımlısı olması ne hazin bir durum! Tanımını ararken hevesim nefesimde kuruyor!
Üç yıl uyuyabilme özelliği olan yılanın bile, uyku konusunda, insanla yarışı göze alacağını sanmıyorum! ‘Uyanmamakta direnme’ yeteneğinde, her halde hiçbir canlı insanla yarışamaz!
Önceki bir yazımda da söyledim: mahalle, kent, meclis, ülke, okul, cezaevi, dernek, sendika...neresi olursa olun, komünistler bulundukları mekânın onurudurlar. Bu, komünistin olmadığı ve ona düşmanlık güdülen ‘yer’in onursuz olduğu anlamını da içerir.
Peki, ‘elimizin bağlı’ olduğu partilerin, söz gelimi, meclise komünistlerin girmesi konusundaki tutumları ne? Halkın sesi önüne örülmüş barajın taş duvarları değiller mi? Komünistin olmadığı bir mecliste demokrasinin varlığından söz edilebilir mi? Komünistin olmaması, yokluğundan mı, düzen partilerince, el birliğiyle önüne örülmüş barajdan, yasak ve zulümlerden mi? ‘Elimizin bağlılığı’ o duvar üstüne sıva olmak anlamına gelmiyor mu?
İnsanlarımız, faşizm konu olunca, en önde devrimcileri, sosyalistleri görüyor; F tipini protestoda onlar en önde; grevdeki işçinin yanı başında onlar; anti-emperyalist mücadelede en önde onlar; yağmaya, zulme, haksızlığa onlar siper oluyor. Halkı bu alanlarda saf tutmaya çağırırken, ‘elimiz bağlı’ mıydı ki, seçimden seçime ‘elimiz bağlı’ diyoruz? Eli bağlayan duygu, umudun çelmesi olmuyor mu?
24 saat durmaksızın sayı saysanız, bir trilyona 31688 senede ulaşabiliyormuşsunuz! Halkın derdine çözümü egemenlerden bekleyenlerin gün saymaları da biraz böyle! Bu ‘elimiz bağlı’ bağımlılığında bir yamukluk var! Ne aptallık, ne afyonlanmışlık! Başka bir yamukluk, ‘kadere teslimiyet’ gibi bir ruh var! Sinek bile bu kadar teslim olmaz kaderine! Varoluşu için bir biçimde direnir. Direnmek varoluşun en doğal unsuru değil midir? Shakespare, ‘Belki kaderimi değiştiremem ama bu ona başeğeceğim anlamına da gelmiyor!’ diyordu. Yazık ki insanlarımız teslimiyetle mayalandı, ruhsuzlukla! ‘Eli bağlı olmak’ bağımlılığının bir anlamı da bu. Bu maya altında umut asla kök vermez. Yaşamla ilişkisi, vazodaki çiçek kadardır.
Bakkala girdiğinizde, bakkal, kurt sarmış leblebiye kıyasla, az kurtlu olanını, ‘bu daha iyi’ diye sunsa ne yaparsınız? Kötünün iyisini seçmek şifa mı? ‘Namussuz, kirli biri yerine namuslu, süt gibi ak birinin seçilmesi kötü mü?’ diyorlar. ‘Adres olma isteği’nin mazeretine bak! ‘Namus’ kavramının, nerde çiçek açıp, nerde dikene döndüğünü; nerde balta, nerde olta olduğunu tartışırız. Benim için şu çok açık: süt damlası süt içinde kendidir. Kirli suda değil.
Sosyalist olduğunu söyleyen bir insanın, CHP'ye oy verip, sonra da (bir kez daha) sukûtu hayale uğrayınca, suçu genel başkanda, yöneticilerinde falan araması da bir başka saçmalık. Sosyal demokrat olduğunu söyleyen bir partiden sosyalistlik-devrimcilik bekleyenlerin, kendisinin ısrarla ‘konservatif’ olduğunu söyleyen Başbakan’a ısrarla ‘Hayır, sen demokratikleşmeyi, ilerlemeyi temsil ediyorsun!’ diyen neo-liberallerle benzerliği yok mu?
Şu da bir gerçek: ülkenin sola yönlenmesini içtenlikle isteyen ve kendini sosyalist diye tanımlayan iyi niyetli bir kesim var ki, gidişattan duydukları yoğun kaygılarına çareyi ‘bir umut kapısı’ olarak sosyal demokratlarda arıyorlar. Evet, ama şu da yaşanmış, tarih boyunca acı sonuçlarıyla nice kez kanıtlanmış bir gerçek ki: sol umudunu sosyal demokratlara bağlarsa, sosyal demokratlık de yavşaklaşır; adı dışında sosyal demokratlık bir şeyi kalmaz. Solun kendi öz odağında güçlenmesi sosyal demokratlığın da dingil ayarıdır. Çünkü boş meydanda sosyal demokratlığın ‘laiklik efeliği’, bir yanı ‘kılıçdar’ da olsa, bir yanı kara çarşafa takılacak rozet çuvaldarlığıdır! Nato’ya güven, AB’ye dayan, ABD’ye yaran, halka yalan bağırganlığıdır!
‘Kötünün iyisi’ni mi seçelim, devrimci olanı mı güçlendirelim? ‘Kötünün iyisi’ ile, ‘aslına en yakın sahte’ birbirinin ikizi değil mi? İsteğin ne: sahteyle oyalanmak mı, sahiyle yol almak mı? Suç mahallinde doğru olan hangisi: suçluya iştirak mı, suça müdahale mi? Sandık suç mahallinde konmadı mı ortaya? Bizi kurtaracak olan kendi kollarımız mı, başkaları mı?
Bir belediye meclisinde bir komünistin bile varlığı, o meclisteki kara-karanlık işlerde, halkın gözü, kulağı olacağı anlamındadır. Suçluya müdahalede, bu, asla azımsanacak bir şey değildir. Tersi hesaplar, suça iştiraktir.
Sosyalist aydının bilinci ve vicdanında, gelecek umudunun nabzı, sosyalist mücadele temelli örgütlenmeyi güçlendirme tutkusuyla çarpmalıdır. Toplumsal kurtuluşu, sistem içindeki ‘revizyon’lardan beklemek, ‘aydınlık’tan çok ‘baygınlık’la açıklanacak bir durumdur! Hele ki, yokluk-yoksulluk içindeki mazlum emekçi sınıfların, kurtuluş umudunu, egemen güçlere ayarlı soluması, yaralı tavşanın can güvenliği için sırtlana sığınmasıyla aynı anlamdadır!
‘Batı demokrasileri’ deyip duruyorlar da, Batı’da sağcılar sağcı partilere, sosyal demokratlar kendi partilerine, komünistler, komünist partilerine oy verir. ‘Fakat şansı yok!’ diye yola çıkmaz devrimci. Hele ki onu ‘şanssız’ bırakanın, onun ‘şanssız’ olmasını kendi çıkarı sayanın, onu kendine ‘eli bağlı olmak bağımlısı’ yapmak isteyenin kuyruğuna hiç takılmaz.
Başbakan olacak kişinin üstündeki yasağın kalkması için el-veren, dayanak olan CHP, komünistlerin mecliste temsili için kılını mı kıpırdattı? Komünistin sesinden yoksun bir meclisin neyi temsil edip neyi edemeyeceğini bilmiyorlar mı? Seçim geldimi ‘solda birlik adresi’ diye ortaya çıkıp ‘eli bağlı olmak’ kartıyla, kendi depolarına ‘yakıt’ hesabı yapıyorlar! Yolculuklarıysa her gün biraz daha geriye! Çarşafa dek dayandı! Sosyalistler, 960’lı yıllarda,Türkiye İşçi Partisi’nin efsaneleşmiş sosyalist köy muhtarlarını unutmamalıdır. Köyünün çocuklarına Nâzım okutmuş Fevzi Kavuk, Müşküle Köyü’nden ilk sosyalist köy muhtarıdır. 970’lı yıllardan Fatsa’nın sosyalist Belediye Başkanı ‘Terzi Fikri’ Fikri Sönmez unutulur mu? Bu gün Türkiye Komünist Partisi’nin (solun güçlenmesi ön görülü sol cephe desteğini de içeren bir biçimde) ülke çapında seçimlere katılıyor oluşu heyecan vericidir. Kuşkusuz, halkı halk yapan ve umudu sahi kılan değerlerin bilincinde olana. ‘Eli bağlı olmak’ bağımlıları öyle diyor: ‘Oy boşa gidecek’miş! Egemenler katında hoşa gitmeyeceği kesin de, halk katında sosyalist çaba niye ‘boşa gitmek’ olsun? Adımsız yürüyüş, damlasız deniz mi var? Rüzgâr estiği kadar rüzgâr, emek sahibi olduğun kadar senindir.
Başka yolu yok: gardiyandan medet ummadan, tek kişilik hücrede direnen devrimci gibi direnmek gerekir. Halkı halk yapan kendi öz sesi değilse başka nedir?
Nihat Behram / Mart 09
14/11/2008 · Kategori: Anma
Abdullah Baştürk ödülleri açıklandı
Hasan Kıyafet “Umut Direniyor” romanıyla Tuzla tersaneleri gerçeğini anlatıyor.Genel-İş ve DİSK eski Genel Başkanı Abdullah Baştürk anısına düzenlenen yarışma sonuçları belli oldu. Haydar Demir’in “Makine” adlı öyküler kitabı, Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşamöyküleri kitabı, Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanı, ödüle layık görüldü.
soL (HABER MERKEZİ) Abdullah Baştürk’ün ailesi tarafından, Edebiyatçılar Derneği ve DİSK/Genel-İş Sendikası’yla birlikte bu yıl altıncısı düzenlenen yarışma sonuçları önceki gün açıklandı. Organizasyon adına, yarışma yazmanı ve seçici kurul üyesi Tuncer Uçarol adıyla yapılan basın duyurusunda Remzi İnanç, Özgen Seçkin, Vecihi Timuroğlu, Necati Tosuner ve Tuncer Uçarol’dan oluşan seçiciler kurulunca yapılan değerlendirmelerde, Haydar Demir’in “Makine” adlı öyküler kitabı, Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşamöyküleri kitabı ve Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanının ödüle değer bulunduğu açıklandı.
Ödül kazanan kitaplar ve işçi edebiyatı üzerine, 20 Aralık Cumartesi günü 14.00-16.00 saatleri arasında, Ankara’da Mülkiyeliler Birliğinde bir toplantı yapılacak. Yarışmanın ödül töreni ise 22 Aralık Pazartesi günü 18.00 - 21.00 saatleri arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenecek.
Akıcı, güncel, gerçekçi
Basın duyurusunda, ödüle layık görülen eserlerde dikkati çeken ve değerlendirmeye esas olan yönler de belirtildi. Haydar Demir’in “Makine” adlı öyküler kitabı, işçi dünyasını çeşitli yönlerden gerçekçi biçimde az ve duru sözlerle öykülediği ve uyarıcı, akıcı, inandırıcı bir dille işlediği için ödüle layık görüldü.
Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” kitabı ise Almanya’daki işçilerin üçüncü kuşağı olan gençler, aileleri, çevreleri, göçmenlik psikolojisi ve Türkiye gerçekleriyle yıpratıcı ilgileri, sekiz ayrı yaşamöyküsü kapsamında çok değişik açılardan sergilendiği, sabırla yürütülmüş gözlem ve öykülemeleri akıcı ve yalın bir Türkçeyle, bilim insanının nesnel yaklaşımlarıyla anlatıldığı ve düşünmeye sevk ettiği için seçildi.
Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanının seçilme gerekçesi de “günümüzdeki işsizlik, sigortasızlık, sendikasızlık açmazlarını işverenler, sendikacılar, çevre halkı, ülke ortamı ve uluslararası ilişkiler ağı içinde ekonomik, ideolojik, politik bağlamda zengin ayrıntı, öngörü ve gözlemle romanlaştırdığı, günümüz Tuzla-Pendik tersaneleri işçilerinin yaşadığı zor ve ölümcül koşulları 2006 yılı öncesinde görüp ele aldığı, gecekondular ve iş yaşamında kullanılan terim ve deyimleri, duygu ve düşünceleri slogana, kuru anlatıma düşmeden sergilediği için” sözleriyle açıklandı.
Enver Gökçe Şiir Ödülü Behramoğlu’na
Edebiyat Koop tarafından düzenlenen Enver Gökçe Şiir Ödülü'nün sahibi bu yıl Ataol Behramoğlu.
soL (HABER MERKEZİ) Edebiyat Koop tarafından düzenlenen Enver Gökçe Şiir Ödülü, her yıl, bir önceki yıl yayımlanan şiir kitabına ve şairine veriliyor. Bu yıl ilk kez gerçekleştirilen şiir ödülünü şair Ataol Behramoğlu “İki Ağıt” kitabıyla aldı. Salih Bolat, Hüseyin Haydar, Ayten Mutlu, Ahmet Necdet, Mustafa Öneş, Leyla Şahin, Afşar Timuçin ve Gülsen Tuncer'den oluşan jürinin, kararı oybirliğiyle aldığı açıklandı. Behramoğlu’na ödülü, 6 Aralık Cumartesi günü Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde düzenlenecek törenle verilecek.
Yön Radyo’da “Ergenekon ve AKP Arasında Sıkışan Sol”
Yön Radyo'da “Haftanın Gündemi” programında bu hafta “Ergenekon ve AKP Arasında Sıkışan Sol” kitabının yazarı Kemal Okuyan konuk olacak. Programı bugün 16.00'da Yön Radyo'da dinleyebilirsiniz.
soL (HABER MERKEZİ) Yön Radyo’da bu hafta Kemal Okuyan’ın yeni kitabı “Ergenekon ve AKP Arasında Sıkışan Sol” tartışılacak.
Programda “Ergenekon Operasyonu hangi merkezden yönetiliyor? Susurluk ile Ergenekon arasında bir bağlantı var mı? Sol Ergenekon’a nasıl bakmalı? Asker Ergenekon Operasyonu’nun neresinde duruyor?” soruları konuk yazar tarafından cevaplandırılacak.
"Haftanın Gündemi"ni www.yonfm.com.tr adresinden internet üzerinden dinleyebilirsiniz.
NHKM Seminerler Dizisi 2: Sosyalizmin iktisadı
NHKM'de "Seminerler Dizisi" nin bugünkü oturumunda Alper Özge ile sosyalizmin iktisadı tartışılacak.
soL (HABER MERKEZİ) Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde bu aydan itibaren bazen iki, bazen üç oturumdan oluşan ve aynı başlığı farklı boyutlarıyla inceleyen NHKM Seminer Dizisi adıyla yeni bir etkinlik başladı. Her oturumun, konuyla ilgili başka bir kişi tarafından sunulduğu seminerlerin Kasım ayı başlığı "Ekim Devrimi".
1917'nin tarih değiştiren eylemi, son derece güncel iki açıdan ele alınıyor. Savaş dalgalarının kıyılarımızı dövdüğü şu günlerde, Ekim Devrimi'nin başta bölgemiz olmak üzere uluslararası siyasal tabloyu nasıl şekillendirdiğini anlatan sunum 6 Kasım Perşembe günü "Ekim devriminin yanıtı var 1: Sosyalizmin jeo-politiği - Savaşa, bölünmeye, düşmanlıklara karşı Ekim'in çözümü" başlığıyla Kemal Okuyan tarafından yapıldı.
İkincisi bugün yapılacak olan oturum ise Alper Özge tarafından sunulacak. Bu oturumda dünya ekonomik krizinin patlak verdiği şu günlerde sosyalizmin iktisadı gözden geçirilecek.
12 Kasım Çarşamba / Ruhi Su Salonu
Sunum: Alper Özge,
"Ekim devriminin yanıtı var 1: Sosyalizmin iktisadı: Kapitalist krize, piyasa anarşisine karşı Ekim'in çözümü"
14/11/2008 · Kategori: Duyuru
Mitingden anladıkları bu!
Dün gerçekleşen Alevi - Bektaşi mitingiyle ilgili olarak, günler öncesinden "provokasyon olacak" yönünde "haberler" yayımlayan AKP medyası, mitingde onbinlerce insanın kararlı duruşu karşısında kendi provokasyonlarını yaratmak zorunda kaldı.
soL (HABER MERKEZİ) Dün Ankara'da gerçekleştirilen Alevi-Bektaşi mitingine katılanlar, basında çıkan bazı haberleri görünce "herhalde biz başka mitinge katıldık" diye düşünmüş olabilirler. Zira yüz bine yakın insanın katıldığı, AKP'nin faşizm politikalarına karşı halkların kardeşçe mücadelesi mesajı verilen mitingden bazıları ne yapıp edip provokasyon "haberi" çıkarmayı başardı!
Türkiye'de basının provokasyon merakı öteden beri bilinir. Basın emekçileri her ne kadar görevlerini yapsalar da, merkeze gelen görüntüler ve metinler sansüre uğrar. Özellikle de amacına ulaşan, kitlesel eylemler özenle sansürlenir. Geçtiğimiz hafta 6 Kasım'da YÖK'ün kapısında gerçekleşen eylemler de bundan nasibini almıştı…
Fakat herhangi bir eyleme polis müdahale ettiyse "hakkını arayanlar dayak yer" mesajı vermek için, çatışma çıktıysa eylemcilere terörist damgası vurmak için şiddet görüntüleri altyazılarla, kırmızı oklarla desteklenerek uzun uzun verilir. Güçlü ve kalabalık geçen, önemli mesajların verildiği bir mitingin haberi verilirken mitingle alakası olmayan bir kavga "güne damgasını vurduğu" yorumuyla tekrar tekrar işlenir.
"Sakın o mitinge gitmeyin!"
İşte, dün Ankara'da yapılan miting de benzer bir akıbete uğradı. Elli binden fazla insanın katıldığı miting, daha bir gün öncesinden provokasyon sosuna bulanarak gündeme taşınmaya çalışıldı. Geçen yıl 1 Mayıs'ta olduğu gibi, birilerine "mitingde provokasyon yaratılacağı" "bilgisi" geldi.
Zaman, "yarınki mitinge gitmeyin" anlamında "Alevi derneklerinde provokasyon endişesi" başlığı ile verdiği "haber"de, yürüyüşe katılmayacak derneklerin Alevilerin çoğunluğunu temsil ettiğini iddia ederek "değişik taleplerle sokağa dökülüp ortalığı karıştıran eylemlerin olduğu bir dönemde" yürüyüşün doğru bulunmadığı görüşlerine yer verdi.
Zaman'ın haberi, Cihan Haber Ajansı'na (CHA) dayanıyordu. CHA'nın aktardığına göre, Güney Kore'de düzenlenen Dünya İnanç Önderleri Toplantısı'na katılan Dünya Ehlibeyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, mitingi düzenleyenlerin inançsız olduklarını ve Alevi sayılamayacaklarını öne sürerek mitingi desteklemediklerini belirtmiş ve "İdeolojik akımların yönlendirmesiyle eylem yapıyorlar. İnşallah herhangi bir provokasyon olmaz" demişti. Bu arada Altun'un Alevilerin çoğunluğu tarafından hiç de rağbet görmediğini, fındık ticareti ve tekstil gibi alanlarda yaptığı dolandırıcılıklarla, mafyöz ilişkilerle anıldığını, çok istediği halde bir türlü milletvekili olamadığını da ekleyelim.
Sivas'ta Aleviler kendi kendilerini öldürtmüş!
Mitingin gerçekleşeceği Pazar gününün sabahında Zaman ve Yeni Şafak manşetten son birer "uyarı" daha yaptılar: Yeni Şafak "Aleviler bu oyuna gelmez" diye manşet attı, Zaman gazetesindeki haberin başlığı ise, gericilerin ve faşistlerin kanlı geçmişini mitingi düzenleyenlere yıkmayı amaçlıyordu: "Sivas ve Gazi'yi planlayan eller, yeni oyun peşinde". Zaman gazetesi herhalde Sivas'ta ölenlerin Alevi olduğunu reddedemeyeceğine göre, muhtemelen "provokasyon yaratmak için kendi kendilerini öldürten Aleviler" oldukları mesajını vermeye çalışıyordu.
Zaman'ın haberinde "Önce Kürtler şimdi Aleviler tahrik ediliyor", "Sivas ve Gazi'deki gibi bir oyun bu. Doğu'daki olayların ardından şimdi bizi sokağa çekmeye çalışıyorlar" gibi cümlelere yer verildi. Haberde, Fethullah Gülen sevdalısı İzzettin Doğan'ın açıklamasından bolca alıntılamalar yapıldı. Doğan'a göre "Bu mitingin liderliğine soyunanlar Avrupa'dan kaynaklı tipler"di ve "Alevilikle ilgileri yok"tu, "ne peygamberi ne Kuran'ı ne de Muhammed'i tanırlar"dı...
Yürüyüşü organize edenlerin Marksist, Leninist ideolojiyi benimseyen, ancak bunlar çökünce Aleviliğe sığınıp siyasi rant peşinde koşan kimseler olduğunu söyleyen Doğan, "sizi kullanıyorlar" edebiyatına başvurarak "Kürt hareketinin kendi emellerini gerçekleştirmek için bu mitingi kullanmak istediğini" iddia ediyordu. "Alevi yurttaşların itibar edeceğini katılacağını zannetmiyorum" diyen Doğan, "üç yüz beş yüz kişiyle olmaz" diyor ve Ankara'da düzenlenen eylemin şöyle geçeceğini iddia ediyordu: "Müzisyenler bugün başrolde olacak. Oraya giden insanlar da saz ve müzik dinlemeye gidecek. Eylemi düzenleyenler de bu arada şovlarını yapacak." Hasandede Alevi Bektaşi Kültür Derneği Başkanı Özdemir Özdemir ise, mitingi organize eden Alevi Bektaşi Federasyonu için "PKK ağırlıklı bir oluşum. Gerçek Alevilerin bunlarla birlikte olması düşünülemez" diyordu.
Kendi provokasyonunu kendin uydur!
Tüm bu açıklamaların ardında miting günü geldi çattı. Öğlene doğru Ankara Garı'nda onbinlerce kişilik coşkulu kalabalığı gören provokasyon medyası, "kendin pişir kendin ye" usulüne başvurdu. Nasıl mı? Yine Cihan "Haber" Ajansı'ndan dinleyelim:
"Mitinge şehir dışından gelenler, daha önce belirlenen Ankara Garı'nın önündeki toplanma noktasına gelmeye başladılar. Toplanan grupların içinden bir şahıs, Büyük Birlik Partisi Olağan Kurultayı'na ait ve üzerinde partinin amblemi olan flamaları indirmeye çalıştı. Şahıs, elektrik direğine bağlı flamayı indirmek için eline geçirdiği bir teli kullandı. Çevresinde toplananların desteğiyle flamayı indirmeyi başaramayan şahıs, sonra direğe tırmandı. Flamayı kopararak aşağıya inen şahıs, flamaları ayağıyla ezdi. Bu provokasyon girişimi sırasında, yakındaki Atatarük Spor Salonu'nda bulunan Büyük Birlik Partisi'nin taraftarlarının olay yerinde bulunmaması, olası provakasyonu önledi."
Son cümlede de belirtildiği gibi, aslında hiç gerçekleşmeyen provokasyon, BBP üyeleri tarafından da fark edilmediği halde Cihan Haber Ajansı'nın acar muhabirlerinin gözünden kaçmadı. Haber, ajanstan internetteki bir dizi haber portalına yayıldı. Ama uydurdukları haber kendilerini de tatmin etmemiş olsa gerek, miting başladıktan sonra da acar muhabirler boş durmadı. Bir gün önce "Kürtler Alevileri kullanıyor" diyenler bu kez de "Aleviler Kürtler'i mitingden kovdu" diye haber yaptı!
Bu da "DTP provokasyonu"
Dün, katılımın beklenenden de yüksek gerçekleştiği mitingde, kürsünün bulunduğu platforma çıkarak görüntü almak isteyen basın mensupları izdiham yarattı. Ayrıca çok sayıda vatandaş, kürsüde söz alarak şiir okuma ya da konuşma yapma talebinde bulundu. Tertip komitesinden yetkililer basın mensuplarının platformu fazla işgal etmemesini rica ederken konuşma yapmak isteyenleri de programın önceden belirlendiğini ve sadece 3 kişinin konuşacağını söyleyerek platforma çıkarmadı.
Bu sırada, mitinge katılan DTP milletvekilleri Sırrı Sakık, Sebahat Tuncel, Aysel Tuğluk ve Hasip Kaplan da kalabalık olduğu gerekçesiyle platformdan indirilmek istendi. DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, "Parti olarak üst düzeyde destek vermemize rağmen, bize ayrımcılık yapıyorlar. Bayan arkadaşlarımızı kollarından tutup dışarı atıyorlar. Sabahtan beri CHP'liler burada değil mi? Ayıptır. Bir daha Aleviler'e destek vermeyeceğiz" dedi. Bu sırada Hasip Kaplan Sakık'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Sakık ve diğer DTP'li milletvekilleri bu olayın ardından miting alanından ayrıldılar. Bu olay, bazı televizyon kanallarında mitingin en önemli ayrıntısı olarak sunuldu.
"Tüh! Provokasyon olmadı..."
Kendi uydurduğu provokasyonlardan tatmin olmayan Cihan Haber Ajansı, mitingin başlamasının ardından verdiği haberde, "Miting, marjinal grupların da katılmasına rağmen olaysız şekilde başladı" diyerek olay çıkmamasından duyduğu üzüntüyü kelimelere döktü. Sabah gazetesinin internet sitesinde gündüz saatlerinde, ajanstan alınan bu hüsran dolu ifadelere yer verilirken, ilerleyen saatlerde bu satırlar silinerek yerine daha "objektif" bir haber konuldu.
Özlemiştik seni Çamuroğlu Reha
Alevi derneklerinin gerçekleştirdiği “Eşit Yurttaşlık” mitingi tartışmaları halen sürüyor. AKP’nin hüsranla sonuçlanan “Alevi Açılımı”nın sabık vitrin yüzü Reha Çamuroğlu da dün ele geçen fırsatı kaçırmayarak mitingin "açık AKP karşıtlığını" eleştirdi.
soL (HABER MERKEZİ) Geçtiğimiz Pazar günü Ankara’da Alevi Bektaşi Dernekleri Federasyonu tarafından düzenlenen mitinge karşı yürütülen eleştiriler dün Meclis’te yapılan tartışmalarla yeni bir boyut kazandı. Mitingin yapıldığı 9 Kasım öncesinde AKP basınının başlattığı provokasyon çığırtkanlığının; ciddi bir kitle desteği, net talepler ve AKP karşıtlığı ile etkisizleşmesinden sonra tartışma farklı düğüm noktaları üzerine odaklanmaya başladı.
Henüz mitingin devam ettiği saatlerde Bakan Sait Yazıcıoğlu’nun ağzından “Alevilerin uç fikirlerine” itibar etmeyeceğini açıklayan AKP’nin dün, küçük manevralarla zevahiri kurtarmaya çalışması dikkat çekti. Yazıcıoğlu ifadelerini yumuşatmaya gayret ederken, Hüseyin Çelik de “ders kitaplarında Alevilerden gelecek bilimsel eleştirileri” dikkate alacaklarını ekledi. Seçim ön günlerinde nereye gideceği çokça tartışılan Alevi oylarından, AKP’nin kritik bir yerel seçim öncesinde tamamen vazgeçmesi mümkün görünmüyor.
Geçtiğimiz sene AKP hükümeti tarafından, yine seçim öncesinde büyük gürültüyle ortaya atılan “Alevi Açılımı” Aleviler tarafından benimsenmemiş ve "içi boş olmakla" suçlanmıştı. Az sayıda Alevi örgütünden destek gören “açılım”, ne olduğu anlaşılamadan kenara konmak durumunda kalmıştı. Açılımın sözcüsü olmak üzere öne çıkan Reha Çamuroğlu da kenara atılma kaderinden kaçamamış, gelişme kaydedilemediği gerekçesiyle suçu üzerinden savıp Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığından istifa ettiğini açıklamıştı.
O günlerde AKP treninden inmediğinin altını çizen Çamuroğlu’nun bugünkü açıklamaları Çamuroğlu'nun yeniden kendini göstermeye başladığı yorumlarına neden oldu. Siyasi yaşamında çok fazla trene binmek ve her istasyonda bir geçmişi bulunmakla ünlü olan Reha Çamuroğlu’nun bu kez şansını zorlayacağı anlaşılıyor. Meclis konuşmasında 9 Kasım Mitingi’ni talep dile getirmekten çok AKP karşıtlığına odaklanmakla “itham” eden Çamuroğlu, hakkındaki görüşler ise her iki tarafta da herhangi bir ağırlığı bulunmadığını gösteriyor.
http://haber.sol.org.tr/
10/11/2008 · Kategori: Anma
Aslında, tarihsel olgular ve olaylar, ancak dönemlerinin koşulları içinde değerlendirildiğinde bir anlam taşırlar. Belirli bir anda belirli bir toplumdaki yönetim biçimi de ancak iki türlü değerlendirilebilir: Ya aynı toplumda daha önce var olan yönetim biçimi ile karşılaştırarak, ya da aynı dönemde benzer koşullara sahip olan başka toplumların yönetim biçimleriyle karşılaştırarak... Her iki yaklaşımda da, Kemalist Türkiye'nin "oldukça demokratik" sayılması gerektiği açıktır. Atatürk yönetiminin, kendisinden önceki Osmanlı rejiminden de, aynı dönemde ya da daha sonraları var olan -benzer koşullardaki- geri kalmış ülke rejimlerinden de "çok daha demokratik" olduğu tartışma bile götürmez.
Tarihçi Sina Akşin -alışılmışın dışına çıkarak- bir başka yaklaşım deniyor. Kemalist "tek parti" yönetimini, aynı dönemin Avrupa ülkelerinin yönetimleriyle karşılaştırıyor. Vardığı sonuç şudur:
"Bugün demokrasimiz, Atatürk döneminin attığı, İnönü döneminin pekiştirdiği sağlam temeller sayesinde, Atatürk döneminden çok daha ilerdedir. Atatürk dönemine göre bugün daha demokratız; ama Atatürk döneminde Avrupa ortalamasından daha ileriyken, 1945'ten beri o ortalamanın gerisindeyiz. Mutlak olarak ilerledik, ama Avrupa'ya göre geriledik." (1945'lerden sonra Türkiye'de siyasal iktidara gelenler, çoğunlukla Atatürk'e saygılı, ama Kemalizme "kısmen" karşı olanlardı!)
Mustafa Kemal, halk tarafından seçilmeyi ve "başkanlık sistemi"ni niçin istemedi? TBMM Genel Kurulu, cumhurbaşkanlığı süresinin 7 yıl olmasını, Mustafa Kemal'in Meclisi dağıtma yetkisine sahip kılınmasını ve başkomutanlık yetkisi taşımasını acaba nasıl reddetti?
Hitler döneminin Almanya ve Avusturyasını terk eden 142 bilim adamı, niçin Batı'nın gelişmiş ve varlıklı ülkeleri dururken, Türkiye'ye gelmeyi tercih etti? Birçoğu dünya çapında olan bu solcu ya da Yahudi bilim adamlarını, güç koşullar içindeki bir geri kalmış ülkede on yılı aşkın süre hizmet etmeye iten gerekçe acaba neydi?
Atatürk -resmi ya da özel- hiçbir dış geziye çıkmadığı halde, dünyanın birçok önde gelen devlel adamları, yoksul bir ülkenin devlet başkanını ziyaret etmek için sanki sıraya girmişlerdi, İngiliz kralından İsveç veliahtına, Fransız başbakanına kadar, Atatürk'e ve Kemalist Türkiye'ye gösterilen bu ilgi anlamlıydı.
1920'lerde "eski dünya"da Avrupalı olmayan ve bağımsız kalabilmiş dört ülke bulunuyordu. Ama Türkiye dışında kalan Çin, Habeşistan ve İran zaman içinde istilaya uğradılar. Mussolini'nin bir demeci, bu ortamda Türkiye'de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine Mussolini, Türk büyükelçisine hemen şu mesajı verdi: "Türkiye bu kapsamın dışındadır. Zira bir Avrupa ülkesidir."
60 yıl öncesinin Türkiyesi, İtalyan diktatörünün bu düzeltmeyi yapmak gereğini duyduğu koşullarda, acaba niçin bugünkünden daha Avrupalı sayılıyordu?
Atatürk'ün sağlığında yaptıkları, yapabildikleriydi. Yani o günkü Türkiye ve dünya koşullarının elvermesi ölçüsünde, düşündüklerini gerçekleştirme olanağı bulabilmişti. Kemalizmi tüm boyutlarıyla kavrayabilmek için, sadece Atatürk'ün yapmış olduklarını değerlendirmekle yetinemeyiz; neler yapmak istediğini, toplumu nereye götürmeyi amaçladığını da incelememiz gerekir.
Mustafa Kemal'in demokrasi konusundaki düşünceleri açısından en zengin kaynak, kendi yazdığı ve 1930'lardan başlayarak yeni kuşaklara da okutulan "Yurttaşlık Bilgileri" kitabıdır. Bu kitapta, nasıl bir demokrasi hedeflendiği açıkça belirtiliyor: "Türkiye Cumhuriyeti, demokrasi temeline dayalı bir devlettir. Demokrasi ise, temelde siyasal içeriklidir, düşünseldir, bireycidir, eşitlikçidir."
Atatürk bu kitapta, bütün yurttaşların "eşit siyasal haklar"a sahip olmaları gerektiğini ve "katılma hakkı"nı özellikle vurguluyor. Bunları sağlamayı devletin görevi sayıyor. İnsanların düşüncelerini serbestçe söyleyebilmek ve yayınlamak haklarını savunuyor. "Toplantı yapma" ve "basın özgürlüğü" üzerinde özellikle duruyor. Ve şöyle diyor:
"Ulusal egemenlik temeline dayalı temsili bir hükümette kamuoyu büyük rol oynar. Basın yayın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuya ilişkin işler hakkında geniş bir eleştiri ortamı bırakılmadan kamuoyu görevini yerine getiremez. Bu ortam sürekli açık tutulmalı ve sürekli, çeşitli ve değişik düşüncelerle beslenmelidir. Bu ise basın yayının çalışması ve kamu yararının her gün yeniden yeniye tartışılmasıyla olur... Basın yayının tam ve geniş bir özgürlüğe sahip olması ve bunun doğru yolda kullanılması konusunun ne denli ince ve hassas bir konu olduğu açıktır... Basın yayın özgürlüğünden ortaya çıkabilecek olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkin yol, kesinlikle geçmişte olduğu gibi basın yayın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir. Basın yayın özgürlüğünden doğacak olan sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan doğruya basın yayınn özgürlüğüdür."
Atatürk, "vicdan özgürlüğü"nü de, "düşünce özgürlüğü"nün bir parçası olarak görüyor ve sınırlarını şöyle çiziyordu: "Her bir birey, istediğini düşünme, istediğine inanma, kendine göre bir siyasal düşünceye sahip olma, inandığı dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme hak ve özgürlüğüne sahiptir. Hiç kimsenin düşünce ve vicdanına baskı yapılamaz. Vicdan özgürlüğü, kişinin mutlak ve karışılmaz haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır."
Tarih boyunca bütün devrimler "kanlı" olmuştur. Ama insanlık tarihinin rastladığı en "köklü" en "cüretli" devrimlerden birisi olan Kemalist Devrim, inanılmayacak ölçüde az kan dökülerek gerçekleştirilmiştir. Bunun iki nedeni olduğunu söyleyebiliriz: Birinci neden, Mustafa Kemal'in -hemen tüm umutların tükenmiş olduğu bir noktada- ulusal bağımsızlığı sağlarken kazandığı "büyük" saygınlıktır. İkinci neden ise; demokratik, iyimser, doğruların anlatılarak insanların kazanılabileceğine inanan bir düşünce yapısına sahip olmasıdır.
"Saltanat" kaldırılırken, bazı dirençleri kırabilmek için "tehdit" edici konuşmalar yapmıştır. Devrime yönelik bazı hareketleri "şiddet"e başvurarak bastırmıştır. Ama bu yöntemleri hiçbir zaman "doğal" ve "geçerli" sayma kolaycılığına kapılmamıştır. Ancak "çok zorunluluk" olduğunda başvurmuş ve bunu da açıktan söylemek gereğini duymuştur. Doğruluğuna inandığı yöntemin ne olduğu ise, şu tümcelerde dile gelmiştir:
"Düşünce akımlarına karşı düşünceye dayanmayan güçle karşılık vermek, o akımı yok etmedikten başka; herhangi bir kişiyle, herhangi bir insanla konuşulduğu zaman, onun herhangi bir düşüncesini güç zoruyla reddederseniz o direnir. Direndihçe kendi kendini aldatmakta daha çok ileri gidebilir. Bu nedenle düşünce akımları, baskıyla, şiddetle, kuvvetle reddedilemez. Tam tersine güçlendirilir. Buna karşı en etkin çözüm, gelen düşünce akımına, karşı bir düşünce akımı vermektir."
"Atatürk diktatör müydü?" sorusunun yanıtını, kendisi ölümünden üç yıl önce vermişti: "Ben diktatör değilim! Benim gücüm olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca davranmak bilmem. Bence diktatör ötekilerin iradesini ezen kimsedir. Ben, gönülleri kırarak değil, gönülleri kazanarak hükmetmek isterim."
Kemalizmi gereği gibi değerlendirebilmek için, oluştuğu ortamı iyi bilmek ve gözden uzak tutmamak gerekir. O ortamı Şevket Süreyya Aydemir güzel özetliyor:
"Toplum hayatı, bir ilkçağ ilkelliği içindeydi. Türk milleti perişanlığın, fakirliğin, çaresizliğin en ilkel düzeylerinde yaşıyordu. Halk cahildi, bakımsızdı, sefildi. Memleket yolsuz, işsiz, asayişsiz bir düzensizlik içinde bunalıyordu. Sonu gelmez savaşlar, İstiklal Savaşı'nda olduğu gibi millet için, millet yararına da yapılmamıştı. Yüzyıllarca Anadolu ve Rumeli halkı, bizden olmayan, bizim olmayan yabancı ve uzak ülkelerde boş yere eritilmiş, gitmişti. Tarım en ilkel bir sürünüş gibiydi. Sanayi yoktu. Derebeylik, ayan, eşraf, mütegallibe nizamı alabildiğine köklüydü. Şeyhlik, müritlik, hacılık, hocalık, efsunculuk yaygındı. Tekkeler, zaviyeler çöküntü halinde, fakat ayaktaydı. Dağları eşkıya sarmıştı. Bu bel vermiş yapının ve ilkel hayatın yeni bir düzene yönelişi için, Gazi Mustafa Kemalin şahsiyetinden başka bir ümit yoktu."
Toplum, Batı'da çağdaşlaşmanın itici gücünü oluşturan iki temel sınıftan da yoksundu: Ne gerçek anlamıyla bir kentsoylu (burjuvazi) sınıfı vardı, ne de örgütlü bir işçi sınıfı. Dışarı ile ilişki içerisinde ticaret yaşamında etkili olan kesim ise, daha çok Müslüman olmayan azınlıklardandı. Ve işgalci güçlerle işbirliği yaptıkları için, Kurtuluş Savaşı'nın sonunda çoğunluğu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mustafa Kemal'in önce bağımsızlığı sağlamak, sonra da çağdaş bir toplum yaratmak için dayanabileceği güçler belliydi: Öncelikle sivil ve asker bürokrasi (yani subaylar ve memurlar), bir ölçüde de, ulusal nitelikli küçük tüccar ile büyük toprak sahipleri. Ordu'nun zaten varoluş nedeni bağımsızlıktır. Osmanlı'nın "çöküş" döneminde çağa ilk açılan kurum olmak zorunda kaldığı ve neredeyse "örgütlü" tek gücü oluşturduğu için, "başlangıçta" Kemalist Devrim'in en büyük desteği olması kaçınılmazdı. Ama Atatürk "askeri" bir sistem kurmak niyetinde değildi. Daha gencecik bir subay iken, İttihat ve Terakki'nin ünlü Selanik Kongresi'nde, "ya üniformamzı bırakın ya da siyaseti" diye haykırmıştı. Kurduğu devlette orduyu siyaset dışında tutmak için bilinçli bir tutum izledi. Kralların ve sivil cumhurbaşkanlarının bile törenlerde üniforma giydikleri bir dönemde, iki istisna dışında, savaş meydanlarında kazanmış olduğu mareşal üniformasını bile taşımadı. Halkın karşısına hep Sivil çıkmaya özen gösterdi.
Bir toplumsal hareketin ya da o hareketi yönlendirenin başarısını, hareketin "toplumsal tabanı"nın özelliklerine bakarak ölçmek gerektiğini daha önce de vurgulamıştık. Kemalizmin, dayanmak zorunda kaldığı toplumsal tabanın olanaklarını çok aşan noktalara kadar ulaşabildiğini kabul etmek, tarihsel gerçeklere saygının bir gereğidir. Ama 1990'larda Kemalist olabilmek, 1920'lerde var olmayan, ama Kemalist Devrim sayesinde ortaya çıkan yeni "ilerici" güçleri harekete geçirebilmekle olanaklıdır. Kemalizmin "sürekli devrimcilik" özü budur.
Kemalist Devrim'in karşısına, tutucu güçlerin çıkması kaçınılmazdı. Birinci TBMM'de bile, sayıları 120'ye varan bir "muhalefet" grubu vardı. Örneğin, sıtma ve frengi ile savaş yasası çıkarılırken, "hastalığın mikroplar yüzünden değil Allah'ın takdiriyle oluştuğu"nu savunuyorlardı. Genç Cumhuriyet daha sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka deneyimlerini yaşadı. Çoğulcu demokrasi için koşulların "en alt" düzeyde bile hazır olmadığı açıktı.
Gerçi "tek parti"nin içinde ideolojik bir çoğulculuğa izin veriliyordu. (Bu diğer tek parti örneklerinde "düşünülmesi" bile olanaksız bir durumdu.) Altı Ok'un bir ilkesi de "devletçilik" olduğu halde, Celal Bayar ve arkadaşları parti içinde açıktan "liberalizm" yanlısı tutum takınıyor ve önemli görevlere gelebiliyorlardı. Ama Atatürk bunu da yeterli görmeyerek, TBMM'ye "bağımsız" milletvekillerinin de girebilmesini ve grup oluşturmasını sağladı. Yasal "muhalefet" in yararına ve hatta zorunluğuna kesinlikle inanıyordu.
Atatürk'ün başlattığı, toplumu ve siyasal yaşamı demokratikleştirme sürecinin önemli bir aşamasını tamamlayarak "tek parti"li döneme son veren İsmet İnönü, daha ileriki yıllarda şöyle diyecekti: "Atatürk'ü devlet idaresinde, istiklalci, cumhuriyetçi ve demokratik rejimci olarak tarif etmek lazımdır... Eğer sağlığı müsaade etseydi, belki de İkinci Dünya Savası'ndan önce bile, gene bizzat Atatürk, eserini tamamlayacaktı."
Sonsöz olarak şunu söyleyebiliriz: Kemalizm, akla ve bilime, gerçekçiliğe, insancıllığa, özgürlüğe ve sürekli devrimciliğe dayalı bir "çağdaşlaşma ideolojisi"dir.
1001Kitap'dan Not: Kitaptan bağımsız olarak "bu gün için çok önemli" bulduğum bazı satırlarda koyu harf ve bazılarında da altını çizme işlemini ben gerçekleştirdim. Kitapta sadece alıntılarda italik yazı kullanılmıştır.
10/11/2008 · Kategori: Kitap
Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım din adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü "eski düzen"le çıkarları bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi, köklü değişimlere hep karşı çıkmış, dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi de "dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.
Fransa'daki Müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas, Türk toplumunun dışından bir gözlemci olarak, bu konuda şöyle diyor: "Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için devrimine önce onlardan başladı. O, din adamlarının cehaletinden korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. Onun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası, dünyaya hakim bir Osmanlı İmparatorluğumu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğun çöküşüne de İslam'ın yanlış tanınması, yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam'a karşı değil..."
Bir konuşmasında "Biz milliyetçiyiz ve dinimize saygılıyız" diyen Atatürk din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya koymuştu: "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki. din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir, işte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olamazdı."
Mustafa Kemal, İslam dininin zamanla özünden uzaklaştığını, birçok yabancı öğenin -yorumlar ve boş inançlar olarak- işin içine girdiğini düşünüyordu. Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı kanısındaydı, ama bilerek, mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu: "Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. Türk Kuran'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın."
"Laiklik" ile ilgili bölümde anlattığımız gibi, Müslüman Türk halkı, Kuran'ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına ancak laik cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe Ezan gene aynı ortamda gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra, tutucu, Kemalizme karşı güçlere verilen bir ödün olarak ortadan kalktı.
Kemalizm, sırasıyla siyasal sistemi, hukuk sistemini, eğitim sistemini ve kültürü laikleştirdi. Bir İslam ülkesindeki ilk laik devlet böylece doğdu. Çok sayıdaki Müslüman ülke içinde tek çağdaş demokratik bir hukuk devletine sahip ülke Türkiye ise, bunun laiklikle bağlantısı olmadığını öne sürmek elbette ki olanaksızdır. Petrol gibi büyük ve kolay gelir kaynaklarına sahip olmadığı halde, Türkiye'nin Müslüman ülkeler içinde en sanayileşmişi, en ileri teknolojiye ve çağdaş ekonomiye sahip bulunanı oluşu da ayrıca düşündürücüdür!
Geri kalmış ülkelerin genellikle kıt olan kaynakları içinde en bol malzeme insandır. Üstelik diğer kaynakları harekete geçirebilecek güç de gene o insan öğesidir. Bu nedenle, geri kalmış ülke devrimleri, her şeyden önce insanı değiştirmeye, daha etkili daha bilinçli bir "yeni insan" yaratmaya yönelik, insanın düşünüş ve davranış biçimlerini değiştirmeye yönelik bir "kültür devrimi" olmak zorundadır. Geri kalmış ülke devrimcileri, bu yeni insanı yaratabildikleri ölçüde başarıya ulaşırlar.
Hiç kuşku yok ki, Mustafa Kemal, tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır. Dilde, dinde, hukukta, yazıda, giyside, eğitimde, tarihte yaptığı reformlar; bazıları bugün biçimsel görünse bile, inanılmaz boyuttaki bir kültür devriminin, bir bütün içinde çok anlamlı olan parçalarıdır. Osmanlı imparatorluğu içinde dili ve tarihi unutturulmuş, kendine güvenini yitirmiş bir halktan, çağdaş, başı dik, kendisiyle gurur duyan bir ulus yaratabilmiş olmanın ne büyük ve zor bir sonuç olduğunu bugün takdir edebilmek zordur.
Napolyon, "Süngülerle her şey yapılabilir, ama üzerine oturulamaz." diyor. Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplumsal hareket, dayandığı toplum kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder, ne kadar büyük olursa olsun belirli bir toplusal tabana dayanmak zorundadır ve dayandığı, dayanmak zorunda kaldığı o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete geçirebilirse, o ölçüde başarılı sayılır
Mustafa Kemal'in, birinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi: Asker-sivil bürokratlar, ulusal nitelikli, ama oldukça zayıf hu kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri. Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu, Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı. Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebildi. Ama örneğin sıra "toprak reformu"na geldiğinde, başaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı, hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de "toprak ağaları" idi. Kemalizmin başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920'lerin Türkiyesinin toplumsal-ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini göz önüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.
Fransız araştırmacı François Georgeon şunları yazıyor: "Kemalizm, Avrupa dışında güçlü yankılar uyandırdı. Bugün Üçüncü Dünya adını verdiğimiz, Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya kadar uzanan alanda, Türkiye'nin 1919'dan sonraki atılımı ve uygulanan reformlar çoğunlukla tutku dolu hir dikkatle izlendi. Bağımsızlığı kazanmak, ekonomik-sosyal kalkınmayı sağlamak için uygulanacak reçetelerle ilgili olarak Kemalizmden alınacak dersler araştırıldı."
İranlı muhaliflerden, Halkın Mücahitleri örgütünün önderi Mesut Racavi ise bir Türk gazetecisine şöyle diyor. "Ben istemez miyim İran da Türkiye gibi laik bir Müslümanlar ülkesi olsun? Ama benim ülkem sizinkinden yüzyıllarca geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı, Şah geldi. Siz çok şanslı bir ülkenin çocuğusunuz..."
***
Kemalizmin bir ideoloji olarak çerçevesini çizdik" ve Kemalist Devrim'in temel özelliklerine değindikten sonra, bazı soruları teker teker yanıtlamakta yarar var.
İlk soru, kavram ve o kavramların anlatılmasında kullanılan sözcüklerle ilgili: "Atatürkçülük" demek mi daha doğru, yoksa "Kemalizm" demek mi?
İdeolojiler, toplumsal gereksinmeleri karşılayan, o gereksinmeleri duyan kesimlerce benimsenmiş, kendi içlerinde tutarlı inanç sistemleridir. Sağcı ideolojiler daha çok duygulara, solcu ideolojiler ise akla seslenirler. Kemalizm de, akla ve insancıl değerlere dayalı, "çağdaş" bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istencini yansıtan bir ideolojidir.
Oysa, Atatürkçülük dendiğinde -böyle bir ideolojik kavramdan çok- bir kişiye yönelik hayranlık çağrışımı öne çıkıyor. Adeta bir "putlaştırma" eğilimi yansıyor. Hele "Atatürkçülük" adına, Atatürk'ün isminin arkasına saklanılarak yapılanlar düşünülünce, "yıpratılmış" olan bu sözcükten vazgeçmek daha doğru gözüküyor.
Atatürkçülüğü, Atatürk'ün sağlığında -o günün koşularının gereği olarak- yaptıklarının "bekçiliği" biçiminde anlayanlar var. Bu Kemalizmin "tutucu" yorumudur ve "sürekli devrimci" özüne aykırıdır... Bir de -özellikle çok partili döneme geçtikten sonra- ülke yönetimine gelen ve Atatürk'e saygı duydukları halde Kemalizme "kısmen" karşı olanlar söz konusudur, işte "Atatürkçülük" sözcüğünün, bu iki kesimle ilgili olarak kullanılmasının daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.
Kemalizm ise "ilerici" bir ideolojidir. Ne geçmişin bekçiliği ne de kalıplaşmış bir inanç sistemidir. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir.
Yanıtlanması gereken ikinci soru da şu: Kemalizm için amaç "insan" mıdır, yoksa "devlet" mi? Kemalist devlet anlayışı "sivil toplum" özlemi ile çatışır mı, çatışmaz mı?
Faşizmin ve hatta komünizmin tersine, Kemalizm için "devlet" sadece bir "araç"tı. Kemalist devletçilik, bir ideolojik tercihin değil, toplumsal bir zorunluluğun ürünü idi. Ne burjuva sınıfı ne de sömürgeleri olan bir toplumda, altyapıyı da temel sanayii de devlet kurdu. Bunu yaparken de, birkaç kuşağın emekçilerini, -Batı'daki gibi- ezmedi. Tersine, Batı'da "kan"la elde edilen hakları, kitlelere "ciddi bir istem" bile olmadan verdi.
Anadolu Ajansı bir "devlet dairesi" olarak değil de bir anonim ortaklık olarak kurulduğunda, yıl 1925'ti. Anaparanın tümünü devlet koyduğu halde, payların yarısı çalışanlara verilmişti. Daha sonra Türkiye'de ilk radyoyu da kuracak olan Telgraf Telefon Anonim Şirketi 1927 yılında oluşturulduğunda, tüm payları özel kişilerindi, İş Bankası bir "özel girişim" örneği olarak kuruldu ve Atatürk de paydaşları arasında yer aldı.
Mustafa Kemal, çok önem verdiği Türk Dil ve Tarih Kurumları için önerilen devletçi modelleri geri çevirmişti. Hatta Fransız Akademisi modelini bile uygun bulmamıştı. Birer dernek olarak yapılanmalarını sağlamakla yetinmedi; parasal açıdan da, devletten ve geleceğin siyasal iktidarlarından bağımsız kılmak için, onları kendi "mirasçıları" olarak belirledi.
Bütün dünyada katılımcı demokrasinin, özerk kurumların moda olduğu bir dönemde mi yapıldı bunlar?
Tam tersine... Her şeyin devletin içinde olduğu, aile dahil hiçbir kurumun devlet denetimi dışında kalamadığı, faşizmin ve komünizmin yükselme döneminde ve bu yöndeki telkinlere karşın yapıldı! Atatürk'ten 27 Mayıs Anayasasına, Türkiye'ye bağımsız ve demokratik kurum anlayışını Kemalistler getirdiler. Daha dünyada "sivil toplum" anlayışının bulunmadığı bir dönemde, son derece yoksul ve eğitimsiz bir toplumda, baskıcı geleneklere karşın, geleceğin "sivil toplum"unun tohumları birer birer atıldı.
Oysa aynı dönemde, Max Weber bile demokrasiyi şöyle tanımlıyordu: "Demokraside, halk güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder 'Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin' der. Artık halk ve parti onun işine karışamazlar."
Tüm yurdu bir ağ gibi saran halkevleri ve halkodaları, oldukça bağımsız ve demokratik bir yapıya sahiptiler. Köy Enstitüleri, bugünün yükseköğretim kurumlarında bile olmayan "katılımcı" ve demokratik bir ortam yaratmıştı. TRT'den üniversiteye kadar özerkliğin savunuculuğunu, hep Kemalizm geleneğini sürdürenler yaptılar. Eli sopalı devlet özlemi ile askersel yönetim dönemlerini değerlendirmeye çalışanlar ise hep Kemalizm karşıtlarıydı.
Bir başka önemli soru da, Kemalizm ve demokrasi ile ilgili: Bazılarının öne sürdüğü gibi, gerçekten de Kemalizmin içinde "demokrasi" yok mu? Atatürk gerçek bir diktatör müydü?
Ünlü siyaset bilimci Maurice Duverger'nin Kemalist "tek parti" yönetimini özenle incelediğini biliyoruz. Duverger, bu yönetim biçiminin, mutlak baskı rejiminden ulus egemenliğine geçişi sağlamak, demokratik rejimin gerektirdiği ortam ve koşulları hazırlamak ve sonunda tam bir demokrasiyi gerçekleştirmek amacına yöneldiği görüşündedir. Kemalizmin, demokrasi geleneği bulunmayan gelişmekte olan ülkeler için, demokrasiye hazırlanma ve geçiş yolunda "en uygun ideoloji" olduğunu savunmaktadır.
« Önceki ::